yilmaz guney 1972

“(…)

«Düşündüklerim ve yaptıklarım arasında büyük çelişkiler vardı. Yoksul halkımızdan söz ediyor, onun mutluluğu için elimden gelen her şeyi yapacağıma inanıyordum. Fakat pis bir burjuva gibi yaşıyordum ve çevremi saran pisliği yırtacak gücü bulamıyordum. Bataklığın ortasındaydım; kıpırdadıkça batıyordum. Gece gündüz içki içiyordum, kumar oynuyordum. Ve İstanbul’un sayısız kumarbazlarından biriydim, hep de kaybediyordum…

İnsanın kendisiyle, kendi gerçekliğiyle baş başa kalması, eksikliklerini, zaaflarını, sahtekârlıklarını fark etmesi, ilk başlarda büyük sarsıntılara yol açıyordu. Gerçeğin amansız ağırlığı altında eziliyordum. Sıtma nöbetine benzer bir nöbet sarıyordu bedenimi. O anlar, en güçsüz, en dayanaksız anlarımdı. Kabuk değiştiren bir «böcük» gibiydim. Düşündükçe, günler günleri doğurdukça, eski bilincimin çözüldüğünü, putların tek tek sarsıldığını, büyük gürültülerle yıkıldığını görüyordum. Yeni bir insanın, yeni bir bilincin doğuşunu müjdeleyen sancılardı bunlar.

Sarsıntı ilk adımdır. Geçilecektir sarsıntı sarsılarak. Sağlıklı bir insana, sağlıklı düşünceye, mantığa deneylerden geçerek, adım adım, her adımı yoğurarak, bilerek, bileyerek, egemen güçlerin ideolojik, siyasi, kültürel, bilimsel işgali altında bulunan bilinci ve mantığı değiştirerek varılacaktır.

Bir sabah, «Hazırlan gidiyorsun!» dediler.

Hazırlandım.

Kırk gün kalmıştım hücrede; tadına doyulmaz kırk uzun gün.

Yüreğimin üzerinde biraz endişe, biraz korku, bir sevinç ve hüzün vardı. Nereye götürüleceğimi bilmiyordum. Saçlarım bir, bir buçuk santim kadar uzamıştı. Bir cipe bindirdiler beni. Selimiye’nin öbür yakasına, Ankara yoluna bakan yüzüne götürdüler. Bir sandalyeye oturtup saçlarımı, sıfır numaraya vurdular.

(…)”

Hücrem, Yılmaz Güney, Güney Filmcilik Sanayi ve Ticaret A.Ş. Yayınları, Eylül 1975, İstanbul. Sf.43-44.

***

ABD’li sinemacı Ira Sachs 2010 yılında hayatını AIDS sebebiyle kaybeden New Yorklu sanatçıların anısına bir kısa film hazırladı. Filmin adı Son Adres: AIDS’ten Ölen Bir New Yorklu Sanatçı Kuşağı için Bir Ağıt‘tı. Adından da anlaşılacağı üzere filmde AIDS nedeniyle ( çoğu 90’ların ilk yarısında ve daha 50’inci yaşlarını görmeden) ölen bu New Yorklu sanatçıların hayatlarını kaybettiklerinde yaşadıkları  son evler, sokaklar, mahalleler gösteriliyor. Yukarıdaki kısa filmde LGBT hareketinin gelişimine büyük katkılar sunmuş bu sanatçıların son nefeslerini verdikleri o sokakları görebilir, aşağıda ise bu sanatçılardan bazılarına ait alıntıları okuyabilirsiniz. İyi seyirler, iyi okumalar. 1 Aralık Dünya AIDS Gününüz Kutsuz Olsun…

***

“Ben AIDS’le yaşayan bir sanatçıyım. İran doğumlu bir eşcinselim. Hayatım boyunca hep damgalanma ve önyargılarla ilgili sorunlarla boğuşmak zorunda kaldım. Acılarımı ve neşelerimi ifade etmek için sanatın gücünü keşfettiğimde, benim için bu Allahın cezası sorunlarla boğuşmanın, yaratma sürecine tüm benliğimle katılmaktan başka bir yolunun olmadığı iyice belli olmuştu. Bir sanat eseri bir kişisel terapi değildi diğer insanların gerçeklikleriyle bir bağ kurmaktı. Büyüyüp olgunlaştıkça bireysel mücadele ve çatışmalarla evrensel mücadele ve çatışmalar arasında her zaman bir ilişki olduğunu daha da çok fark ettim. Zaten bana eserlerimde deneysel olma özgürlüğünü veren şey de, ironik ama tam da bu bilginin kendisi oldu.” Reza Abdoh (1963–1995)

***

“Stonewall’den yirmi üç yıl sonra, geyler hala kendilerine dair samimiyetle çizilmiş çok az imgeye sahipler ve bu iyi örneklerin çoğu da edebiyatımızda ortaya çıktı. Gey insanlar kendilerini görmek istiyorlar –filmlerde, oyunlarda, televizyonda ve resimlerde. Ama bu çok nadir oluyor. Elbette, biz de kendimizi resimlemeliyiz. Bunlar bizim resimlerimiz.” Patrick Angus (1953–1992)

***

“Ben dindar değilim, eşcinselim ve Castro karşıtıyım. Ve bu halimle dünyanın her yerinde asla bir kitap yayınlayamamak ve sürekli toplumun dışında yaşamak için gereken tüm şartlara sahibim.” Reinaldo Arenas (1943–1990)

***

“Pek çok sanatçı çok düz (straight), ciddiyetlerinde de düzler, yapmaya çalıştıkları işlerde de. Ben çok daha duygusal olduğumu düşünüyorum, çok daha coşkulu (ga-ga) olduğumu…” Joe Brainard (1942–1994)

***

“Tanrı bir bitimsizlikti, ama bu arada içimdeki bu hastalık, bu ölüm, bu küçük, sıkı sıkıya tanımlanmış yavan hal, her hangi bir mucize –ya da bilgilendirme içermeyen, tek ve mükemmel bir gerçekti.” Harold Brodkey (1930–1996)

***

“Dünyada çok fazla güzellik var. Sanırım benim en çok sorun yaşadığım şey bu.” Howard Brookner (1954–1989)

***

“Isis biliyor hiç kolay olmadı bu!/ Çok çalışarak emekle queen olundu!/ ve dışarıda benim temsil ettiğim şeyi sevmeyenler var/ Ama yok öyle yağma! Burada olmak benim hakkım!” Ethyl Eichelberger (1945–1990), Nefertiti isimli oyunundan

***

“Bir şey boyanmak istediğinde bana haber gönderir” Luis Frangella (1945–1990)

***

“Benim dünyaya katkım çizme yeteneğimle oldu. Dayanabildiğim kadar uzun zaman, becerebildiğim kadar çok insan için çizebildiğim kadar çok şey çizeceğim. Çizmek temelde prehistorik zamanlarda yapılan şeyle hala aynı. İnsanı ve dünyayı bir araya getirir. Yaşamını büyüleyerek sürdürür.” Keith Haring (1958–1990)

***

“Çoğu gey tiyatro ya özür diliyor ya da teşekkür bekliyor. Benim yaptığım şey gey tiyatro değil –çok daha kötü bir şey. Ben hoş görülmeyi istemiyorum. Hoş görülmek beni ilgilendirmiyor.” Charles Ludlam (1943–1987)

***

“Ben beklenmedik olanı arıyorum. Daha önce hiç görülmemiş şeylerin peşindeyim… O fotoğrafları çekmek için olmam gereken yerlerdeydim. Kendimi onları ortaya çıkarmaya zorunlu hissediyordum” Robert Mapplethorpe (1946–1989)

***

“Neyse ki ben sana ölmeyeceğini söyleyen ilk kişi değilim. Sen yalnızca bedenini kaybedeceksin. Nasılsan öyle kalacaksın, yalnızca artık kira ya da kredi borcu ya da şık giyinmek için endişelenmene gerek olmayacak. Cinsel takıntılarından kurtulacaksın. Artık uyuşturucuya bağımlı olmayacaksın. Alkole ihtiyaç duymayacaksın. Artık selülitlerin ya da sigara ya da kanser ya da AIDS ya da zührevi hastalıklar konusunda kaygılanmayacaksın. Özgür olacaksın.” Cookie Mueller (1949–1989)

***

“Gelecek şimdidir. İnsanlar her zaman geleceğin gelmesini beklerler. Bence hemen şimdi şu anda girişelim her işe. Gelecek burası. Gelecek başladı.” Klaus Nomi (1944–1983)

***

“Hollywood, mitlerin şu büyük yaratıcısı, düz (straight) insanlara geyler hakkında ne düşünmeleri gerektiğini öğretti…ve geylere de kendileri hakkında ne düşünmeleri gerektiğini.” Vito Russo (1946–1990)

***

“Görünmez kelimelerimi haykırıyorum. Ama o kadar yoruluyorum ki. Git gide bitkinleşiyorum. Buradan sana el sallıyorum. Sürünüyorum ve sürünerek son ve tam bir boşluğa açılan o deliği arıyorum.” David Wojnarowicz (1954–1992)

***

Last-Address-postcard

Fransız yönetmen Jean-Luc Godard ekibiyle beraber 1970 yılında Filistin’de bir başka film için gerçekleştirdiği çekimleri (söz konusu film yapılamadığı için) 1976 yılında tamamladığı Ici et Ailleurs (Burada ve Bir Başka Yerde) adlı filminde kullanmıştı. O filmin ilk dakikalarında Filistin’i 1970 yılındaki haliyle görmek bugünkü Filistin’i anlamak açısından önemli olabilir gibi geldi bana. Ve merak ettim: Bu görüntüler acaba size de bir yanıyla bugünün Rojava‘sını hatırlatacaklar mı diye…

Yılmaz Güney

“(…)

«her sabah yeniden başlıyorum yaşamaya. Pembeleri, mavileri yeniden seviyorum. Ağacı, duvarı, parmaklığı, hapisliği yeniden öğreniyorum. Ve yarının, yani bir gün sonrasının Yılmaz Güneyi olmaya, onun dokusunu dokumağa başlıyorum. Hergün, titizlikle atılmış bir ilmiktir çünkü; yenileşen hücrelerimizin bir katıdır. Hergün, kendimizle, geçmişimizle, geleceğimizle, yaptıklarımızla, yapacaklarımızla bir hesaplaşmadır.

Bugün perşembe sevgili. Perşembeden geçersem cuma var önümde… Cumayı geçersem Cumartesi… imtihan yani… sürüp giden, bitmeyen. Düşün ki Cuma’dan ikmale kalmışım. Naparız? Cumartesiye varamayız bir türlü. Varsak bile Cumanın yeri boş kalır, borçlu geçeriz o günden… değil mi?»

(…)”

Hücrem, Yılmaz Güney, Güney Filmcilik Sanayi ve Ticaret A.Ş. Yayınları, Eylül 1975, İstanbul. Sf.55-56.

“Karıma yazdığım bir mektupta…” der Yılmaz Güney, aynen böyle üç nokta bırakarak; sonra yukarıdaki iki paragrafı alıntılar ve “demişim…” diyerek bitirir yine üç noktayla. Ben de o nasıl yazmışsa öyle kopya ettim aradaki alıntıyı yukarıya. Mektup muhtemelen 1972-74 yılları arasında Selimiye’den yazılmış Fatoş Güney’e. Boldlar bana ait.

yguney

Bitmemiş Bir Sinema

Eskiden, sinema salonlarında ışıkların perdedeki görüntüler daha iyi görülebilsin diye söndürüldüğünü düşünürdüm. Sonra, koltuklarına rahatça yerleşmiş izleyicilere daha yakından bakınca çok daha önemli bir nedeni olduğunu gördüm: Karanlık, izleyicinin kendini diğerlerinden ayırmasını ve yalnız kalmasını sağlıyordu. İzleyiciler hem diğerleriyle beraberdiler, hem de onlardan ayrı.

İzleyicilere sinematografik bir dünya gösterdiğimizde, her biri kendi kişisel deneyimlerinden yola çıkarak kendilerine özel bir dünya kurmayı öğrenirler.

Bir yönetmen olarak, bu yaratıcı alışverişe inanıyorum, yoksa seyirci de sinema da ölür giderdi. Mükemmel işleyen kusursuz hikâyelerin çok önemli bir sorunları vardır: Seyircinin hikâyeye dâhil olmasına imkân vermezler.

Hikâyesi olmayan filmlerin izleyiciler tarafından pek tutulmadığı doğrudur ama hikâyelerin de eksik alanlara, bulmacalardakilere benzer beyazlıklara, seyircilerin doldurabilmesi için bırakılan boşluklara ihtiyacı vardır. Ya da izleyicilerin polisiyelerdeki özel dedektifler gibi keşfedebilecekleri açıklara ihtiyacı vardır.

Ben seyircisine daha çok imkân ve zaman sunan bir sinemaya inanıyorum. Yarı yaratılmış bir sinema bu, seyircisinin yaratıcı ruhunun katkısıyla tamamlanmayı başarabilen henüz bitmemiş bir sinema. Bugüne dek izlediğimiz yüzlerce filmde olduğu gibi. Seyircisine ait olan ve onların dünyasına karşılık gelen bir sinema bu.

Her eserin, her filmin dünyası yeni bir gerçeği açıklar. Salonun karanlığında, izleyicilere düş görme ve bu düşleri özgürce ifade etme fırsatı sunarız. Sanatın şeyleri değiştirmek ve yeni düşünceler ortaya çıkarmak gibi bir yönü varsa, bunun başarılması ancak yöneldiğimiz insanların, tek tek her bir izleyicinin yaratıcılığını özgürce bu alışverişe katmasıyla mümkündür.

Sanatçının ve yöneldiği bu insanların gerçek ve kurmaca dünyaları arasında sağlam ve kalıcı bir bağ vardır. Evet, sanat bireyin kendi arzuları ve ölçütleriyle örtüşen kendi dünyasını kurmasına yardımcı olur ama aynı zamanda kendisine zorla dayatılan gerçekleri reddetmesine de yardımcı olur. Sanat, sanatçıya ve izleyicisine sokaktaki insanların her gün yaşadığı acının ve tutkunun ardındaki gizli gerçeğe dair çok daha keskin bir görüşe sahip olma imkânı sunar. Bir yönetmen gündelik yaşamı değiştirme hedefine ancak izleyicisinin suç ortaklığıyla ulaşabilir. Bu da yalnızca filmiyle, seyircilerin de kavramayı başarabilecekleri çelişkiler ve çatışmalarla dolu bir dünya yarattığında mümkün olur.

Formül basit: gerçek olduğunu kabul ettiğimiz ama adil olmayan bir dünya var. Bu dünya bizim hayal gücümüzün bir meyvesi değil ve biz bu dünyadan, olması gerektiği üzre, hoşnut değiliz ama sinematografik teknikler aracılığıyla, içinde yaşadığımızdan yüz kat daha gerçek ve adil bir dünya yaratabiliyoruz. Bu, bizim yarattığımız dünyanın sahte bir adalet duygusu sunduğu manasına gelmez ama bizim ideal dünya tasavvurumuzla gerçek dünya arasındaki çelişkilerin altını çizmemizi sağlar. Bu kurmaca dünyada biz umuttan, acıdan ve tutkudan konuşuruz.

Sinema bizim düşlerimize açılan bir penceredir, onun aracılığıyla kendimizi daha kolay tanımlarız. Sinema yoluyla edindiğimiz bu bilgiler ve tutkular sayesinde hayatı düşlerimiz lehine dönüştürürüz.

Bir sinema koltuğu bir psikanalistin divanından çok daha işlevseldir. Bir sinema koltuğuna oturur ve kendimizi akışa bırakırız ve belki de burası bizlerin kendimizi birbirimize hem en yakın hem de en uzak hissettiğimiz tek yerdir: işte sinemanın mucizesi budur.

Gelecek yüzyılın sinemasında, seyirciye üretilen eserin yapıcı ve zeki bir unsuru olarak saygı gösterilmesi kaçınılmaz olacak. Bu saygıyı gösterebilmek için, yönetmenin belki de seyirciye eserin tek sahibi olarak baktığı o bildik konumundan uzaklaşması gerekecek. Yönetmenin de kendi filminin seyircisi olması gerekecek.

Bir yüzyıl boyunca, sinema hep yönetmenin oldu. Umut edelim ki, şimdi şu başlayan ikinci yüzyılda artık zamanı gelsin ve seyircinin de sineması olsun.

***

(Abbas Kiarostami’nin Sinemanın Yüzüncü Yılı vesilesiyle Aralık 1995’te, Paris’te, Odeon Tiyatrosu’nda yaptığı konuşmanın metnidir. Metni İngilizce ve İspanyolcası’ndan karşılaştırarak çevirdim. Boldlar bana ait.)

Bu filmin ismini (La strada) kim böyle (Sonsuz Sokaklar) çevirmiş bilmiyorum ama çok güzel çevirmiş, ellerine sağlık.

Herkese (hiç değilse bir kaç günü) sonsuz sokaklarda, Rosa gibi, Gelsomina gibi dans edebildiği, şarkı söyleyebildiği bir yeni yıl diliyorum.

Ve Giulietta Masina‘yı sık sık hatırlayabileceğimiz bir yıl…

Hepinize iyi seneler…

Sersala we pîroz be…

“(…)

Henry Parker:

Şimdi, bakalım, dedi. Her biriniz söyleyin, niçin hangi sebepten ötürü sinemaya gitmemeliyiz!

Hepimiz topu topu yedi kişiydik.

Pat Carrico:

Çünkü, dedi. Filmlerde hep danseden soyunuk kadınlar olur, ondan.

Evet, dedi Henry Parker. Güzel bir sebep doğrusu.

Tommy Cesar:

Bize hırsızların iyi insanları öldürdüklerini gösterir, dedi.

Çok güzel, dedi öğretmenimiz.

Öyle ama, dedi Ernest West. Hırsızları da her bir vakit polisler çekip vururlar, öyle değil mi? Hırsızların sonu hep polislerin elinden olur. Bu, doğru bir sebep değil.

Tommy Cesar diretti.

Bize hırsızlığı öğretir ya, hırsızlığa kışkırtırlar bizi ya…

Bence de senin dediğin doğru, dedi Henry Parker. Evet, bize kötü örnek olurlar hepsi de.

(…)

Sonra Jacob Hyland’a geldi sıra. Jacob dünyanın en sersem sepet oğlanıydı. Ne aklı vardı, ne fikri. Ne sorulsa karşılığını bulup veremezdi.

Sen söyle bakayım, dedi Bay Parker. Sence asıl sebep nedir biliyor musun?

Ben ne’bleyim, dedi Jacob.

Canım bir şey bul, söyle işte, dedi Bay Parker. Niçin gitmeyiz sinemaya, onu söyler

(…)

Valla’a bilmiyorum, dedi. Zaten ben çok sinemaya gitmem ki.

Daha önceleri gittindi ya değil mi?

Evet efendim, gittimdi. Ama çarçabuk unuttum hepsini. Hiç hatırlamıyorum.

Tabiî, dedi öğretmenimiz. Ama gittiklerinin arasından bir kötü örnek seçip bunu bir sebep olarak bize gösterebilirsin. Gösterir, dersin ki, şundan ötürü biz sinemaya gitmeyiz.

Öğretmenimiz böyle der demez Jacob’un gözleri parladı, yüzüne bir gülümseme yayıldı.

Anladım, dedi.

Söyle o halde…

Bize düşmanlarımızın suratına kremalı pastalar atmayı, bir de bayanlara tekme vurup kaçmayı öğretir.

Bu mu bütün aklında kalan?

Evet efendim, dedi Jacob.

Ernest West:

Bu bir sebep değil, dedi. Kremalı pasta atmanın ne kötülüğü var  yani?

Hepsi suratına yapışsın da gör, dedi Jacob, sırıtmadı, ciddiydi. Hatırlasana, herifin suratı ne hale geliyordu.

Bay Parker:

Tabiî, dedi. Durup dururken bayanlara tekme atıp kaçmak da ayıp bir şey. Tamam, güzel Bay Hyland. En akla uygun sebebi bulduğuna inanıyorum ben, iyi düşünüp buldun bunu, aferin.

Ardından Nelson Holgum’a döndü.

Bir kere çok pahalı, dedi Nelson. Bilet parası çok.

Hiç bile değil, dedim. Bijou’da sudan ucuz. Üstelik bu bir sebep olamaz.

Ama o paraya koca bir ekmek alabilir insan, dedi Nelson. Bir bilet parası bugünlerde iyi para.

Bay Parker:

Doğru, dedi. İyi bir sebep buldun sen de. Paramızı sinema yerine daha akıllıca alışverişlerde kullanabiliriz pekâlâ. Söz gelişi, sizin gibi delikanlılar, harçlıklarını sinemaya yatıracaklarına din işlerimize bağışlarlarsa daha akıllıca davranmış olurlar. Çünkü dinimizin yayılması yolunda sizin sinemaya gitmek için sokağa attığınız bu paralara şiddetle ihtiyacımız var.

Böyle dedi, sonra başıyla Ernest West’e işaret etti.

Sinema, sahip olduğumuz şeylerden hoşnut kalmamızı öğretir bize, dedi Ernest West. Filmlerde otomobillerine binip dolaşan, koca koca evlerde yaşayan insanları seyrederiz, bu da bize memnunluk verir.

Bu, olsa olsa kıskançlıktır, dedi Bay Parker.

Ernest West:

Bütün bu şeylere biz de sahip olmak isteriz, dedi. Ama biliriz ki, bunları edinmek mümkün değildir. Çok, çok para ister çünkü. O zaman da üzüm üzüm üzülürüz.

Hah, şimdi oldu işte, dedi Bay Parker. Bu harika bir sebep.

Luke’a döndü. Ondan sonra sıra benimdi.

Bir kere müzik berbat, dedi Luke.

Liberty’de değil, dedi Tommy Cesar. Kinema’daki bile iyi. Bu bir sebep olamaz.

Ama Bijou’da felâket. Bir tek parça biliyorlar, otomatik-piyano habire onu çalıp duruyor. «Rüzgarların Düğünü»nü berbat ettiler bu yüzden.

Tommy Cesar yine karıştı:

Doğru değil bu da, dedi. Bazen başka parçalarda çalıyorlar ya. Şimdi adını hatırlamıyorum ama en az altı yedi parça var, çalıyorlar.

Hepsi birbirinin eşi, dedi Luke. Adamın kafası kazan gibi şişiyor.

Öğretmenimiz:

Sinema yerine başka yerlere gitmeliyiz, dedi. Adamın kafasını şişirdiği doğrudur. Üstelik sağlığımıza da zarar verir. Oysa bize en başta sağlığımız gerek. Sağlıksız insan bir işe yaramaz.

Sinemaya gitmemeliyiz, çünkü sinemadan çıkınca kendi kasabamızı sevmez bir duruma geliyoruz, dedim. Her şey kötünün kötüsü görünüyor gözümüze, insan çekeyim gideyim buradan, diyor.

(…)”

Altın Çağ, William Saroyan, Türkçesi: Tarık Dursun K., Cem Yayınevi, 20. Yüzyıl Klasikleri Dizisi-12, İstanbul , 1967,  Sf. 26-30. Kitaptaki Pazar Zeplini isimli hikayeden alıntıdır.

Ünlü yönetmen Ridley Scott  geçtiğimiz 19 Ağustos 2012’de LA’de bir köprüden atlayarak intihar eden kardeşi ünlü yönetmen Tony Scott‘ı çok eskiden filme almıştı. Ridley Scott’ın ilk kısa filmi “Boy and Bicycle”da kardeşi Tony Scott oynuyordu.

Film, açıklanamaz bir tesadüfle, yine köprülerde ve sularda geçiyor. Genç Tony Scott o zaman köprünün üzerinden, suların kenarından yürüyordu. Yıllar sonra Tony bu sefer suların altından geçmeyi denedi.

Aşağıda bir kardeşin bir kardeşi yıllar evvel çekilmiş bir filmden parçalarla yeniden anlattığı o filmi bulacaksınız:

%d blogcu bunu beğendi: