şirin-tekeli-portre

Şirin Tekeli (1944-2017). Tarih (muhtemelen) 2016 Baharı, yer (muhtemelen) Bodrum. Kaynak: 5harfliler. com

“(…)

YAZKO çevresindeki bilinç yükseltme grubunuz nasıl oluştu?

Üniversiteden istifa ettikten sonra, muhtemelen Stella’nın (Ovadia) önerisiyle Mustafa Kemal (Ağaoğlu) bana ilk iş teklifini yaptı: YAZKO için bir kadın dergisi çıkarmak ve kadın dizisi hazırlamak. Tek başıma böyle bir şey yapamayacağım için bu konularda bilgili olan kadınlara haber verdik. Ben TÜMAS’tan tanıdığım Gülnur’u (Savran) ve benimle tez yazmak için gelmiş olan Yaprak’ı (Zihnioğlu); Stella, Ferai’yi (Tınç) ve Şule’yi (Aytaç), YAZKO’da çalışan Zeynep Avcı ise Günseli’yi (İnal) gruba dahil etti.

Stella ve Zeynep çeviri grubunda yer almadılar ve biz altı kadın toplandık. Dergi çıkarmaya başlamadan önce bizim feminizmi öğrenmemiz lazım diyerek yola çıktık. Nasıl öğreneceğiz? Bir kitabı çevirerek öğrenmeye karar verdik. Herkes evindeki kitapları getirdi. İyi bir başlangıç olacağını düşündüğümüz Juliet Mitchell’in Kadınlık Durumu’nu çevireceğimiz ilk kitap olarak seçtik. Kitabı çevirirken de feminist literatürün terminolojisini öğrendik. Üzerimizde feminizmi Türkçeleştirmek sorumluğu vardı. Bu yüzden her kavramı nasıl çevireceğimiz üzerine uzun tartışmalar yaptık. Mesela, “male dominance” bu kavramlardan biriydi. Sosyolojide ataerkillik diye bir şey var fakat tamamen feminizmin atfettiği patriyarka, erkek hegemonyası içeriğinden boşaltılmış şekilde kullanılıyor. Ben itici bile gelse patriyarka kavramını kullanmamız lazım, ataerkillik dersek güme gider diye düşünüyordum. Nihayetinde kitapta patriyarka olarak çevirmeye karar verdik.

‘Gender’ üzerine tartıştığımız bir diğer kavramdı. Ben cins denilmesinden yanaydım ama daha sonraki kuşaktan arkadaşlar, toplumsal cinsiyet dediler ve bu kavram öyle yerleşti.

Gender’ın toplumsal cinsiyet olarak çevrilmiş olmasını bugün de sorunsallaştıranlar var. Siz neden cins olarak çevrilmesi gerektiğini düşünüyordunuz?

‘Çünkü cins, hukuk sistemine girmiş bir kavram, cins eşitliği diye bir şey var. Dolayısıyla gender kavramını esas karşılayan kavram cinstir. Fakat, belki de hepimizin karşı çıktığı yeni anayasada bu kavram bulunduğu için başka arkadaşlar toplumsal cinsiyet dediler. Bence hiç gereği yok. Cins zaten toplumsal bir şey. Toplumsal cinsiyet demek bir şey kazandırmıyor aslında. Gender tek bir kelime ve toplumsal cinsiyet onun çarpıcılığını kaybettiriyor diye düşünüyorum.

Üzerine tartıştığınız başka hangi kavramlar vardı?

Aklıma gelen bir diğer tartışma da “the personal is political” üzerine olandı. Kişisel olan politik midir yoksa siyasi midir? Kişisel olan mı, özel olan mı? Ben, “özel olan siyasidir” demekten yanaydım, zira Fransızca’da kavram “la vie privée est politique” diye kullanılıyordu. Ama sonunda “kişisel olan politiktir”de karar kılındı yanılmıyorsam. Çevirdiğimiz kavramların bir çoğu yerleşti, bazıları ise zamanla değişti. Örneğin, bizim bilinç yükseltme dediğimiz şeye şimdiki genç feministler farkındalık çalışması diyorlar. Her kavram günlerce tartışıldı. Çok verimli, son derece birbirimize yaklaştıran, güç kazandıran bir süreç oldu. Dolayısıyla tartışmaktan dergi çıkarmaya ve kadın dizisi hazırlamaya bir türlü gelemedik (Gülüyor), Juliett Mitchell çevirisini de yayınlayamadık ama kendi kadınlık durumlarımızı ve feminizmi konuştuğumuz, adını da sonradan koyduğumuz bir bilinç yükseltme grubu olduk.

(…)”

Bundan neredeyse 1 yıl önce, 30 Haziran 2016’da 5harfliler.com’da Esen Özdemir imzasıyla yayınlanan uzun ve keyifli söyleşiden çeviri, dil ve feminizme dair kısa bir bölümü alıntıladım. Söyleşinin tamamını şuradan okuyabilirsiniz. Sorular haricindeki boldlar bana ait. 

Cortazar

“(…)

Sanırım daha çok küçük yaşlarımdan itibaren benim aynı anda hem şansım hem de şanssızlığım şeyleri verildiği gibi almayı kabul etmemek oldu. Bu bana yetmiyordu; bir şeyin masa olduğunun söylenmesi mesela ya da “anne” kelimesinin “anne” kelimesi olması ve artık orada her şeyin bitmesi. Tam aksine, masa objesinde ya da anne kelimesinde benim için gizemli bir yolculuk başlıyordu; bazen kendime bir yol açabiliyordum bu yolculuklarda bazen de duvarlara tosluyordum. Yani, küçüklüğümden beri, benim kelimelerle, yazıyla olan ilişkim benim genel olarak dünyayla olan ilişkimden farklı olmadı. Ben şeyleri bana verildiği gibi kabul etmemek için doğmuşum sanki. Sekiz yaşında bir roman yazmaya başladım. Sonra kadın öğretmenlerime ve sınıfımdaki bazı kızlara şiirler yazdım, on yaşında, çok aşık olduğum kızlara; şu harika çocukça aşklardandı, insanı geceleri ağlatan aşklardan.

Kişisel hayat olmadan, edebiyat tümüyle imkansız bir şey olurdu; bunun ispatlarından biri, mesela daha hiçbir ağacın bir roman yazmamış olmasıdır. Kişisel hayat, deneyimlerin, anıların, umutların biriktirilmesidir; bu nedenle günden güne daha geniş bir ufka açılır; insan edebiyata eğilimli doğduğunda, daha ilk gençliğinden itibaren yalnızca kendi hayatını yazıya taşıma eğilimi duymaz, uydurmayı becerdiği her şeyi yazıya aktarmak ister, ama bunlar da bir şekilde doğrudan ya da dolaylı olarak onun kişisel yönleriyle ilintilidirler. Bir şeyin soyut olarak uydurulup hayal edilmesi bana imkansızmış gibi geliyor. Ben inanıyorum ki; hayal gücü ancak kökleri yazarın en derinlerine kadar yani yazarın kanına, hayatına, kişiliğine kadar indiği zaman gerçekten büyük bir hayal gücüdür; ancak bu şekilde, hayal gücü tıpkı bir tür trambolin gibi işlemeye, yani sürekli yeni yeni hayaller yaratmaya, yeni yeni bağlar kurmaya koyulur ve işte tam oradan doğar bir öykü, bir şiir ya da bir roman.

(…)”

Julio Cortázar son yıllarında zamanının büyük bir kısmını  Sandinista Hareketine destek vererek ve onlarla omuz omuza çalışarak geçirmişti. Sık sık Nikaragua’ya yolculuk ediyor ve uzunca süreler orada yaşıyordu. Yukarıdaki kısmın alıntılandığı söyleşi Sandinista Hareketinden militan şair ve yazar Xavier Argüello tarafından Nikaragua’da gerçekleştirilmiş ve Nikaragua Managua’da yayınlanan Revista Nicarahuac dergisinin Temmuz 1982 sayısında yayınlanmıştır. (Boldlar bana ait.)

julio cortazar

Noam Chomsky in his office at MIT in 1988

“(…)

MICHAEL ALBERT: Bir zamanlar “Sorumluluk ve Entelektüeller” adlı bir makale yayınladınız. Belki bunun hakkında biraz konuşarak başlayabiliriz. Her şeyden önce bir insanı entelektüel yapan şey nedir? Entelektüel nedir?

NOAM CHOMSKY: Bu o kadar da ciddiye aldığım bir terim değildir. Hayatımda tanıştığım ve bildiğim entelektüel insanların çoğu, entelektüel meslekler olarak adlandırılan mesleklerden çok uzaktır. Entelektüel işçiler olarak adlandırılan, yani elleri ile değil zihinleri ile çalışan insanların birçoğu kâtiplikten ibaret olan işlerle uğraşmaktadır. Örneğin akademik faaliyetlerin önemli bir kısmı esasen bir çeşit kâtiplik işidir.

Kelimeyi olumlu anlamda kullandığımızı varsayalım.

Pozitif bir çağrışımla, şeyler hakkında düşünmeye, şeyleri anlamaya, şeyleri çözümlemeye, belki de bu kavrayışlarını açık bir şekilde ifade etmeye ve başkalarına anlatmaya çalışan kimseler hakkında konuşmak isterim. Bu entelektüel hayattır.

Öyleyse bu “şeyler” toplum olabilir, kuarklar olabilir…

Müzik de olabilir.

Spor da olabilir. Öyleyse temelde herkesi ilgilendirdiği söylenebilir…

Ama bu bir yana, çoğumuzun faaliyetlerinin önemli bir kısmı tekdüzedir, dikkatli bir düşünme sonunda ulaşılmış değildir, bizi gerçekten ilgilendiren problemlere yönelik değildir ve daha derin bir kavrayış geliştirmeye yönelik çabalar ve hatta fırsatlar üzerine bile kurulmuş değildir.

Öyleyse hayatın bu kısmına çoğu kimse az zaman ayırabiliyorken, entelektüeller bir hayli zaman ayırabilmektedir.

İstedikleri takdirde, zamanlarının ve işlerinin çok büyük bir kısmını bu gibi şeylere ayırabilme ayrıcalığına sahip insanlar vardır. Ancak bunu nadiren yaparlar. Daha ziyade, işin kolayına kaçıp hamallık türünden tekdüze işler yapmayı tercih ederler.

(…)”

Entelektüelin Sorumluluğu, Noam Chomsky. Söyleşi: Michael Albert, Türkçesi: Nuri Ersoy, bgst Yayınları, Kasım 2005, İstanbul. Sf 7-8. Boldlar bana ait.

leonardo da vinci (detay)

Mahmoud Darwish

****

Gerçek şiir, kişisel deneyimden kolektif deneyimi süzen çok özel bir kimyasal karışımdır. Şiir, daha katlanılabilir bir gerçekliği fark ettirmek için mecazlara ihtiyaç duyar ve bu mecazları yaratır. Cezaevindeyken şiirsel bir bakış açısından işkencecimi bir mahkûm olarak görüyordum, kendimi ondan daha özgür hissediyordum, çünkü benim sadece özgürlüğümü elimden almışlardı, kendimde ötekini tanıma becerim hâlâ yerindeydi. Fikrim değişmedi. Düşmanın sayısız maskesi var. Ortak yanlarımız mevcut ve bu karmaşık insani şartlarda rollerin değişmesi de mümkün. Ama ben düşmanın benim için seçtiği o fotoğrafa sıkışmak istemiyorum. Kaybedenlerin yanında bir yer seçtim. Kendimi Troyalı bir şair gibi hissediyorum. Kendi yıkımlarını anlatma hakkından bile feragat eden o şairlerden biri gibi.”

 ****

“Bu arada,  kamplara her yolum düştüğünde ya da televizyonu her açtığımda hep aynı fotoğrafı görüyorum: Taşıyabildiği eşyalarını ve çocuklarını sırtlamış, Refah, Gazze ya da Lübnan’daki bir kamptan kaçan bir kadın. Çığlık attığını görüyorum. Ellerini semaya kaldırdığını. Ama sema cevap vermiyor. Bu kadın yıllar önce benim annemdi, sonra kız kardeşime dönüştü ve şimdi belki de benim kızım.

 ****

“Sürgün benim bir parçam. Sürgünde yaşarken toprağımı yanımda taşıyorum. Toprağımda yaşarken sürgünü yanımda hissediyorum. İşgal sürgündür. Adaletin yokluğu sürgündür. Saatlerce bir askeri kontrol noktasında beklemek sürgündür. Geleceğin şimdiden daha iyi olmayacağını bilmek sürgündür. Bekleyen günler her zaman daha kötüdür bizim için. Bu, sürgündür.

****

Bugün Filistinli şair Mahmud Dervişin ölümünün 5.yıldönümü. Yukarıdaki alıntılar farklı yerlerde verdiği röportajlardan seçilmiştir. İspanyolcalarını şuradan ve şuradan okuyabilirsiniz. (Boldlar bana ait.)

E. Said ve M. Derviş

traductor

Arjantin’den Buenos Aires Edebiyat Çevirmenleri Kulübü bir soruşturma yapmış ve çevirmenlere üç soru sormuş. Dünyanın farklı yerlerinden çevirmenler yanıtlamışlar.

Soruşturma geçtiğimiz ay başlamış ve halen sürüyor ama ben yine de bu güzel soruşturmanın okuyabildiğim bölümünden, yalnızca birinci sorusuna gelen yanıtlardan bir derleme yaptım. (Boldlar bana ait.) 

Birinci soru şuydu: Çeviri ve yazı nelerde benzeşir, nelerde ayrışırlar? 

Francisco Segovia (Meksika)

İkisinin de bir şeyi ifade etmek için kelimeler araması anlamında benzeşirler. Ama şurada ayrışırlar: Yazar, daha önce söylenmemiş şeyleri bulmak için kelimeler arar; çevirmen ise kelimeleri daha önce söylenmiş bir şeyi söylemek için arar.

Pablo Gianera (Arjantin)

Preromantiklerden Johann George Hamann’ın aesthetica in nuce’sinden çok hoşuma giden bir bölümü paylaşmak istiyorum. Alıntılıyorum, ya da daha doğrusu çeviriyorum: “Konuşmak çevirmektir; meleklerin dilinden insanın diline çevirmektir, yani düşünceleri söze çevirmek, şeyleri isime, görünümleri işarete…” Bu yüzden her çeviri bir yazıdır, tıpkı her yazının bir çeviri olması gibi. Dar anlamıyla çevirmenin avantajı –ama aynı zamanda zayıf yanı- kelimeleri kelimelere çevirmek mecburiyetidir, kararlarının etkisini zayıflatan bir şeydir bu. Çünkü diller arasında eşanlamlılık, bir dilin kendi içinde bile, bir tür batıl inançtır, yani imkânsız bir şeydir mesela Almancadaki “Waldeinsamkeit” kelimesinin tekil güzelliğini bir çırpıda veren İspanyolca bir kelime bulmak.

Florencia Baranger-Bedel (Arjantin)

Alenen bir yaratıcılık ve zanaatkârca emek istemeleri bakımından benzeşirler. Yazının, barındırdığı imkânlar ve beklentiler konusunda alabildiğine sınırsız ve özgür olması noktasında ayrışırlar. Çünkü çeviri yazıdan farklı olarak her zaman bir özgün metne bağlıdır ve ona mecburdur. Her ne kadar çevirirken pek çok olası çeviri arasından kendine özgü bir tanesini seçme anında kesin bir özgürlük söz konusu olsa da… Ama başarısı özgün metinle “örtüşmek”le ölçülür.

Ilide Carmignani (İtalya)

Çeviri de yazı gibi kelimelerden yapılır ama yazı gerçekleri ve fantezileri söze çevirir, çeviri ise sözleri başka sözlere çevirir. Tamam, bazen Octavio Paz’ın da söylediği gibi, yeniden yazım ya da bir tür çeviri olan yazılar da olur ve tabii özgün metnin yeniden yazıldığı çeviriler de vardır…

Ariel Magnus (Arjantin)

Bu, kişi için yazının ne anlama geldiğine göre değişir. Eğer yazı, benim inandığım gibi, bir özgürlük alanıysa, tüm benzerlikler pratikte hükümsüzdür. Çünkü yazı uçurumun kenarında yazılır, ama çeviri her zaman sağlam zeminde yapılır. Çeviriye özgü metotlar, tıpkı çeviride olduğu gibi, yazının içinde tatbik edildiğinde bile mesele çok farklıdır, orada da yazar metni sahiplenir ve şöyle diyelim, kendi işine geldiği gibi çevirir. Tersine yöntemlerde, “serbest çeviri” ya da nasıl adlandırırsanız adlandırın, bu gibi durumlardan (her ne kadar iyi bir metin çıkabilirse de) iyi bir çevirinin ortaya çıkacağına inanmıyorum.

Ada Solari (Arjantin)

Şüphesiz çevirmek yazmaktır, bu yüzden de özgün eserin yazarı kadar çevirmen de eserin sahibidir. Ama her ne kadar bu iki eylem de yaratıcı bir çalışma gerektiriyorsa da, çeviride şöyle bir kilit boyut söz konusudur: Çeviri, Edith Grossman tarafından “bir çevirinin okurlarının da metni özgün eserin okurlarının yaşadığı estetik deneyime karşılık gelecek biçimde duygusal ve sanatsal olarak kavramaları” olarak tanımlanan hedeflere ulaşmak için gerekli araştırmayı da içeren yorumlayıcı bir çabadır.

Birazcık kendi deneyimlerimden bahsetmek gerekirse, edebi çevirilerle, benim uzmanlık alanım olan sosyal bilimler çevirileri arasında elbette farklılıklar var. Sosyal bilimler çevirilerinde, çoğunlukla, özellikle ilk defa yayınlanan bir makale söz konusuysa, çeviri işi edisyon işiyle, hatta üsluptaki düzeltmelerle birlikte yürür. Ve bazen amaç metnin açık olması, anlaşılır olması gibi dertlere de kayar ki bu edebi çeviride asla düşünülemeyecek bir şeydir. Ama eser sahibinin yazar olarak duruşunun daha açık olduğu durumlar da vardır. O zaman edebi çevirinin daha çok kafa yorduğu meselelere de eğilinir: ritim, sözcük seçimi, cümle ve paragraf kurgusu gibi. (Biraz da şaka olarak, bazen insan yalnızca hoşuna gideni çevirmeli diye düşünüyorum: Yani istek olarak çevirmek, meslek olarak değil.)

Mariana Dimópulos (Arjantin)

En azından iki açıdan benzeşirler. İlk önce, her iki durumda da genellikle bir türe ait olan yazılı bir metnin kompozisyonu söz konusudur ve bu kompozisyonun edebi ya da bilimsel ya da editoryal vs. bir bağlam içinde bir işlevi vardır. İkinci olarak, yazı ve çeviri yazar ve çevirmenden kendi dillerine bir adanmışlık talep ederler, genel olarak dilin sınırları ve zorlukları, ifadenin meydan okumaları karşısında bir adanmışlık gerektirirler. Ama özellikle yaratmakla olan ilişkilerinde ayrılırlar; çeviri de, nihayetinde, yaratıcıdır ama yaratmaz. Hiçbir yazarın ex nihilo yaratmadığını bilmek bu noktada bir şeyi değiştirmez: Bir metni yazmakla, bir metni çevirmek arasındaki tartışma götürmez bir fark olmaya devam eder. Örneği bir felsefi metin çevirisinden vermek bir öykü ya da roman çevirisinden daha iyi açıklar bu durumu: Mesela birisi çevirmesi inanılmaz karmaşık metinleri olan felsefe yazarı Heidegger’i iyi ya da çok iyi çevirebilir ama bu hiçbir biçimde bu çevirmenin benzer bir metin yaratabileceği manasına gelmez. Çeviri, okuma ve yazma arasında bir tür sınır hattıdır.

Juan Villoro (Meksika)

Çevirmen komutları veren sesten yoksundur, bir başkasının sesiyle uyuşur, onu ele geçirir, anlar; kendini ona teslim etmeden onu yeniden üretmenin yolunu arar. Bir köle değildir, bir yorumcudur. Yazardan farklı olarak kendi sesinden yoksundur, ama özgünlükten değil; çünkü çevirmenin konumu da aynı şeyi söylemek için çoğu zaman taklit edilemez olan kendine has bir çözüm bulmayı gerektirir.

poster 2010

  • Kısa cümleler yaz. Her zaman kısa bir cümleyle başla. Dinamik bir dilin olsun. Pozitif ol, negatif olma.
  • Kullandığın dil yaşadığın zamana ait olmalı, yoksa işe yaramaz.
  • Sıfatların aşırı kullanımdan kaçın; özellikle de “harika, büyük, muhteşem, inanılmaz” gibi sıra dışı durumları söyleyenlerinden.
  • Gerçekten yeteneği olan ve söylemek istediği şeyler hakkında samimiyetle hissettiklerini yazan hiç kimse bu kurallara uyarak kötü bir şey yazamaz.
  • Yazabilmek için, ben ilk yazmaya başladığım otel odasındaki o eski yalnızlığımı getiririm hatırıma. Sen de herkese bir otelde kaldığını söyle ama gerçekte başka bir otelde kal. Nerede kaldığını keşfederlerse kırlara, doğaya taşın. Orayı da bulurlarsa gidecek başka bir yerin olsun hep. Bütün gün çalış, o kadar çalış ki, artık yapmayı göze alabileceğin tek şey günlük gazeteleri okumak olsun. Sonra bir şeyler ye, tenis oyna ya da hiçbir şey yapma, yahut yalnızca bağırsaklarını çalıştırmana yarayacak kadar yorulacağın bir işle uğraş ve ertesi gün yeniden yazmaya başla.
  • Yazarlar tek başlarına çalışmak zorundadırlar. Yalnızca sonunda eserlerini bitirince kendilerini göstermeleri gerekir, yalnızca o zaman ama, daha fazla değil. Yoksa New Yorklu yazarlara dönerler. Bir şişenin içinde yaşayan solucanlar gibi, birbirleriyle ve şişeyle olan ilişkilerinden beslenmeye çalışırlar. O şişenin bazen artistik bir biçimi olur, bazen ekonomik, bazen dini bir biçime bürünür. Bir kere şişenin içine düştüler mi, artık hep orada kalırlar. Kendilerini şişenin dışında yalnız hissederler. Kendilerini yalnız hissetmeyi istemezler. İnandıkları şeylerde yalnız olmak onları korkutur…
  • Bazen yazmak bana zor geldiğinde, ihtiyaç duyduğum cesareti bulmak için kendi kitaplarımı okurum ve o zaman onları yazmanın da bana hep zor, hatta bazen imkânsız geldiğini hatırlarım.
  • Bir yazar, eğer gerçekten işe yarar bir yazarsa, betimlemez. İcat eder ya da kendisi kurar; kişisel veya kişisel olmayan bilgilerinden yola çıkarak yapar bunu.

Yukarıda New Yorklu yazarlardan ve şişelereden bahseden maddeyi okuyunca Ernest Hemingway‘in bir aziz olduğunu düşünenler olabilir belki diyerek şunu da belirtmek lazım. Evet, Hemingway tam bir doğa adamıydı ama aynı zamanda büyük bir içiciydi. Hatta bu konuda kendisiyle ilgili şöyle de bir anekdot vardır: Bir gün editörlerinden biri Hemingway’e bir paragrafı ne kadar zamanda yazdığını sorar. Hemingway masasının üstündeki viski şişesini gösterip 1 ya da 2 inç diye yanıtlar (1 inç, 2,5 cm’dir). Vs. vs…

Ben çocuklar için yazmıyorum. Ben yazıyorum. Sonra birisi çıkıp “Bu çocuklar için” diyor.

Hiçbir zaman çocukları mutlu etmeyi amaçlamadım. Ya da hayatlarını iyileştirmeyi, yahut kolaylaştırmayı. Çocuklardan çok hazzetmem ama yetişkinlerden de pek hazzetmem. Pekâlâ, samimi olmak gerekirse, çocukları yetişkinlere göre biraz severim, çünkü yetişkinleri hiç mi hiç sevmem.

Kitap imzalamak korkunç bir şey, aptalca, hiçbir anlamı yok. Ve benim durumumda çocuk okurların güzel annelerini tavlamama bile yaramaz, çünkü ben gayim.

Çocuk edebiyatının bugünkü durumu içler acısı. Felaket. Böyle olmasının sebeplerinden biri de çocuklar için çok fazla kitap olması.

Bizler de birer hayvanız, şiddet yanlısı, katilleriz. Maymunlardan, o güzelim yaratıklardan çok da farkımız yok. Artık uygarlaşmış olmamız gerektiği var sayılır, her gün işe gittiğimiz, dostlarımıza sıcak davrandığımız, yılbaşlarından birbirimize kartlar gönderdiğimiz… ama aslında tüm bu şeyler bizim bütün huzurumuzu kaçırırlar, çünkü doğal halimizle yapacağımız şeylerle taban tabana zıttırlar.

Çocukların kötü şeyler de olduğunu bilmeleri gerekir. Aynı şekilde etraflarında onları seven ve koruyacak olan insanlar olduğunu ama kötü şeyleri durduramadıklarını da bilmeleri gerekir.

Çocuklar değerlidirler, çünkü masumdurlar. Dünyanın bu kadar kötülük dolu bir yer olduğunu bilmemenin getirdiği kocaman bir masumiyetleri vardır.

Kendimizi kötülükten ayrıştıramayız. Yapamayız, bunu derinden hissediyorum. Dünyada o kadar aptalca şeyler yaşanıyor ki insanda hiç cesaret bırakmıyorlar. Ben günden güne umudumu yitiriyorum. Ve bunu yaşamak istemiyorum. Normal hayatımı sürdürüyorum. Gayet iyiyim. Çalışıyorum. Uyuyorum. Şarkı söylüyorum. Yürüyorum. Ama bu arada umudumu da yitiriyorum.

Kazandığım başarı beni hep şaşırtmıştır, hayır, sinik değilim. Evet, geride bir miras bırakmak insana şevk veriyor. Ama bana “Nasıl bu kadar karamsar olabiliyorsun Maurice, bak, kitapların sonsuza dek yaşayacak” diyen insanları da anlamıyorum. İyi de ben sonsuza dek yaşamayacağım. Kitapların hayatı kimin umurunda. Beni ilgilendiren şey benim hayatımdır; şu andan ölümüme dek geçecek olan süre. Çalışabilecek miyim, kendime yetebilecek miyim, ona bakarım.

Genç olmak korkunçtu. Tam bir zaman kaybı. Çok mutsuzdum. İnsanlar bana hangi yaşına geri dönmek isterdin diye sorduklarında tüm samimiyetimle 68 ya da 69 diye yanıtlıyorum.

İnsanlar bana Where the Wild Things Are 2’yi neden yapmadığımı soruyorlar. Hemen def ediyorum onları başımdan. Ne korkunç bir fikir. Ben bir fahişe değilim.

Beni suçluluk duyayım diye yetiştirdiler. Akşam yemeği yemek istemediğim zamanlar, annem berbat bir aşçıydı, bana şöyle bağırırdı: “Kuzenini düşün, bu yemeği yiyemiyor çünkü bir toplama kampında öldü, üstelik öncesinde de açlıktan ölmüş haldeydi zaten!” ve ben Holokost’ta ölen bütün o çocuklardan nefret ediyordum.

Eğer mutlu bir ailem olsaydı, sanatçı olmazdım. Annem ve babam umutsuz hayatlar yaşadılar; ben ve kardeşim onlara karşı çok acımasız olduk. Özellikle anneme karşı. Ama anlamıyorduk. Çocuktuk. Onun deli olduğunu bilmiyorduk.

Eşim Eugene ve ben evlat edinmeyi hiç düşünmedik. Ben fazlasıyla patavatsızımdır. Bir çocuğun başını yakabileceğimin hep bilincinde oldum.

Ben tam bir deliyim, bunu biliyorum. İlginç görünmek için söylemiyorum, işlerimin bu yüzden iyi olduğunu biliyorum, deliliğe ait yerlerden kök aldıklarını biliyorum. Asla sahte bir alçakgönüllülüğe tenezzül etmedim.

Maurice Sendak‘ın efsanevi çocuk kitabı Where the Wild Things Are Türkçeye 1985 yılında Canavarlar Ülkesinin Kralı olarak çevrilmiş. Ben okumadım. Sendak’ın geçtiğimiz 8 Mayıs’taki ölümünden sonra öğrendim böyle bir kitabın ve yazarın varlığını. Ama ölümüyle tanıştığım çizimlerini ve bu vahşi şeyleri çok sevdim. Geçtiğimiz Pazar Arjantin gazetesi Pagina 12’nin hafta sonu eki Radar’da söyleşilerinden hazırlanmış bir derleme okudum. İlginç bulduğum bazı bölümleri sizinle paylaşmak için çevirdim. Durum budur.

%d blogcu bunu beğendi: