Զապել_Եսայան

Zabel Yesayan (1878-1943)

“(…)

—Biliyorsunuz değil mi, böyledir… diye devam etti, sanki yabancı ve uzak bir memleketteki sürgünleriz. Biz doğduğumuz ülkede sürgünüz, zira halkımızın müşterek hayatının etrafımızda yaratacağı o atmosferden mahrumuz… Yalnız narin ve ince iplerle bağlıyız öz yurdumuza.

(…)

Belki de budur sebeplerin sebebi. Her birimiz yalnızız ve en iyi şartta kayan bir yıldız gibi geçiyoruz yabancı gökkubbelerin üstünden. Bıraktığımız aydınlık iz ne kadar parlak, ne kadar ışıltılı olsa da seyrelmeye ve yitip gitmeye mahkûm. Yapayalnız sesimiz bir koro ahengine dahil olmayacak hiçbir zaman. Biz kaburgalarımızın altını boş hissediyoruz ve ruhumuzun şahsi ıstırabımız ve saadetimiz içinde zincire vurulmuş olmasının sebebi hiç şüphesiz bu. O ne zaman esaretinden rahatsız olup zincirlerini kırmayı istese, hususi hayatımızı çevreleyen yüksek duvarlar onun uçuşuna mani oluyor. Bize yaratıcılığın kudretli soluğunu yalnız müşterek hayatın dalgalı denizi ve hür ufukları verebilirdi. Kendi üzerimize kapanmışken kristalleşmek zorundayız, geçmişten kopuk, gelecekten yasaklı.

(…)”

Sürgün Ruhum, Zabel Yesayan, Ermeniceden çeviren: Mehmet Fatih Uslu, Aras Yayıncılık, İstanbul, 2015. Sf 37-39.(Boldlar bana ait.)

00592901_0 (1)

Ermeni halkı için kutsal olan Zeytun İncili’nin giriş kısmından bir motif, Toros Roslin, 1256.

Reklamlar
namik-ismail-ayakta-duran-kadin

Ayakta Duran Kadın, Namık İsmail, 1927.

“(…)

Hep kuru soğukların nadir görüldüğü şehirlerde yaşamıştı. Yalnız Alpler’de bir küçük Fransız şehrinin gecesini, bir de bir Ankara akşamını hatırlıyordu. Bir kış günüydü, ama şıkır şıkır güneşli bir kış günüydü. Ankara’da, zehir gibi acı bir rüzgâr, bütün gün yüzünü didiklemiş, durduğu zaman temiz ve kadın, sıcak ve kınalı bir Anadolu orospusu elleriyle, altınlar içinde, şalvarlar içinde, elde örülmüş kırmızı konçlu yün çoraplar, abalar, tezgâhta dokunmuş çullar içinde biraz ağırca insan kokulu bir kasaba kahpesi elleriyle her tarafını yoklamıştı. Güneşle, bu hünsa güneşle oynaşmaların en sürüp gideni yarım dakika bile sürmemiş, ısırıcı soğuk yeniden onu çimdiklemeği, sonra ağrıtacak kadar sıkmayı ihmal etmemişti.

İş, gün batınca çatallaşmıştı. Bozkırların üstüne yangınlar, kınalar, rujlar, kırmızı kadın parmakları, pembe çocuk tenleri serperek, altını, kehribarı bol; kanı, celladı bol bir güneş, kiremitleri altından kerpiç binaları ateşleyerek batmıştı. Batar batmaz da gündüz yine bir parça nemli şehrin buğusu uçmuş, kuru soğuk bastırıvermişti. Rüzgâr kesildiği halde bile dayanılmaz bir soğuk çıkmıştı. Kimbilir civa sıfırın altında nerelere büzülmüştü. Ne olursa olsun, demiş kadınlığına bakmadan, ayak üstü erkeklerin bira içtiği bir yerde iki kadeh konyak içmişti. Sonra ıssız bir lokantaya girip yemek yemiş, iki kadeh de orada içmişti. Lokantadan çıkar çıkmaz soğuk sanki boğazına atılmıştı. Böğrünün iki tarafından bir demir korsa gibi sıkmıştı. Oteline kadar varamayacağını sanmıştı. Sonra yarı yolda ferahlamıştı, değişivermişti. Hiç bu kadar sıhhatli olduğunu bilmiyordu. Otelin kapısından dönmüş, Yenişehir’e doğru yürümek arzusuna kapılmıştı…

(…)”

Kumpanya-Kayıp Aranıyor, Sait Faik, Bilgi Yayınevi, Ankara, Kasım 1989 (Yedinci Basım). Kayıp Aranıyor’dan, Sf.115-116.(Boldlar bana ait.)

selim turan kompozisyon

Kompozisyon, Selim Turan, 1951.

johnbarth

Rivayete göre, kuşkusuz sonradan uydurulmuşa benziyor, 1872 yılında Savaş ve Barış romanının yayınlanmasından hemen sonraki günlerde, Lev Tolstoy gördüğü bir karabasandan “Kürek yarışları, kürek yarışları!” diye bağırarak uyanır. Rusça’da “Parusnaya regatta!” gibi bir sestir bu. Dehşet içindedir, çünkü bu konuyu o uzun romanına dahil etmeyi unutmuştur: On dokuzuncu yüzyılda yaşayan insanların tüm uğraşlarının kusursuz bir panoramasını sunduğu eserindeki tek noksandır bu.

Anekdot gerçek olsun ya da olmasın, bana da bir öykücüden çok bir romancının kötü rüyasıymış gibi göründü. Çünkü roman içine katmaya eğilimlidir, öykü ise dışarıda bırakmaya. Her iki alandaki istisnaları -yani minimalist romanları ve çok da kısa olduğunu söyleyemeyeceğimiz maksimalist öyküleri- dışarıda bırakırsak bunun böyle olduğunu söylemek yanlış olmaz. Bu istisnaları göz ardı etmeden şöyle bir genelleme yapabiliriz: Poe’dan Paley’a kadar tüm öykücüler hep ne kadar şeyi dışarıda bırakabileceklerine bakmışlardır; romancılar ise Petronius’tan Pynchon’a kadar her zaman ne kadar şeyi eserlerine dahil edebileceklerinin derdindedirler.

ABD’li yazar John Barthın, makalelerini ve teorik metinlerini bir araya getirdiği kitaplarından Further Fridays’de yer alan kısa bir deneme olan “It’s a Short Story” den bir alıntı.

Ben hiç John Barth okumadım. (Ama bir kenara not ettim.) Yukarıdaki pasajı Arjantinli yazar Eduardo Berti’nin blogu bertigodan alıp çevirdim. Boldlar  benim günahım.

Lev Tolstoy

Julio Cortázar 98 Yaşında

Ağustos 26, 2012

Cortázar Okumak:


Bir günde seksen alemi devir etmektir,

bir alacakaranlık avcısı olmak,

kendi Seksek‘inle aşka düşmektir,

elindeki açıklayıcı bilgiler el kitabına göre ağlayıp gülmektir,

Paris’te mate içmektir,

gizli silahlar kullanmak,

bir cronopio ya da bir fama* olarak yaşamak arasında seçim yapmaktır;

öyle ki, sonunda artık bu kozmohayatın bir kozmonotu olursun ve son raunda dek dövüşerek büyürsün.


Diye anlatmış Venezuelalı kadın çizer Rayma Suprani Prodavinci’deki Cuadernos de la Monalisa adlı köşesinde. Ben çizgileri aynen alıp, cümleleri çeviriverdim. İtalikler Cortázar kitaplarının isimlerine yapılan göndermeleri işaret ediyor.

Cortázar bundan 98 yıl önce 26 Ağustos 1914′te doğdu.

İYİ Kİ DOĞDUN JULIO!

*Cronopio ve fama,  Cortázar’ın Historias de cronopios y de famas adlı eserinde insanları genel özellikleriyle sınıflandırmak için kendisinin uydurup, yeni anlamlarıyla kullandığı kelimelerdir.

Genel olarak cronopiolar temiz kalpli, idealist, düzensiz, duyarlı, gelenekleri pek takmayan tipler olarak sunulurlar. Famalar ise tam aksine, kuralcı, katı, düzenli, ciddidirler. Ve bir de esperanzalar vardır: Kendi halinde, gamsız, cahil, sıkıcı.

Cortázar sevdiklerini Büyük Cronopio diye nitelendirirdi. Okurları da Cortázar’ı, Büyük Cronopio olarak anarlar.



“(…)

Plevne Cezaevi’nde günler gecelerden daha uzun sanıyordu Stoyan, öyle tahmin ediyordu, çünkü hücresinden güneşi hiç görmemişti. Maria şimdi 10 yaşında ya da dokuz yaşında ya da 25 yaşında olmalıydı ve o daha kızına hiç oyuncak bebek hediye etmemişti, hiç ilk dans gösterisine gidip onu seyretmemişti, fırtınalı gecelerde hiç hikayeler anlatmamıştı ona, hiç baba olamamıştı kayıp kızına.

Bu yüzden yeniden yazıyordu “Monte Kristo Kontu”nu, “Winettou’nun İntikamı”nı, “Elveda Mompracem”i; bu yüzden ve bu sayede Karl May’la, Dumas’la, Salgari’yle hücresine kapanmak, Bulganin’in hazırladığı raporların ve Malenkov’un pedagojik metinlerinin neredeyse mecburi sıkıcı okumalarına karşı bir intikama dönüşüyordu. Bu yüzden ve bu sayede, düşlerini dinleyebilmiş olsalar dahi, hiçbir işlerine yaramayacaktı. Çünkü kaplanların kükremesinin duyulduğu tuzcul ormanlarla kaplı tropikal adalar düşlüyordu, gümüş bir karabinanın halen bir adamın atıyla beraber sahip olabileceği en değerli şey olduğu, hâlâ bufaloların otladığı stepler düşlüyordu.

Hücresinin duvarına tebeşirle çizilmiş bir pencereden dünyayı seyrediyordu. Bazen Eiffel Kulesi’ni ya da Madrid’in kenar mahallelerini ya da Adriyatik’in bulanık sularını izlerken acaba dünya devriminden kaçan birine mi dönüştüm diye soruyordu kendine: Artık yeni bir dünyaya kapısını açmaya heves etmeyenlerden, dünyanın biraz da öteki ayağı üzerinde dans etmesini istemeyenlerden, şu insanlık oyununda temel bir değişiklik olması ihtimaline artık inanmayanlardan biri mi oldum diye düşünüyordu. Sonra kendi kendine, hayır, diyordu. Gemiyi terk edenler başkalarıydı, düşmanın tarafına geçenler onlardı, o değil. Diğerleri, mesela, onu orada hapis tutanlar.

Günler geçip gidiyordu ve Stoyan dışarıda neler olup bittiğinden habersizdi. Gardiyanların ruh hallerindeki küçük değişikliklerden kavramaya çalışıyordu dünyanın gidişatındaki değişiklikleri. Kırık fincanın yerine getirilen yeni bir fincanın Berlin’in işçi mahallelerindeki bir ayaklanmaya, Bertolt Brecht’in kaleme aldığı bir açık mektuba, Sovyetlerin beş yıllık planında yaşanan bir rekolte krizine işaret ettiğini düşünecek kadar inceden dokuyordu ele geçirdiği verileri. Hijyenik nedenlerle verilen eski bir gazete, Yejov’un ölümü ya da Beria’nın bir hatası anlamına gelebiliyordu. Gazetenin kendisi de, satır aralarından bilgilerin damıtıldığı bir haber kaynağı oluyordu.

O yıllarda sık sık Fucik’i hatırlıyordu; Nazilerin bedenini delik deşik edebileceklerini ama düşüncelerine, ruhuna asla dokunamayacaklarını yazdığı o satırları. Tüm o yıllar boyunca, Stoyan hiç yalnız kalmadı. Kendisini zindana atanları belki de bu sayede alt etti. Hep Edmundo Dantes’leydi, Monte Kristo Kontu’yla, Old Shatterhand’la, Winnetou’yla, Yanez’le, Sandokan’la. Onların refakati ve kendi direngenliği Stoyan’ı yenilmez kılıyordu. Diktatörler ölümlüdürler ama insanların direngenliği değildir. Bu arada elbette takip edenlerle takibata uğrayanlar arasındaki kan hesabını en ince ayrıntısına kadar not ediyordu.

Stoyan Vasilev’in yalnızca macera romanlarına değildi katışıksız inancı, aynı zamanda tarihten yapılmış zamanın iyiliklerine karşı da derin bir inanç besliyordu.

(…)”

Cuatro Manos, Paco Ignacio Taibo II, Edicones Colihue, Mayo de 1997, Buenos Aires. pp. 345-346. Meksikalı yazar Paco Ignacio Taibo II‘nin Cuatro manos adlı romanından “Te gusta un búlgaro así? (9)”  başlıklı bölümün çevirisidir. Boldlar bana ait.

“(…)

(Gringo’yu diğer Meksikalı mahkûmlarla beraber kurşuna dizmek için duvarın önüne getirmişlerdir, bu arada Harriet onu bırakmaları için yalvarıyordur. Ateş emri verilir, ateş edilir, Meksikalılar kurşuna dizilmiştir, gringoya kimse ateş etmemiştir, yanındaki Meksikalıların cansız bedenleri yere yığılırken o duvarın önünde şoktadır. Meksikalı askerler gülüyorlardır.)

Meksikalı Komutan: Sizi öldürmeyeceğiz, gringo. Biz dostlarımızı öldürmeyiz. Öyle değil mi yoldaşlar?

Harriet (Gringonun yanına koşar): Hadi gelin, öyle durmayın orada.

Gringo (Doğrularak): Şakaydı.

Harriet: Şaka mı? (Kurşuna dizilenleri gösterir) Şu katliama bakın! Buna şaka mı diyorsunuz?

Gringo: Onların espri ve ölüm anlayışları farklı.

Harriet: Sizi anlamıyorum.

Gringo: Beni anlayamazsınız, burada yaşanan şeyleri de anlayamazsınız. Bu onların savaşı, onların ülkesi, bunun nasıl olacağına karar vermek için bizim onayımıza ihtiyaçları yok. Ben korkakça davrandım. Zavallı kumandan. O yalnızca bana ölümün onun için değerini ve gerekirse hayranlık uyandırabilecek biçimde de ölebileceğini göstermek istedi. Benim başıma asla gelmeyeceğini düşündüğüm için, neredeyse eğlenceli oldu, çünkü hiç hazırlıklı değildim. Ama, biliyor musunuz? Buna değdi… Yalnızca sizi görmek için bile değdi. Muhteşemdiniz! Benim hayatımı kurtarmak için gösterdiğiniz çaba… öylesine etkileyiciydi ki. Tüm varlığımla heyecanlandım.

Harriet: Katlanılmaz birisiniz!

Gringo: Katlanın bana. Lütfen, katlanın bana. Size yalvarıyorum. Bana katlanmayı deneyen birisini görmeyeli çok uzun zaman oldu. Eskiden kadınlar arzuyla iç çekerlerdi. Göğüsleri inip kalkardı… Ne güzellerdi! Hep orada olacaklarını düşünürdüm… Bıyığımda nefes nefese… Bakışlarımı çözmeye çalışırken. Bir işaretimi bekleyerek. Ama hepsi gittiler. Beklemediler. Sanırım yeterince aşk yaratmayı beceremedim… hiç birinde.

Harriet: Neydi?

Gringo: Ne neydi?

Harriet: Ne yapıyordunuz arzulamaları için? Ben bir adamı arzulamadım hiç.

Gringo: Dinleyin, daha…neredeyse bir çocukken, bir gün dünyayı değiştirecek şeyler yapacağımı hayal ederdim. Ve bir gece, daha 16 yaşındayken, bir kıza büyük bir şey yapacağıma dair söz verdim. Öyle büyük bir şey ki… beni sevmemesi imkansız olacaktı. Ve ondan sonra, onu aramaya gelecektim. Sordu: “Peki, ama tam olarak ne yapmayı düşünüyorsun?” Kimsenin asla yazmadığı, yazamayacağı dünyanın en güzel şiirini yazacağım. Öyle bir şiir ki, insanlar mutluluktan ağlayacaklar, çaresizce aşık olacaklar. Ve bu dünyadaki anlamlarının ne olduğunu anlayacaklar. “Ah,” dedi “böyle bir şiir yazamazsın. Kimse yazamaz.” Ve ben ona “Bekle” dedim. “Ne kadar zaman?” dedi. O zamanlar daha neredeyse bir çocuk olduğum için, her saat bana sonsuz ihtimallerle dolu geliyordu, ona “Çok değil” dedim. (Bir an durur) Elli yıl boyunca yazdım. İstisnasız hayatımın her günü yazdım. Yazdım, yazdım, yazdım. Uzun uykusuz gecelerde yazdım. Benim olmayan ülkelerde yazdım. Düşmanlarla dolu bekleme salonlarında yazdım. Gençliğim beni terk ederken yazdım. Aşk bana ihanet ederken yazdım.

Üzerinden o kadar yıl geçti ki, şimdi yüzünü bile hatırlamıyorum. Gözlerinin tam olarak ne renk olduğunu, ağzını farklı kılan ona özel çizgileri. Ama bugün, sırtımı o duvara dayamış ölümü beklerken onu sizde gördüm. Ve anladım ki o sizsiniz. O şiiri yazabileceğim tek yer sizin kollarınızın arası… Tanrım… sizi o kadar öpmek istiyorum ki…

(Öper)

İşte bunu yapıyordum. Artık siz de birini arzuluyorsunuz.

(…)”

Alıntı Aida Bortnik’in Carlos Fuentes‘in Koca Gringo (El gringo Viejo) romanından uyarladığı senaryodan. Senaryo 1989’da Arjantinli yönetmen Luis Puenzo tarafından filme çekildi. Başrollerde Gregory Peck (Gringo) ve Jane Fonda (Harriet) vardı. Yukarıdaki bölümü İspanyolca olarak şuradan izleyebilir (şöyle İngilizce daha kısa bir versiyonu da var), metnin İspanyolcasını şuradan okuyabilirsiniz.

Ek olarak şu bilgiyi de paylaşalım: Fuentes’in Koca Gringosu Kuzey Amerikalı yazar Ambroce Bierce‘in Meksika’daki son günlerini anlatır. Ambroce Bierce Ekim 1913’te (71 yaşında) her şeyi bırakıp Washington’u terk etmiş, Aralık 1913’te Meksika’ya geçmiş ve Ciudad Juarez’de Pancho Villa’nın birliklerine katılmıştı. Kendisinden bir daha haber alınamadı.

(…)

Amerikalılar birbirine o kadar benzerler ki Avrupalılar için bunları şahsan ba’de-şahsin tanıyabilmek hakikaten güçtür. Hatta erkeklerini kadınlarından fark etmek bile müşkilât-ı sahîhadandır. Zira cezâyir-i bahr-i okyanustan Cava tarafları ahalisi gibi bu Amerikalılar’ın da erkeklerinin yüzlerinde tüy tüs pek az olduğundan ve çıkanları da sahipleri yolduklarından kadın ile erkeğin en büyük medâr-ı temyîzi olan sakal ve bıyık bunlarda yoktur.

Cümlesinin rengi bakır rengine karîb kırmızı olup, göz kuyrukları Çinliler’de olduğu gibi şakaklarına doğru çekik bulunduğundan ve burunları zenci burnuyla Tatar burunları arasında bir şekilde idüginden ve uzun boy ve iri cüsse cümlesinde görüldüğünden şekl ve sûretçe bunlar arasında pek az fark vardır. Saçları alelumûm kalın ve at kılı gibi kalın ve parlaktır. Eğer yüzlerini ve vücutlarını iğne ile döğdürüp açılan deliklere mâi ve siyah boyalar sokmak suretiyle eşkâl-i mütehâlife resmetmemiş olsalar bunların acemisi olan gözler için ne karıyı erkekten ve ne de bir şahsı diğerinden tefrike hiç imkân bulunmaz.

Başlarına bir takım kuş tüyleri ve kuş kanatları takmak cümle-i müzeyinattân madud bulunup saydeyledikleri hayvanatın kıllarından, yünlerinden iplik eğirerek dokudukları kaba saba şeylerle  bir dereceye kadar telebbüs ederlerse de bu sûret-i telebbüs ne setr-i avrete ve ne de soğuktan ve sıcaktan muhafazaya tamamıyla hizmet eylemez.

Mağaraları içinde ekseriya çırçığlak otururlar. Oturdukları yerleri yumuşacık otlarla döşerler. Bazı sedir gibi setler yaparak üzerine ağaç çürüğü doldurup tesviye ederler ki hem düz hem kaba birer kanepe hükmünü alırlar. Kapları kacakları ekseriyetle ağaçtan oyma olup topraktan dahi çanak ve güveç suretinde şeyler imal edebilirler.

Eskiden kalma silâhları oldukça musanna’ ise de yeni yaptıkları eslihada o maharet-i san’atkârâneyi gösteremediklerinden bıçak ve balta ve kılıç ve demirden ok temrenleri ve yayları ve mızrak gibi şeyler indlerinde gayet kıymetdardır. Yeni imal eyledikleri yay ve kargıları demirden ziyade bir nevi sert ağaçtan yaparlar ki bu da demiri işlemek kendileri için mûcib-i suûbet olmasından neşet eyler.

(…)

Rikalda Yahut Amerika’da Vahşet Alemi, Ahmet Midhat Efendi, Bütün Eserleri, Romanlar XII, Türk Dil Kurumu Yayınları, Hazırlayanlar: Erol Ülgen – M. Fatih Andı – Kâzım Yetiş. Ankara 2003. Sf. 642.

“(…)

Ahmet  Mithat‘ın pek dikkate değer bir yanını anlatacağım: Onun bütün yazılarında, ayrılmaktan kaçındığı esas prensiplerinden birisi, gerçeğe hayalden çok yer vermekti; ve prensibini savunurken:

“Görebilen için hayat her hayal gücünden üstündür. Hayal gücünden esinelenen yazarın, dünyayı anlatmağa çalışan gözsüzden farkı yoktur…” derdi. (…)

(…) Görmediği hiçbir alemi, hatta hiçbir yeri anlatmak istemeyen, bazen sadece hazırlayacağı romanına sahne olacak çevreleri gezmeki tanımak, incelemek için, koltuk meyhanelerinden genelevlere, esrarkeş kahvelerinden çingene mahallelerine, batakhanelerden Bektaşî tekkelerine kadar her yere, her âleme girer, çıkar, her çeşir insanla düşüp kalkardı. Eğer roman tarihî ise o zaman da müzeleri dolaşır, her çağın giyim özelliklerini dikkatle gözden geçirir, kitapları karıştırır; hatta askerî konularda muhtaç bulunduğu bilgileri edinmek üzere eski haritaları toplar, kurmay subaylarla konuşur, defterini ve çoğunlukla tütün paketlerinin arkalarını çeşit çeşit notlarla doldurur, özetle kafasının her eksiğini ısrarlı bir dikkat ve özenle giderdikten sonra yazmağa başlardı.

(…)”

Kamil Yazgıç’ın Ahmet Mithat Efendi – Hayatı ve Hatıraları, sf. 48-49’dan. Sadeleştiren: İbrahim Olgun. Ben, Türk Dili – Anı Özel Sayısı (Aylık Dil ve Edebiyat Dergisi Yıl 21, Cilt XXV, Sayı 246, 1 Mart 1972) sayfa 558’den aktardım.

Ahmet Mithat’tan önce Türk edebiyatında Amerikalı yerliler anlatılmış mıydı, bilmiyorum ama sanmıyorum. Ahmet Mithat bütün romanı kendisi mi yazmış yoksa bir yabancı romandan serbest çeviri usülüyle mi kaleme almış, araştırmaya değer: Muhtemelen ikinci metodu uygulamış olmalı; çünkü hem konu itibarıyla buna ihtiyacı var (Amerika’ya gitmişliği yoktu ve müze olarak da en fazla o dönem Avrupa’da yerlilerin sergilendiği panayırlardan birine denk gelmiş olabilirdi) hem de Diplomalı Kız isimli romanının girişinde benzer bir metod uyguladığını, romanı Dick May’ın Levant Herald‘da okuduğu bir fıkrasından esinlendiğini  “istesem söylemezdim, kimse de anlamazdı” diye üste de çıkarak itiraf eder.

Ahmet Mithat’ın romanı 1889 tarihli. ABD’nin kuzeyindeMissouri Nehri kıyısındaki yerlilerin hikayesini anlatıyor. Ben de yazıyı Missouri Nehri çevresinde meskun en büyük yerli ailesi Sioux’ların efsanevi lideri Oturan Boğa‘nın portresiyle açtım.  Ama Ahmet Mithat, Sioux’ları anlatmıyor: Onun yerlileri ortaya karışık bir şey.

Beyaz adamın gemileri Missouri’de kaza yapıyor ve içlerinden bir grup  iki gün boyunca yalnızca yabani yemişler yiyerek yürüye yürüye (Meksika’dan başka yerde hiç yaşamamış olan Azteklere ait) bir Aztek mabedine varıyorlar. Aztekler ya da yerliler ya da vahşiler bunları esir alıyor ve olaylar gelişiyor…

Bu Kitap Türk edebiyatından sayılır mı, bilmiyorum. Amerika yerlilerinden bahseden ilk kitap mı, ondan da emin değilim. Ama benim bu sahada Amerika yerlileriyle karşılatığım ilk (ve galiba tek) kitap.  Kitabın yalnızca birinci bölümünü okudum.

Beni en çok yazarın gerçeklere bağlılığı etkiledi…

VIII. BÖLÜM

YİĞİT DON QUİJOTE’NİN O KORKUNÇ VE AKILALMAZ YELDEĞİRMENLERİ MACERASINDAKİ BÜYÜK BAŞARISI VE HATIRDA TUTMAYA DEĞER DAHA BAŞKA OLAYLAR

Tam bu sırada, vadide, otuz kırk yeldeğirmeni gördüler. Don Quijote, bunları görür görmez seyisine döndü ve dedi ki:

― Talih bize istediğimizden çok yardım ediyor; şu koskoca devleri görüyor musun, sevgili Sancho Panza? En azından otuz tane var. Onlarla savaşmak, hepsinin canını almak istiyorum. Elde ettiğimiz ganimetle zenginleşmeye başlarız: iyi bir savaş olur bu; ayrıca, böyle bir canavar soyunu yeryüzünden kaldırmak, Tanrı’ya hizmettir.

― Hangi devlerden söz ediyorsunuz? ―diye sordu Sancho.

― Şurada gördüğün, kimisi iki fersah uzunluğunda, koskocaman kollu devlerden canım.

― Dikkat edin, Senyor, bu gördükleriniz dev değil, yeldeğirmeni; kol sandıklarınızsa, rüzgârla dönen ve değirmen taşını çeviren kanatlardır.

Maceradan hiçbir şey anlamadığın belli oluyor ―diye karşılık verdi Don Quijote―, dev bunlar, korkuyorsan, ayak altından çekil; ben şu benzersiz ve korkunç kavgayı yaparken, sen de otur dua et.

Bunu dedikten sonra, saldıracağı şeylerin dev değil yeldeğirmeni olduğunu haykıran Sancho’ya kulak asmaksızın Rocinante’yi mahmuzladı; gözleri öylesine kararmıştı ki, Sancho’nun dediklerini duymuyor, yanıbaşlarına geldiği halde, değirmenleri göremiyordu.

― Kaçmayın korkak ve alçak yaratıklar ―diye bağırdı avazı çıktığı kadar― tek bir şövalyedir karşınızdaki.

Tam bu sırada hafif bir rüzgâr çıktı, kanatlar dönmeye başladı. Bunu gören Don Quijote bağırmaya devam etti:

― Dev Briareos gibi yüz tane kolunuz olsa da, cezanızı bulacaksınız.

Bunları söylerken, bu büyük tehlike karşısında ona yardım etmesi için kendini, bütün kalbiyle, yavuklusu Dulcinea’ya emanet etti; kalkanına sıkıca yapışıp mızrağını doğrulttu, Rocinante’yi dörtnala sürerek en yakın yeldeğirmenine saldırdı, mızrağını kanatlardan birine sapladı. Bu sırada rüzgâr öyle şiddetlendi ki, kanat mızrağı, onunla birlikte de atı ve şövalyeyi havaya kaldırdı; mızrak kırılınca, ikisi de tarlaların bir köşesine fırladılar. Sancho eşeğini dörtnala kaldırarak yardıma koştu, efendisini kıpırdamadan yatarken buldu; düşüş öylesine sert olmuştu.

― Hey ulu Tanrım, sen bana yardım et! ―diye bağırdı―, ah Senyor, ben size dikkatli olun, bunlar yeldeğirmeninden başka bir şey değil demedim mi? Bu sözümün doğruluğundan kuşkulanabilmek için asıl sizin kafanızda bir takım yeldeğirmenleri olmalı.

Sus Sancho, diye karşılık verdi Don Quijote―; savaş sanatı, bütün öteki sanatlardan zordur. Bana gelince, öyle sanıyorum ki ―ve bu sanım doğrudur― kitaplığımı ve kitaplarımı yürüten büyücü Freston, onları yenme şerefini elimden almak için devleri yeldeğirmeni biçimine soktu; böylesine düşmandır bana; ama önünde sonunda, kötü büyüleri kılıcımın önünde boyun eğecektir.

― Amin! ―diye tamamladı Sancho.

Sonra efendisinin kalkmasına yardım etti, Rocinante’nin sırtına oturttu; hayvanın sırtı yarı yarıya soyulmuştu: başlarına gelen macerayı konuşarak Puerto Lapice’ye doğru yollandılar; Don Qujote, böyle kalabalık bir yerde bir sürü ve değişik macerayla karşılaşmamanın imkânsız olduğunu söylüyordu.

(…)

Don Quijote, Cervantes, Birinci Cilt, Çeviren: Bertan Onaran, Sosyal Yayınları, Üçüncü Baskı, Mayıs 1992, İstanbul. Sf. 66-70. (Boldlar bana ait).

“Çimen türküsü sözünü ilk önce ne zaman duymuştum? Gidip ağaçta oturduğumuz güzden önce olacak; birkaç güz önce deriz söz gelişi; çimen türküsü adını Dolly takmıştı, zaten böyle bir ad başka kimin aklına gelirdi?

Kasabadan çıkarken, kilise yolunu tutarsanız çok kalmaz bembeyaz yamaçlar üzerinde çiçeklerin sert renkleriyle alacalı bir tepecikten geçersiniz: Baptist mezarlığıdır orası. Soyum sopum, yani Talbo ailesi ile Fenwick ailesi orada yatar. Annemin yeri babamın yanındadır. Sayısı yirmiyi aşan akraba mezarları da, yıllanmış bir ağacın sere serpe yatmış kökleri misali, bu ikisinin mezarı etrafında dizilidir. Tepeceğin dibinde, uzun uzun çimenler vardır, mevsime göre renk değiştirirler. Güz vakti, hele eylûl sonlarında bir gidip görün. Gün batışı gibi kırmızıdır o vakit. Ateş parıltısını andırırcasına kızıl gölgeler gezinir üstlerinde. Güz rüzgârı da, çimenin kuru yapraklarını döğerek eser, onlardan iç çekişlerine benzer bir musiki, insan seslerinden bir harp nağmeleri çıkarır.

Kırların ötesinde ormanın karanlığı başlar. Yanılmıyorsam kök toplamak için ormana gittiğimiz eylûl günlerinden bir gündü. Dolly: «Duyuyor musun?» demişti. «İşte bu çimen türküsüdür. Durmadan masal söyler. Bu tepecikte yatan bütün insanların hayatını, şimdiye kadar yaşamış herkesin hayat masalını bilir. Biz ölünce bizimkini de söyliyecek».

…”

Yukarıdaki cümlelerle başlar bu güzel kitap, sonra  çok şey olur, Dolly ölür, anlatıcı Collin ve Dolly’yi seven ama kavuşamayan hakim birlikte eski günlere yürürler ve aşağıdaki paragrafla biter.

“…

Sanki ne o, ne de ben hangi yöne yollandığımızı bilmiyorduk. Sâkin, sessiz bir şaşkınlık içinde mezarlığın yamacından etrafı seyrettik. Kol kola, yazın yakıp kavurduğu, eylûl güneşinin pırıl pırıl parlattığı tarlaya indik. Kupkuru, hışırtılı yaprakların üzerine rengin türlüsünden bir çağlayan akıyordu. İşte o anda Dolly’nin bana dediklerini hakim de duysun isterdim: «Bu ses, eskiden kalma masalları toplıyan, anlatan çimen türküsüdür…» Durduk, dinledik.”

Çimen Türküsü, Truman Capote, Çeviren: Filiz Karabey, Varlık Yayınları, İstanbul, Eylûl 1954, 128 sf. Boldlar müesseseden: Durun, dinleyin.

Ağzına dokunuyorum, parmağımla ağzının kenarına dokunuyorum ve onu sanki benim elimden çıkmışçasına çiziyorum, sanki ağzın ilk defa öyle yarı açık oluyormuş gibi, sonra her şeyi silip yeniden başlamak için gözlerimi kapatmam yetiyor, her seferinde dilediğim ağzı baştan yaratıyorum, elimin seçip senin yüzüne çizdiği ağzı, sayısız ihtimal arasından seçilmiş bir ağız bu ama benim senin yüzüne çizmek için sonsuz bir özgürlükle seçtiğim bu ağız, anlamak istemediğim bir tesadüfle seni çizen elimin altından bana gülümseyen ağzınla bire bir örtüşüyor.

Bana bakıyorsun, yakından bakıyorsun bana, her seferinde daha yakından, işte o zaman tepegözcülük oynamaya başlıyoruz, birbirimize her seferinde daha yakından bakıyoruz, gözlerimiz gittikçe büyüyor, birbirlerine yaklaşıyor, üst üste geliyorlar ve tepegözler bakışıyor, sonra ağızlarımız birbirine karışan nefeslerin ortasında karşılaşıyor ve dudaklardan ısırarak, dili dişlere neredeyse dokundurmadan, boşluklarından parfümü geçmiş ağır bir havanın ve bir sessizliğin gidip geldiği kovuklarında oynaşarak ılık ılık çekişiyorlar. O zaman bir yandan ellerim saçlarının diplerine inmeye, yavaşça saçlarının derinliklerini okşamaya başlarken biz ağızlarımız çiçeklerle, balıklarla, canlı devinimlerle, bakir kokularla doluymuşçasına öpüşüyoruz. Ve eğer birbirimizi ısırırsak acısı tatlı oluyor, eğer birbirimizin soluğunu o kendiliğinden gelişen kısa ve dehşetli içe çekişlerde boğarsak, o anlık ölüm bize güzel geliyor. Artık tek bir tükürüğümüz, olgun meyve tadında tek bir lezzetimiz var ve ben senin karşımda sudaki ay gibi titrediğini hissediyorum.

%d blogcu bunu beğendi: