Rodolfo Walsh ve kızı Vicki

Rodolfo Walsh kızı Vicki’yle.

1 Ekim 1976

Sevgili Vicki: Ölüm haberin bugün öğleden sonra saat üçte ulaştı bana. Haberi yayınlamaya başladıklarında toplantıdaydık. Önce isminin berbat bir telaffuzla söylendiğini duydum ve ancak bir saniye sonra idrak ettim. Otomatik olarak istavroz hareketi yaptım, tıpkı çocukluğumda yaptığım gibi. Bu hareketi durduramadım. O saniye dünya durdu. Sonra Mariana ve Pablo’ya “Benim kızım” dedim. Toplantıyı bitirdim.

Afallamıştım. Pek çok kere korkmuştum bundan. Başkaları onca darbe alırken, ben darbe yemediğim için fazla şanslı olduğumu düşünüyordum. Evet, senin için de korkmuştum, tıpkı senin de benim için korktuğun gibi; her ne kadar bunu hiç dillendirmesek de. Şimdi o korku acının kendisi oldu. Mücadele ederken yaşadığın şeyleri çok iyi biliyorum. Gurur duyuyorum bu şeylerden. Beni sevdin, seni sevdim. Seni öldürdükleri gün 26 yaşına girmiştin. Son yıllar senin için çok zor olmuştu. Seni bir kez daha gülümserken görmek isterdim.

Seninle vedalaşamam, sen neden olduğunu biliyorsun. Biz karanlıklarda takibatlar altında ölürüz. Hakiki mezarlık her zaman bellektir. Seni orada saklıyorum, kucağımda sallıyor, seni kutluyor, hatta belki kıskanıyorum, canım benim.

Annenle konuştum. Acılı ama gururlu, senin kısa, zorlu, müthiş hayatını anlıyor.

Dün gece karmakarışık bir karabasan gördüm; ateşten bir sütun vardı, güçlü ama sınırlarını aşmayan, kökü çok derinlere inen.

Bugün trende bir adam bana şöyle dedi: “Çok acı çekiyorum. Bir uykuya dalmak ve bir yıl sonra uyanmak isterdim.” Kendisinden bahsediyordu ama beni de söylüyordu.

***

Arjantinli gazeteci ve yazar Rodolfo Walshın (1927-1977) kızı Maria Victoria (1950-1976) 24 Mart 1976 Darbesi’yle yönetimi ele geçiren Askeri Cunta’nın silahlı güçleri tarafından 29 Eylül 1976’da öldürüldü. Rodolfo Walsh 1 Ekim 1976’da kızı için yukarıdaki mektubu yazdı. Rodolfo Walsh daha sonra darbenin 1. yıl dönümünde Dikta yönetimine  “Bir Yazardan Askeri Cunta’ya Açık Mektup” başlıklı bir mektup yazdı. Mektubu postayla basın yayın organlarına gönderdikten bir gün sonra 25 Mart 1977’de sokak ortasında kaçırıldı ve kaybedildi. (Boldlar bana ait.)

rodolfo_walsh_y_la_muerte_de_su_hija_maria_victoria

tinawi-1

Abla & Sheibub, Abu Subhi Al Tinawi.

“(…)

O zamana kadar, Suriye’deki Arap milliyetçiliği, yabancılar elinde bir siyasal manivela gibi kullanılmıştı. Milliyetçiliğin, bütün zaman için, uygar insanlar arasında var olacağına inanıyorum. Fakat aynı zamanda bu güzel idealin herhangi siyasal amaca âlet edildiği zaman, en korkunç ve vahşî bir durum alması ihtimaline de inanıyordum ve hâlâ da bu inancım sürmektedir. Bence Türkiye’nin Arapları herhangi yabancı kültürden fazla Arap kültürüne bağlaması gerekti. Ama, aynı zamanda Türk devletinin çeşitli ve karşıt ögelerini birleştirmek için Türk kültürünü ve dilini öğrenmesi de gerekliydi. Bunu da devletin açacağı yeni okullar verebilirdi. Yine inanıyorum ki, Arap ulusu bir gün tam özgürlüğünü alırsa, iktisadî, coğrafî ve hatta dinî kültür bakımından Türklerle uygarlık ve barış yolunda el ele yürüyecektir. Bugün Lübnanlı misafirlerin uyandırdığı ilgiyi gördüğüm zaman, «Acaba o yolun başında mıyız?» diye kendi kendime soruyorum.

1914 yılında, parlamentomuzda Arap mebusları da vardı. Fakat, anayasadaki bütün haklara ve sorumluluklara katılmalarına karşın bir türlü Arapları kendimize bağlayamamıştık. Bana öyle geliyor ki, Türkiye, öğrenim yönünü ve yönetimini hesaplarken, gelecekte kendisiyle işbirliği yapabilecek bir özgür Arap diyarını ve ulusunu göz önünde tutması gerekti. Arapları sonuna kadar yönetimimiz altında tutabilmek amacından tamamıyle vazgeçmelidir. Türkler, Arap dünyasına, Anadolu’dan çok fazla emek ve para harcadılar. O topraklarda Türk kanı döktüler. Fakat Araplar memleketlerini savunan Türkiye’yi istemiyorlardı. Çünkü Türkiye özellikle öğrenim ve yönetimde gerekli anlayışı aşılamayı başaramamıştı.

Otel Bassoul’da Albay Fuat Bey bizi birkaç kere ziyaret etti ve hâlâ hatırladığım konuşmalar yaptı. Fuat Bey kudretli bir kaleme sahiptir; aynı zamanda bazı yazıları (özellikle Yemen’le ilgili olanları) birer sanat eseridir. Kendisinin aynı zamanda Aliye divanı kararlarına karşı olduğunu işitmiştim. Kendisine bu kararlar hakkında fikrini sordum. «Acaba Arap milliyetçileri yönetimi Türkiye’den Fransızlara geçirmek için mi harekete geçmiş, ihtilâl ve isyan hazırlamış, yoksa gerçek amaçları özgürlük müydü?» anlamında bir soru sordum. Cevapları bu hususta Cemal Paşa’nın düşüncelerinin aynını belirtiyordu. Türkiye’nin amacının savaşı kazanmak olduğunu söyledikten sonra eğer Aliye divanı harbinin kısa süren tethişi olmazsa, ordumuzun ilk aylarda Suriye’den çekilmek zorunda kalacağını anlattı. Arap milliyetçilerinin hepsinin eseri mi, yoksa gerçek amaçlarının özgürlük mü olduğunu sorduğum zaman; aralarında gerçek bağımsızlıkçı ve milliyetçi olanlar da bulunduğunu söyledi. Bu gerçek bağımsızlık yanlıları arasında bazılarının ölümünü anlattı. Bir tanesi hakkında söylediği aşağı yukarı şudur:

«Ben Beyrut’a, hükümlerin yerine getirileceği gün geldim. Hükümet konağı karşısında birkaç tanesinin asılmış olduğunu gördüm. Ötekiler gelirken, aralarında vaktiyle yedek subaylık etmiş başı kalpaklı biri vardı. Çok sakindi, sehpaların karşısındaki tahta sıralardan birine oturdu, sırası gelinceye kadar sigara içti. Sonra sehpasını kendi seçti, boynuna ipi kendi geçirdi, son sözü «Araplar için ölüyorum» oldu.

(…)”

Mor Salkımlı Ev, Halide Edip Adıvar, Atlas Kitabevi, İstanbul, 1985. Sf. 181-182. Boldlar bana ait.

tinawi

Al Zaher Bibars & Maarouf, Abu Subhi Al Tinawi.

radyo sait faik: bir adam

Haziran 13, 2016

Detektiv

Josef Çapek, Dedektif (1915-1916), tuval üzerine yağlıboya, 38 x 28 cm.

“(…)

Şöyle sadece ahbapsanız fikirlerini kabule mecbursunuz. Kabul etmediniz mi, bütün vücudundan şimşekler gökyüzünden çıkar gibi sizin gibi çamurlu bir yeryüzünde hiddetle, gürültü ile çakacaktır. Hiçbir şeyine itiraz edilemez. Kitapların birçoğu onun namına konuşur. Fikir tektir. Allah gibi tektir. Münakaşa edilemeyecek kadar tektir. Birden bağırıverse, pastane halkı çevremize halkalansa, kapıdan insanlar üşüşüp gelse, aralarında bir tek sizi kayıracak birisi bulunsa, o adamın da aklı başına ise sizin tarafınızı tutmayacağına eminim. Aklı başında ise çıkıp gider. Belki bir, “Lanet olsun,” diyebilir, sizin namınıza. Ama siz de enayi misiniz? Siz de apaçık haklı bile olsanız çevrenize toplanmış elli kişinin kırk dokuzunun bu adamın fikrinde olduğunu düşünmek mecburiyetindesiniz.

Kahramanlıklar ondadır, fedakârlıklar ondadır. Din iman ondadır. Mukadderat ondadır. Tek sıfatının üzerine bina edilmiş her şey ondadır. Bir lahza onun sizin delice fikirlerinize saygı duyduğunu düşünürseniz, onun da sizi kepaze etmeyeceğine emin olsanız da bir şey söylemeye kalksanız size nefretle, şüphe ile safdilliğinize, Türk olduğunuz halde, bir Türk keyfiyle, hatta herkesin fikrine uymamak maksadı bile bulunmadan, futbola en küçük bir ilgi, sevgi duymadan içinizden milli takımın yenilmesi arzusu geçse… Sıkı iseniz söyleyin bakalım.

Haftalardan beri bir futbol dedikodusu ile çalkalanmış şehirde bir Türk olarak Yunan milli takımını tutmak hakkından mahrumsunuzdur. İşte bu beyin karşısında her zaman bu haldesiniz.

Söz dönüp dolaşıp en küçük fanteziye müsaade etse tek cephelidir. Böyle olunca da siz hep Yunan milli takımını tutan bir garip Türk halindesinizdir.

En masum, en fantezili, en gıllügişsiz, en zararsız bir fikir bile değil, laf kabilinden bir şey söylemek isteseniz söyleyemezsiniz.

Mesela milli takım Yunanistan’a gitmiş olsa, siz de ortaya en küçük bir düşünceye sahip olmadan keyif için, fantezi için,

–Şu bizim milli futbol takımı Yunanistan’da mağlup olsa ne iyi olur, deseniz, diyemezsiniz ki.

Evvela şaka söylediğiniz sanılır. Ciddi olarak böyle zorlu bir fikri söyleseniz sokakta binlerce kişi size şaşmaz mı? Şaşmak değil sizi dövenler bile olur. Siz istediğiniz kadar masum olabilirsiniz.

sait faik, bütün eserleri 15, bitmemiş senfoni ve sait faik kaynakçası, bilgi yayınevi, ikinci basım, temmuz 1993, ankara, Sf.22-24. Boldlar bana ait.

Bu sene sait faik‘in doğumunun 110. yıldönümü. Bu vesileyle, en azından doğumgünü olan 18 Kasım’a kadar, sait faik kitaplarından seçtiğim bazı pasajları radyo sait faik başlığı altında paylaşacağım.

Çapek Parti

Josef Çapek, Şenlik (1937), tuval üzerine yağlıboya, 50,5 x 70,5 cm.

Sait Faik-Ara Güler

sait faik. fotoğraf: ara güler

 

Edebiyatta Tasfiye Davası: 1

BİZE HALİT ZİYA’YI TAVSİYE ETMEYİNİZ. BİZE PRUST’U ÖNE SÜRÜNÜZ. BİZ ZEVK YERİNE FAYDA BEKLİYORUZ!

Bin türlü azap içinde söylemeye utandığım ve bin bir kapalı kelime ile kendilerinden istifade edebileceğimiz kimse olmadığını sessizce, patırdısızca anlatmaya çalıştığım konuşmama kim cevap verseydi susar, aldırış etmez ve hattâ haklı bulurdum. Fakat hocam Hakkı Suha’nın «İnkâr bataklığında» dolaştığımızı ifade eden satırlarına dayanamadım.

Bu Türkçe bize ne Halit Ziya’dan ne de hattâ Ömer Seyfettin’den ve Yakup Kadri’den geliyor. Çünkü bir lisanın öğrenilmesi için her memlekette, her dilde bir klasik muharrir zümresi vardır. Fransızca öğrenirken evvelâ klasikler öğrenilir. Ve en temiz Fransızcayı klasikler yazmıştır. Yalnız klasiklerin bazı kelimeleri o günkü kuvvetlerini kaybetmiş, bazen de o gün bir eğlence telâkki edilen kelimeler bugün bir küfür haline gelmiştir. Yani kelimeler ya sens cihetiyle kuvvetlenmiş yahut zayıflamıştır. Yoksa construction hiç değişmemiştir.

Şimdi bizde mademki klasik yoktur; o halde lisanımızı da klasiklere borçlu değiliz. Kime borçluyuz?. Hocamıza, anamıza, babamıza, köye, şehre, etrafımıza ve cemiyete borçluyuz. Binaenaleyh lisan cihetinden Hüseyin Cahid’in sarf ve nahvinden gayri hiçbir borcumuz olmıyan dünkülere ne cihetten perestiş edelim?

(…)

Mesele, burada okumak meselesidir. Şimdiki halde okumam lâzımdır demiştim. Ve benim okumam bir kari okuması olmıyacaktır. Mademki yazı yazmak istiyorum. O halde ben artık Türkiye’de bir kari değilim demektir. Yani zevkim için okumuyorum. İstifadem için okuyorum demektir. Yoksa Falih Rıfkı’yı da, Yakup’u da, Ömer Seyfettin’i de okuyup zevk duyuyorum. Fakat bana hiçbir şey vermiyorlar.

Vermiyorlar diyorum. Bu vermediler demek değildir. Nihayet bir orta tahsil kadar. Ondan sonra artık bana zevkten başka bir şey veremiyorlar. O halde zevkten, histen başka bir şeyler arıyorum. Bunlar nedir? Fikir, ruh, psikoloji, felsefe velhasıl hayat problemidir. Okuduklarım buna cevap veriyorlar mı? San’at bir araştırmadır. Yoksa bir hakikat, bir bulma, bir keşif değildir. Hayatın sırrı diyelim. Erişilmez bir saadet diyelim. Bunu arıyanlar maalesef bizde yok. Ortada inkâr edilen bir şey yok. Bizde muharrir, şair, romancı var. Fakat mademki bir yeni nesil ortaya çıkmak üzeredir. O halde bu yeni nesil zevklerinden fedakârlık yapıp, kafasını elleri içine alıp düşüneceği eseri okumalıdır. Ve ben de size hiç tereddüt etmeden derim ki, bu eser ortada yoktur. Şimdiye kadar da bu zaruret anlaşılmamıştır. Bugün anlaşılmış mıdır?.. Evet Kültür haftası onun için çıkıyor. Bu bizim için büyük bir şeydir.

İnkâr edilmez acı bir hakikat varsa, zevkimizle, hissimizle hareket etmemizdir. İnsanı, hayatın problemini, ne olduğunu düşünmeye bile cesaret edememişizdir. Binaenaleyh müsaade ederseniz Halit Ziya’yı modern genç bir romancı telâkki edeyim ve yeniden bastırdığı bazı hikâyelerini ve romanlarını ancak büyük bir zevkle boş zamanlarımda okuyayım.

(…)

Kendilerinden sonra geleceklere ne bir modern felsefe, ne bir fikir, ne bir lisan bırakmıyan insanlar var mıdır? Hocam, Peri ile Çoban hikâyesi güzel olabilir. Bu bizim hassas tarafımıza dokunur. Çarşaflı kızlar hakikaten muhayyelemizi gıcıklar. Hakikaten yalnız histen ibaret insanlar oluveririz. Nitekim Yusuf Ziya’nın şiirleriyle hasta düşmüş, sinirleri bozulmuş, yahut hoppalaşmış züppeleşmiş insanlar vardır. His, her sanatkârın, her insanın malik olduğu bir şeydir. Hattâ hayvanların bile… Fakat his kâfi değildir. Başımız olmadan da şiir yazabilirdik. Evet şu kafamız olmasaydı ve biz boynumuzdan yukarıda hiçbir şey taşımadan yaşayan mahlûklar olsaydık ve yazı yazmasını ellerimiz olduğu için bilseydik gene şiir yazabilirdik. Gene Halit Fahri kadar tiyatro, Reşat Nuri kadar roman yazabilirdik. Demek ki daha başka bir şey istiyoruz. Lisanımızı anamıza babamıza bir sarf ve nahiv kitabına borçluyuz. Hislerimizi de Allaha. Fakat biz kafamızı borçlandıracak yer arıyoruz. Ben Prust, Jid, Dostoyevski, şu ve bu dedim. Öteki Bodler, Renbo desin: Beriki Edgar Po desin. Daha ötekiler Şekspir, Göte, Şiller desinler. Necat oradadır. Kafalarımız bunlara borçlanmadıkça bizi de gelecek bir başka nesil inkâr edecektir.

***

sait faik, bütün eserleri 10, açık hava oteli – konuşmalar mektuplar, bilgi yayınevi, dördüncü basım, ocak 1988, Ankara. Sf. 93-96. (Kaynak kitapta ilk olarak “Kurun” gazetesinde 23 Mart 1936’da yayınlandığı belirtilmektedir.) Boldlar bana ait.

Bu sene sait faik‘in ölümünün 60. yıldönümü. Bu vesileyle, en azından ölüm yıldönümü olan 11 Mayıs 2014’e kadar, sait faik kitaplarından seçtiğim bazı pasajları radyo sait faik başlığı altında paylaşacağım.

Sait ve Nazım

efser berk, sait faik, münevver andaç, peride celal, nazım hikmet. fotoğraf: vedat günyol

***

ABD’li sinemacı Ira Sachs 2010 yılında hayatını AIDS sebebiyle kaybeden New Yorklu sanatçıların anısına bir kısa film hazırladı. Filmin adı Son Adres: AIDS’ten Ölen Bir New Yorklu Sanatçı Kuşağı için Bir Ağıt‘tı. Adından da anlaşılacağı üzere filmde AIDS nedeniyle ( çoğu 90’ların ilk yarısında ve daha 50’inci yaşlarını görmeden) ölen bu New Yorklu sanatçıların hayatlarını kaybettiklerinde yaşadıkları  son evler, sokaklar, mahalleler gösteriliyor. Yukarıdaki kısa filmde LGBT hareketinin gelişimine büyük katkılar sunmuş bu sanatçıların son nefeslerini verdikleri o sokakları görebilir, aşağıda ise bu sanatçılardan bazılarına ait alıntıları okuyabilirsiniz. İyi seyirler, iyi okumalar. 1 Aralık Dünya AIDS Gününüz Kutsuz Olsun…

***

“Ben AIDS’le yaşayan bir sanatçıyım. İran doğumlu bir eşcinselim. Hayatım boyunca hep damgalanma ve önyargılarla ilgili sorunlarla boğuşmak zorunda kaldım. Acılarımı ve neşelerimi ifade etmek için sanatın gücünü keşfettiğimde, benim için bu Allahın cezası sorunlarla boğuşmanın, yaratma sürecine tüm benliğimle katılmaktan başka bir yolunun olmadığı iyice belli olmuştu. Bir sanat eseri bir kişisel terapi değildi diğer insanların gerçeklikleriyle bir bağ kurmaktı. Büyüyüp olgunlaştıkça bireysel mücadele ve çatışmalarla evrensel mücadele ve çatışmalar arasında her zaman bir ilişki olduğunu daha da çok fark ettim. Zaten bana eserlerimde deneysel olma özgürlüğünü veren şey de, ironik ama tam da bu bilginin kendisi oldu.” Reza Abdoh (1963–1995)

***

“Stonewall’den yirmi üç yıl sonra, geyler hala kendilerine dair samimiyetle çizilmiş çok az imgeye sahipler ve bu iyi örneklerin çoğu da edebiyatımızda ortaya çıktı. Gey insanlar kendilerini görmek istiyorlar –filmlerde, oyunlarda, televizyonda ve resimlerde. Ama bu çok nadir oluyor. Elbette, biz de kendimizi resimlemeliyiz. Bunlar bizim resimlerimiz.” Patrick Angus (1953–1992)

***

“Ben dindar değilim, eşcinselim ve Castro karşıtıyım. Ve bu halimle dünyanın her yerinde asla bir kitap yayınlayamamak ve sürekli toplumun dışında yaşamak için gereken tüm şartlara sahibim.” Reinaldo Arenas (1943–1990)

***

“Pek çok sanatçı çok düz (straight), ciddiyetlerinde de düzler, yapmaya çalıştıkları işlerde de. Ben çok daha duygusal olduğumu düşünüyorum, çok daha coşkulu (ga-ga) olduğumu…” Joe Brainard (1942–1994)

***

“Tanrı bir bitimsizlikti, ama bu arada içimdeki bu hastalık, bu ölüm, bu küçük, sıkı sıkıya tanımlanmış yavan hal, her hangi bir mucize –ya da bilgilendirme içermeyen, tek ve mükemmel bir gerçekti.” Harold Brodkey (1930–1996)

***

“Dünyada çok fazla güzellik var. Sanırım benim en çok sorun yaşadığım şey bu.” Howard Brookner (1954–1989)

***

“Isis biliyor hiç kolay olmadı bu!/ Çok çalışarak emekle queen olundu!/ ve dışarıda benim temsil ettiğim şeyi sevmeyenler var/ Ama yok öyle yağma! Burada olmak benim hakkım!” Ethyl Eichelberger (1945–1990), Nefertiti isimli oyunundan

***

“Bir şey boyanmak istediğinde bana haber gönderir” Luis Frangella (1945–1990)

***

“Benim dünyaya katkım çizme yeteneğimle oldu. Dayanabildiğim kadar uzun zaman, becerebildiğim kadar çok insan için çizebildiğim kadar çok şey çizeceğim. Çizmek temelde prehistorik zamanlarda yapılan şeyle hala aynı. İnsanı ve dünyayı bir araya getirir. Yaşamını büyüleyerek sürdürür.” Keith Haring (1958–1990)

***

“Çoğu gey tiyatro ya özür diliyor ya da teşekkür bekliyor. Benim yaptığım şey gey tiyatro değil –çok daha kötü bir şey. Ben hoş görülmeyi istemiyorum. Hoş görülmek beni ilgilendirmiyor.” Charles Ludlam (1943–1987)

***

“Ben beklenmedik olanı arıyorum. Daha önce hiç görülmemiş şeylerin peşindeyim… O fotoğrafları çekmek için olmam gereken yerlerdeydim. Kendimi onları ortaya çıkarmaya zorunlu hissediyordum” Robert Mapplethorpe (1946–1989)

***

“Neyse ki ben sana ölmeyeceğini söyleyen ilk kişi değilim. Sen yalnızca bedenini kaybedeceksin. Nasılsan öyle kalacaksın, yalnızca artık kira ya da kredi borcu ya da şık giyinmek için endişelenmene gerek olmayacak. Cinsel takıntılarından kurtulacaksın. Artık uyuşturucuya bağımlı olmayacaksın. Alkole ihtiyaç duymayacaksın. Artık selülitlerin ya da sigara ya da kanser ya da AIDS ya da zührevi hastalıklar konusunda kaygılanmayacaksın. Özgür olacaksın.” Cookie Mueller (1949–1989)

***

“Gelecek şimdidir. İnsanlar her zaman geleceğin gelmesini beklerler. Bence hemen şimdi şu anda girişelim her işe. Gelecek burası. Gelecek başladı.” Klaus Nomi (1944–1983)

***

“Hollywood, mitlerin şu büyük yaratıcısı, düz (straight) insanlara geyler hakkında ne düşünmeleri gerektiğini öğretti…ve geylere de kendileri hakkında ne düşünmeleri gerektiğini.” Vito Russo (1946–1990)

***

“Görünmez kelimelerimi haykırıyorum. Ama o kadar yoruluyorum ki. Git gide bitkinleşiyorum. Buradan sana el sallıyorum. Sürünüyorum ve sürünerek son ve tam bir boşluğa açılan o deliği arıyorum.” David Wojnarowicz (1954–1992)

***

Last-Address-postcard

Fransız yönetmen Jean-Luc Godard ekibiyle beraber 1970 yılında Filistin’de bir başka film için gerçekleştirdiği çekimleri (söz konusu film yapılamadığı için) 1976 yılında tamamladığı Ici et Ailleurs (Burada ve Bir Başka Yerde) adlı filminde kullanmıştı. O filmin ilk dakikalarında Filistin’i 1970 yılındaki haliyle görmek bugünkü Filistin’i anlamak açısından önemli olabilir gibi geldi bana. Ve merak ettim: Bu görüntüler acaba size de bir yanıyla bugünün Rojava‘sını hatırlatacaklar mı diye…

Yılmaz Güney

“(…)

«her sabah yeniden başlıyorum yaşamaya. Pembeleri, mavileri yeniden seviyorum. Ağacı, duvarı, parmaklığı, hapisliği yeniden öğreniyorum. Ve yarının, yani bir gün sonrasının Yılmaz Güneyi olmaya, onun dokusunu dokumağa başlıyorum. Hergün, titizlikle atılmış bir ilmiktir çünkü; yenileşen hücrelerimizin bir katıdır. Hergün, kendimizle, geçmişimizle, geleceğimizle, yaptıklarımızla, yapacaklarımızla bir hesaplaşmadır.

Bugün perşembe sevgili. Perşembeden geçersem cuma var önümde… Cumayı geçersem Cumartesi… imtihan yani… sürüp giden, bitmeyen. Düşün ki Cuma’dan ikmale kalmışım. Naparız? Cumartesiye varamayız bir türlü. Varsak bile Cumanın yeri boş kalır, borçlu geçeriz o günden… değil mi?»

(…)”

Hücrem, Yılmaz Güney, Güney Filmcilik Sanayi ve Ticaret A.Ş. Yayınları, Eylül 1975, İstanbul. Sf.55-56.

“Karıma yazdığım bir mektupta…” der Yılmaz Güney, aynen böyle üç nokta bırakarak; sonra yukarıdaki iki paragrafı alıntılar ve “demişim…” diyerek bitirir yine üç noktayla. Ben de o nasıl yazmışsa öyle kopya ettim aradaki alıntıyı yukarıya. Mektup muhtemelen 1972-74 yılları arasında Selimiye’den yazılmış Fatoş Güney’e. Boldlar bana ait.

yguney

“(…)

Uzaktan bir grup kadının bana doğru geldiğini gördüm. Elbiselerindeki renklerin saçtığı neşeden Kürt olduklarını anlıyorum. Bitki kökleri çıkarıp, ot toplamakla meşguller. Benim gelip etrafıma daire şeklinde oturarak dinlenmelerini istediğim yere doğru dümdüz ilerliyorlar.

Bu Kürt kadınlar neşeli oldukları kadar güzeller de. Parlak renkler giyiyorlar, başlarında parlak turuncu örtüler var, entarileri yeşil, mor ve sarı renklerde. Uzun boylular ve başları yukarıda uzağa bakarak yürüyorlar, onları böyle muhteşem gösteren de bu. Bronz rengi yüzlerinde düzgün yüz hatlarına sahipler, kırmızı çeneli ve genel olarak mavi gözlüler.

Kürt erkekler ise çoğunlukla Lord Kirchener’in ben çocukken kreşte asılı renkli portresindeki gibiler. Kırmızı tuğla gibi bir yüz, koca kahverengi bıyıklar, mavi gözler, savaşçı ve mağrur bir hava!

Dünyanın bu parçasında Arap köyünden çok Kürt köyü var. İki halkın insanları da aynı yaşam tarzına sahip, aynı dine mensuplar ama Kürt kadınlarıyla Arap kadınlarını hiçbir zaman karıştırmazsınız. Arap kadınlar istisnasız sessiz ve çekingenler, onlarla konuştuğunuzda başlarını başka yöne çevirirler ve eğer size bakacak olurlarsa, bunu uzaktan yaparlar. Uzaktan yarım gözle bakarken, mahcup gülümserler. Çoğu zaman siyah ve koyu renk elbiseler giyerler. Ve hiçbir Arap kadın bir erkeğe yanıt veremez. Farklı olarak, Kürt kadınlar kendi düşüncelerini söylemekte tereddüt etmiyorlar, erkekler kadar iyi olduklarından şüpheleri yok, hatta daha iyi olduklarından! Sabah evlerinden çıkıyor ve ilk karşılaştıklarıyla şakalaşmaya başlıyorlar ve günleri çoğunlukla neşe içinde geçiyor. Kocalarına karşı gelmekten çekinmiyorlar. Kürtlerle daha önceden alışverişi olmayan Cerabluslu işçiler büyük şok içindeler:

“Saygıdeğer bir kadınla kocasının birbirlerine böyle bağırdıklarını duyacağım hiç aklıma gelmezdi. Utançtan yerin dibine geçtim.”

Bu sabah benim Kürt kadınlarım yapmacıksız bir ilgiyle inceliyorlar beni ve hakkımda müstehcen yorumlar yapıyorlar. Halleri çok arkadaşça, beni işaret ediyor ve gülüyorlar, sonra bana sorular soruyorlar, ardından iç çekip başlarını sallayarak dudaklarını ısırıyorlar. Bunlarla bana açıkça şöyle diyorlar:

“Ne yazık, birbirimizi anlayamıyoruz!”

Elbisemin eteklerini bir ucundan tutup dikkatle inceliyorlar. Kol yenimi çekiştiriyor ve kabarıklıkları gösteriyorlar. Ben Hoca’nın mı karısıyım? Başımla onaylıyorum. Sonra bana ardı ardına bir sürü soru soruyorlar, sonra vereceğim yanıtları anlayamayacaklarının farkına vararak gülmeye başlıyorlar. Söylemek bile gereksiz, doğurduğum çocuklar ve yaptığım düşükler hakkında her şeyi bilmek istiyorlar.

Sonra bana topladıkları otların ve yaprakların neye yaradığını açıklamaya çalışıyorlar. Beyhude bir çaba! Yeniden bir toplu gülüşme. Ayağa kalkıyorlar, gülümsüyorlar ve yine kendi aralarında konuşup gülüşerek uzaklaşıyorlar. Bana parlak canlı renklerden bir buket çiçeği hatırlatıyorlar. Çamurdan evlerde, belki de ancak birkaç parça kap kacakla, yaşıyorlar ama neşeleri ve gülüşleri çok sahici, çok içten. Rabelais’e özgü bir parça alaycı neşeyle yaşamayı hoş buluyorlar. Bu kadınlar güzeller, güçlüler ve hayat dolular.

(…)”

Tepe Sialk MÖ 5000

Agatha Christie ikinci eşi arkeolog Max Mallovan‘la 1930 yılında Irak’ta Ur antik kentine yaptığı bir gezide tanıştı ve ardından ölümüne dek süren evliliklerinin ilk yıllarında (1930-38) daha güneydeki Ur ve Ninova‘nın dışında Yukarı Habur Havzasındaki Tell Arpachiyah, Tell Chagar Bazar, Tell Brak höyüklerindeki kazılara da birlikte katıldılar. Christie daha sonra Mezopotamya’da kazılarda geçen bu yılları, Come, Tell Me How You Live isimli kitabında anlattı. Yukarıdaki metin bu kitaptan alıntıdır. Boldlar bana ait.

Bu metne çeviri demek doğru olmaz, sanırım. Çünkü ben metnin Fransızcasını buldum, çeviri programlarından İngilizce ve İspanyolca çevirilerini aldım. Cümle cümle karşılaştırarak, arada tahmin ederek ya da yorumlayarak bu metne ulaştım. Şöyle söylemek daha doğru; kitabın bir yerinde yaklaşık olarak böyle bir metin olması lazım.

Elde kitap olmadığı için hangi sayfalarda olduğunu yazamıyoruz ama hangi yörede olduğunu da yazamıyoruz. Yukarı Habur havzası (ve 1935-38 yılları arasında) olduğu kesin ancak Tell Brak mı, Tell Chagar Bazar mı, Tell Arpachiyah mı, kitabı okumadan söylemek zor. Aşağıdaki figürler ise ilk olarak Max Mallowan tarafından Tell Brak’taki Göz Tapınağında ortaya çıkarılan ve British Museum’da korunan meşhur ve gizemli Tell Brak göz figürleri

“(…)

Arjantin deneyiminden bahsedeceğim. Ama nereden başlamalı? Kaybedilmiş bir oğulun odasını gün gün, yıl yıl yeniden derleyip toplayan ve her akşam oğlunun işten dönünce içmeyi sevdiği çorbayı hazırlayan annesinden mi? O çorba, sahipsiz, soğuyordu masada. Kaybedilmiş bir kadının kızının rüyasından mı? Şu rüyasından: “Annem 47. Sokak’ta oturuyormuş. Ben de onu ziyarete gidiyorum ama ona sarılmaya korkuyorum, annemin ben bunu yapar yapmaz bir hayalete dönüşmesinden korkuyorum.” Bu oğul annesinden kaybedileli çok zaman oldu ama daha hiçbir şey geçmedi. Ve geçmeyecek; oğulun kemikleri bulunup anılabileceği, hatırlanabileceği bir yere konuluncaya kadar geçmeyecek. O anne ve kızı o acıyı neden çektiklerine dair her şeyi öğreninceye kadar geçmeyecek. Adaleti bu gerçekler belirleyinceye kadar geçmeyecek.

Toplama kampının kapıları kapatıldı diye, fırınlar artık söndü diye cehennem de ortadan kalkıvermez. Arjantin’deki askeri cehennem sona ereli yirmi beş yıl oldu ama yüz binlerce insan –kayıpların çocukları, anaları, babaları, kardeşleri, akrabaları, dostları- hâlâ belleklerde tütüp duran ve söndürmenin yolu olmayan cehennemin bu ikinci evresini yaşıyorlar. Primo Levi’nin Coleridge’den hatırladığı bir şiirde “O gün bu gündür, olmadık zamanlarda/ bu acı gelir beni yoklar/ ve galiba benim korkunç hikayem anlatılıncaya dek/ bu yürek içten içe yanıp duracak” der ihtiyar denizci. Bugün pek çok Arjantinli, Uruguaylı, Şilili, Orta Amerikalı ve dünyanın başka yerlerindeki pek çok ulus için bu şiirsel dizeler hayatın ta kendisidir ve aynı acı her gün yüreğimizi yakıp durmaktadır.

(…)”

Hayatının büyük kısmını oğlunun, gelinin ve torununun izini sürerek, onlar için adalet arayarak geçiren Arjantinli şair Juan Gelman dün (14 Ocak 2014) hayatını kaybetti. Yukarıda Gelman’ın 28-29-30 Kasım 2008 tarihlerinde Salamanca Üniversitesi’nde düzenlenen Birinci Uluslararası Tarihsel Bellek Buluşması’nda yaptığı açılış konuşmasından bir bölüm okudunuz. Juan Gelman’a dair daha detaylı bir yazıyı ve başka bir kaç şiirini şuradan okuyabilirsiniz. Aşağıda ise Gelman’ın Violin y otras cuestiones (1956) isimli ilk kitabının ilk şiirini okuyacaksınız. Şiirin adı Epitafio yani Mezartaşı Yazısı.

Mezartaşı Yazısı

Bir kuş yaşıyordu bende.
Bir çiçek dolanıyordu kanımda.
Yüreğim bir kemandı.

Sevdim ya da sevmedim. Ama ara ara
sevildim. Bana da neşe
kattı: ilkbahar, tutuşan eller,
mutluluğa özgü tüm şeyler.

İşte böyle olmalı insan!

(Burada bir kuş yatıyor.
Bir çiçek.
Bir keman.)

Aşağıdaki fotoğrafta soldan sağa Oscar Smoje, Juan Gelman ve Paco Urondo bir gaz lambasının çevresinde Noticias gazetesinin kapağını tasarlıyorlar.Yıl 1973, elektrikler kesik. (Kaynak: El Ortiba)

Mahmoud Darwish

****

Gerçek şiir, kişisel deneyimden kolektif deneyimi süzen çok özel bir kimyasal karışımdır. Şiir, daha katlanılabilir bir gerçekliği fark ettirmek için mecazlara ihtiyaç duyar ve bu mecazları yaratır. Cezaevindeyken şiirsel bir bakış açısından işkencecimi bir mahkûm olarak görüyordum, kendimi ondan daha özgür hissediyordum, çünkü benim sadece özgürlüğümü elimden almışlardı, kendimde ötekini tanıma becerim hâlâ yerindeydi. Fikrim değişmedi. Düşmanın sayısız maskesi var. Ortak yanlarımız mevcut ve bu karmaşık insani şartlarda rollerin değişmesi de mümkün. Ama ben düşmanın benim için seçtiği o fotoğrafa sıkışmak istemiyorum. Kaybedenlerin yanında bir yer seçtim. Kendimi Troyalı bir şair gibi hissediyorum. Kendi yıkımlarını anlatma hakkından bile feragat eden o şairlerden biri gibi.”

 ****

“Bu arada,  kamplara her yolum düştüğünde ya da televizyonu her açtığımda hep aynı fotoğrafı görüyorum: Taşıyabildiği eşyalarını ve çocuklarını sırtlamış, Refah, Gazze ya da Lübnan’daki bir kamptan kaçan bir kadın. Çığlık attığını görüyorum. Ellerini semaya kaldırdığını. Ama sema cevap vermiyor. Bu kadın yıllar önce benim annemdi, sonra kız kardeşime dönüştü ve şimdi belki de benim kızım.

 ****

“Sürgün benim bir parçam. Sürgünde yaşarken toprağımı yanımda taşıyorum. Toprağımda yaşarken sürgünü yanımda hissediyorum. İşgal sürgündür. Adaletin yokluğu sürgündür. Saatlerce bir askeri kontrol noktasında beklemek sürgündür. Geleceğin şimdiden daha iyi olmayacağını bilmek sürgündür. Bekleyen günler her zaman daha kötüdür bizim için. Bu, sürgündür.

****

Bugün Filistinli şair Mahmud Dervişin ölümünün 5.yıldönümü. Yukarıdaki alıntılar farklı yerlerde verdiği röportajlardan seçilmiştir. İspanyolcalarını şuradan ve şuradan okuyabilirsiniz. (Boldlar bana ait.)

E. Said ve M. Derviş

%d blogcu bunu beğendi: