Em Dibêjin Na!

Nisan 11, 2017

Na

Em Dibêjin Na!

Biz hayır diyoruz. Türkçesi bu.

Ama Kürtçesiyle aynı değil. Çünkü Kürtçesi daha yasak. Daha tehlikeli. Daha etkili.

Çünkü egemen ideolojinin ulaşamadığı yerlere en kısa yoldan, çok açık bir sempatiyle gidiyor.

Hele şarkı, türkü olarak gidince daha da yasak. Çünkü o zaman bir plak gibi zihinlerinde dönüp duruyor. Söylenmediğinde bile duyuluyor. Duyulmadığında bile söyleniyor.

Çünkü onun gittiği yerlerde İktidarın satılmış gazetelerinin, birbirinin aynı televizyonlarının, bu mecralarda boy gösteriveren o türedi gazeteci bozuntularının, siyasetçilerinin, iktidarın kendisinin, kullandığı dilin bir hükmü yok.

Oralarda muktedirlerin bir paçavra gibi kullandığı güzelim Türkçe dilinde yapılan manipülasyonlar, laf kalabalıkları, Ali Cengiz oyunları işlemiyor.

Kürtçe bir zırhın içinde yaşayan milyonlarca seçmen anadilleri sayesinde iktidarın tüm rezil oyunlarını boşa çıkarıyor.

İktidar çaresizlik içinde yasaklıyor. Elinden başka bir şey gelmiyor. Aynaya bakar gibi yasaklıyor.

Ama ulaşamadığı ve asla da ulaşamayacağı bir frekansta, yasakladığı bir dilde aynı şarkı dönüp duruyor:

“Em dibêjin na!” diyor.

Anadili böyledir işte. Aracısızdır. Bir önsezi, bir sağduyu, bir pusula gibidir. Kişiyle hisleri arasındaki o en mahrem  yerdedir. Orada hiç dinmeyen bir özgürlük şarkısı gibi, bizi gölgesinde büyüten koca anamız gibi iniler durur.

Söylenmediğinde bile duyulur. Duyulmadığında bile söylenir. Durun. İyi bakın içinize. Orada bir ağaç olmalı mutlaka. Bir rüzgar, bir şarkı olmalı. Dikkat edin, mutlaka siz de duyacaksınız. İyi dinleyin:

“Em dibêjin na!” diyor olmalı mutlaka sizin de anadilinizde.

Hayır

Naaaa! Hayıııır!

***

Gel bakalım yeni yıl. Sen ki bizim için zamanın bir tür mahlasısın. Ne iyisin ne kötüsün, hikayelerimizi yazdığımız boş bir sayfasın. Sana ihtiyacımız var…

Neylersin ki insanız: Zamanın içine doğar, zamanın içinde ölürüz. Zamanla büyür, zamanla görürüz. Zamandan bir iplikle örülmüşüz. O ipliğimiz çekildiği anda alelade bir hiçliğe dönüşürüz. Ancak başkalarının zamanında gittikçe silinerek, belki, görünürüz. Sende nefesimiz var.

Senin içine doğacaklarımız, senin içinde öleceklerimiz var. Seninle büyüyeceklerimiz, seninle göreceklerimiz var. Sende yapacaklarımız, yazacaklarımız, yaşayacaklarımız var. Sende de hatırlatacaklarımız, sende de unutturmayacaklarımız var. Sende o zamandan ipliğimiz çekilinceye kadar sürecek bir kavgamız ve daha atılmamış sloganlarımız var:

Yaşasın Eski Yıllar!

Yaşasın Çizgi Filmler!

Yaşasın Zaman!

Yaşasın Çocuklar!

Yaşasın Özyönetim!

Yaşasın Yeni Yıllar!

tahir elci

Em te ji bîr nakin

“PKK terör örgütü değildir.”

Dedi katıldığı televizyon programında ama nedenini açıklayamadı, konuşturulmadı. Küfürler, hakaretler yağdı; ölüm tehditleri aldı.

Hakkında derhal soruşturma açıldı, beş gün sonra Diyarbakır Baro Başkanı olarak bir gün boyunca ifadeye çağrılmak için makamında bekletildi. Sonra aynı gün gece yarısı “yurt içinde saklandığı ve tüm aramalara rağmen kendisine ulaşılamadığı” gerekçesiyle gözaltına alındı, sabah İstanbul’a götürüldü.

Kendisine Ankara’dan kurulan bu rezil bürokratik tiyatroya itirazını, katıldığı programda konuşmasına izin verilseydi yapacağı açıklamayı İstanbul’da Başsavcının makam odasında verdiği ifadede dile getirebildi. Yurtdışı yasağı kondu, “adli kontrol” şartıyla tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı.

Serbest bırakıldıktan dört gün sonra İngiliz gazeteci Jonathan Rugman’a hala ölüm tehditleri aldığını, tehditlerin sosyal medya ve telefon yoluyla geldiğini ve içlerinden bazılarının kendisini nasıl öldüreceklerini ayrıntılarıyla anlatacak kadar ileri gittiğini söyledi.

O görüşmeden bir ay sonra bir silahlı müsamereyle Diyarbakır’da katledildi.

Yalnızca profili, bir tabuyu yıkışı, sözünün arkasındaki onurlu duruşu, cenazesindeki kalabalık değil, yaşadıkları da Vedat Aydın’ı hatırlatıyordu. Sadece geçen 24 yılın ardından, süreç daha kısa sürmüş, başvurulan katletme tekniği daha alengirli olmuştu. Katil aynı katildi, hedef aynı hedef…

*

Öldürülmesinden iki gün önce gazeteci Can Dündar ve Erdem Gül’ün tutuklanmalarıyla ilgili attığı tweette bu tutuklamaya “şiddetli bir toplumsal refleks gösterilmezse dönüşü olmayan karanlık tünel”den çıkışın zor olacağını söylemişti.

Bize haber verdiği o karanlık tünelde kaybettiğimiz ilk ışık kendisi oldu. Işığı cesaretinden geliyordu.

Barışın unutarak değil hatırlayarak tesis edilebileceğini iyi bilen, adaleti elinden tutup görmeden geçtiği yerlere, zamanlara tekrar götüren bir cesaretti bu.

Kanıksanmış haksızlıkları, cinayetleri, yalnızlıkları üzerlerindeki zamandan toprağı silkeleyerek yeniden ortaya çıkaran, tek tek her birinin adaletin terazisinde yeniden tartılmasında inat eden bir cesaretti.

Ona biçim veren, yönünü belirleyen, onu Tahir Elçi yapan bir cesaret…

Pazar günü Amed’e gelebilen, gelemeyen milyonlarca insan tarafından gözyaşları içinde uğurlandı.

Ama o rafine cesareti burada kaldı; umudu, inancı, kavgası, yürünecek yolları hala bizimle…

Bizi uyardığı, içinden geçmemiz gereken o karanlık tünel hala önümüzde…

Hem de ABD; Suriye’de Rusya’ya karşı istediği hamleleri yapan bir Türkiye’nin işleyeceği tüm suçlara göz yummaya hazırken,

Hem de AB; mültecileri bırakmaması karşılığında Türkiye’nin yaptığı her şeyi görmezden gelmeye razıyken,

Hem de Türkiye’nin geçeceği bir karanlık tünelde en kör, en zifiri karanlıkların her zaman Kürtlerin ve yoksulların payına düştüğünü kanımızla canımızla bilirken,

O karanlık tünelden geçeceğiz
Belki ölerek,
Ama mutlaka kalarak,
Ve hep hatırlayarak…

Tıpkı Tahir Elçi gibi…

Oxir be Tahir Elçi.

Em te ji bîr nakin.

Tahir Elçi

tılsım roberto bolano

“Bu bir korku hikayesidir” diye başlar Bolaño’nun romanı. Bunu unutmayalım. Tılsım bir korku hikayesidir, “hatta bir dehşet hikayesi.” Uzun süren bir korkunun, yaklaştığı sezilen korkunç bir katliamın arifesinde yaşanan bir korkunun hikayesi. Ve bize o katliamın yaklaştığını sezdiren çok eski bir şarkı vardır. Hikayeyi bize anlatan şiirin anası bilir bunu elbet, biz de bilelim. O şarkıyı aklımızdan çıkarmayalım:

Herkes meydana toplanınca
Kapattı silahlı adamlar tüm
girişleri, çıkışları, geçişleri.

Ama ben anlattığım için bunu (korkuyu) hissetmeyeceksiniz, der hikayenin anlatıcısı. Auxilio, Uruguaylı bohem kadın, yoksul şairlerin ‘Meksika şiirinin anası’ olduğunu iddia eden dostu. Ve kitap boyunca daldan dala atlayarak, doğru hatırlayarak, yanlış hatırlayarak, birden unutuvererek, düşleyerek, düşlediğini düşünerek, rüyasında görerek, rüyasında görmeyerek, öyle sanarak, hiç de öyle sanmayarak bir gerçekliği eğip bükmenin tüm fiillerini kullanarak korkuyu hikayesine yaklaştırmadan anlatır gerçekten. Türlü tuhaf hikayelerle askerlerin kanla şiddetle boşalttığı bir fakültenin kadınlar tuvaletinde 1968 yılının 18 Eylül’ünden 30 Eylül’üne kadar mahsur kalan bir kadına eşlik ederiz.

Haykırışlar yükseldi göğe.
Ölümün uğultusu duyuldu.

Yani eğer hikaye sizi Meksika’ya, 1968 Eylül’üne götürdüyse ama siz daha ölümün uğultusunu duymadınızsa, Auxilio’nun mahareti sayesindedir. O Meksika şiirinin anasıdır ve elbet kulaklarındadır ölümün yaklaşan uğultusu. Ama bütün analar gibi bizi (okuru) korumak ister. O meşum uğultuyu fark etmeyelim diye eğlenceli, ilgi çekici, değişik hikayeleri anlatır bize. Meksika’ya nasıl geldiğini anlatır, İspanyol sürgünü şair dostlarından, Edebiyat Fakültesinin dedikodularından, Meksiko’nun bohem edebiyat dünyasından bahseder. Bir mitolojik hikaye ve nereye koyacağımızı bilemeyeceğimiz birkaç anekdot daha katar araya: Düşe benzeyen gerçekler, gerçeği andıran düşler. Yaklaşan kanın kokusu sızmaz anlatıya.

Hava kan kokusuyla lekelendi.
Acı ve utanç kapladı dört yanı.

Tılsım’da kurgu gerçeğin içine yerleşir. Kurmaca olaylar gerçek zamanın ve karakterlerin içine dağılır. Biz okurlar zamanın bir koridorundan geçeriz ve gerçekle kurguyu süzmekte zorlanırız. Kitapta karşılaştığımız tüm isimler gerçekte vardırlar. Hikayenin geçtiği tarihlerde o şehirde yaşıyordurlar. Ama anlatılanlar gerçek midir, orası muamma. Bu muamma, okuru sürekli bir şüphe halinde bırakır. Gerçekle kurgu arasında gider geliriz.

Acılı ve hazin oldu talihimiz.
Bizimle öğretildi kötü kader.

Bir de meseleyi daha karmaşık hale getiren, gerçek kişiler olup isim değiştirerek Bolaño’nun önceki kitaplarından gelenler vardır: Kitabın yazarına karşılık gelen Arturo Belano gibi ya da kitabın anlatıcısı Auxilio yahut Bolaño’nun kitabını ithaf ettiği şair arkadaşı Papasquiaro’ya karşılık gelen ve bir ara görünüveren Ulises Lima gibi. Üçünü de Bolaño’nun önceki kitabı Vahşi Hafiyeler’den hatırlarız. Onlarla birlikte yaklaşırız 2 Ekim 1968’te yaşanacak olan acılı ve kanlı Tlatelolco Katliamı’na.

Kalın kerpiç duvarlara çarptık.
Tek mirasımız delik deşik bir ağ oldu.

Zamanla oynar Bolaño. Anlatıcı Auxilio geçmişi düşünür ama onun zihninde geçmiş farklı bir şeydir: “Geçmişi düşünüyordum ama geçmişim şimdiki zamanın, geleceğin ve geçmişin birleşmiş haliydi, hepsi birbirine geçmişti” Yine de bu kadar kolay açıklanabilir değildir Tılsım’ın kurgusu. Mekanla da oynar Bolaño. Auxilio yalnızca zamanda özgürce gezmez. Mekanı da kendisiyle taşır: “Ben anılarımın toplamıydım. Hâlâ fakülte binasındaki kadınlar tuvaletinde yaşıyordum. Gittiğim her yere 1968 Eylül’ünü de beraberimde götürüyordum.”

1968’in Eylül ayına, Edebiyat Fakültesinin kadınlar tuvaletine sıkışmaz anlatı. Auxilio Meksika’ya gelişinden başlar anlatmaya, sonra yavaş yavaş 1968 yılına gelir “ya da 1968 yılı ona gelir.” Zaman, mekan ve anlatıcı sürekli hareket halindedir kitapta. Askerlerin el koyduğu fakültede, kadınlar tuvaletinde mahsur kalır. Orası mekan ve zaman olarak kurgunun merkezidir. Ama Auxilio zamanın içinde gezmeye devam eder. Bu zaman yelpazesi, mitolojik çağlardan, Bolaño’nun ölümüyle yarım kalan romanına adını veren 2666 yılına kadar açılan geniş bir yelpazedir: “Guerrero (caddesi), gecenin o vakti sokaktan çok mezarlığa benzer, 1974’teki veya 1968’deki veya 1975’teki bir mezarlığa değil ama 2666 yılındaki bir mezarlığa” benzer der Auxilio.

Korkuyu kitabın son bölümünün girişinde hissederiz. Auxilio artık karar verdiğinde: “İşte o an dağlardan inmeye karar verdim. Kadınlar tuvaletinde açlıktan ölmemeye karar verdim. Delirmemeye karar verdim. Dilenmemeye karar verdim. Kafama silah dayansa da gerçekleri söylemeye karar verdim.”

Auxilio korkusunu yener ve artık çıkmaya karar verir. Ya da hayır. Auxilio korkusunu yenip bir şeye karar vermez. Sonunda Auxilio’yu tuvalette bulurlar. Olsun, kendini iyi hisseder ve anlatmaya karar verir. Görmeye, katılmaya karar verir. Duymaya, hatırlamaya karar verir. Ama fakülte baskınının devamında 2 Ekim 1968’teki Tlatelolco Katliamı’nı görmez. Ya da görür ama doğu klasiklerine özgü oryantal bir rüyaya benzer (belki korkuyu okura yaklaştırmamak için) hayalle karışık bir şey olarak görür:

Bir şarkı, birlikte yürüyen gençler, bir uçurum. Şarkının kesilmediğini, gençlerin durmadığını, uçurumun korkutmadığını görür. Geriye yalnızca bir şarkı kalır. Onlardan önce söylenmiş, onların söylediği ve onlardan sonra da söylenecek olan bir şarkı. Korkmaktan (ve okuru korkutmaktan) korkan kitabın kahramanı, Meksika şiirinin anası Auxilio’ya da musallat olur şarkı. Ona da bir cesaret bulaştırır, romana adını veren o inanılmaz cesur final cümlesini söyler gerçeklerden ve gelecekten korkmayan o şarkıdan güç alarak.

Belki de bu yazının satırları arasında gezinen şarkı gibi bir şarkıdır o da. Katliamdan yaklaşık 450 yıl önce Aztekler tarafından söylenen ve Tlatelolco Katliamı yaşanınca kitapta da “gerçekten yazıyormuş gibi görünen  tek” şair olarak anılan José Emilio Pacheco tarafından yeniden hatırlatılan o yüzlerce yıllık şarkıya benzer bir şarkı.

 

Tılsım, Roberto Bolaño, Çeviren: Zeynep Heyzen Ateş, Pegasus Yayınları, Aralık 2013, İstanbul . 172 sf.

Ninniler, Dağlar, Çocuklar

Haziran 12, 2014

Yukarıdaki ninniyi sıkı The Sopranos izleyicileri hatırlarlar belki, son bölümlerden birinin finalinde çalıyordu. Ben de ilk orada duydum galiba. Bir Sardinya ninnisi. Erkeklerinin dağa çıkmasıyla ünlü Sardinya adasında, yıllar evvel söylenmiş.

Önce anne söylüyor:

Antoneddu, küçük Antoniom, diyor. Seni de baban gibi dağlarda göreceğime öldüğünü göreyim daha iyi.

Sonra oğul alıyor:

Ay annem, güzel annem, bu kadar acımasız olma, diyor. Onuru için yaptı o, ben de ancak babam gibi dağlara çıkarsam yaşarım onurumla.

Sonra dağlardan, karanlıkların içinden yoksunluklar ve hasretlerle örülü bir ses yükseliyor. Biraz kırık, biraz eskimiş, biraz paslı bir ses:

Ne olur susma, söyle şarkını güzel kadın, diyor. Buralar çok karanlık ve çok sessiz. Yalnız senin şarkını duyuyorum burada, yalnız o şarkıyla aydınlanıyor bu dağlar.

***

Şarkıyı dinleyince Kürdistan’ı ve dağlara çıkan Kürt çocuklarını düşündüm. Artık dağlara çıkan çocuklar ikinci kuşak, bazıları üçüncü kuşak. Eski isyanları saymıyorum ve çocuk kelimesini bilerek kullanıyorum. Bizim için, Kürt halkı için, hep çocuktular çünkü. Biz, çocuk oldukları bu sistemin ve riyakar iktidarın aklına (siyasi manevra mahiyetinde) gelmeden önce de aynı şiiri okuyorduk: “Çocuklar öldürülmesin, Kürtçe de büyüyebilsinler.”

Eskiden susan, gizli gizli ağlayan ama şimdi çocuklarının geri getirilmesini (kimden?) isteyebilen gerilla anneleri bu ninnideki gibi “dağa gideceğine öldüğünü göreyim” derler mi? Derler, daha beterlerini de derler, dedikleri duyulmuştur, bilinir. Ama tıpkı ninnideki anne gibi çaresizlikten derler çünkü tıpkı ninnideki gibi oğulların (ve elbette kızların da) kendi yolları vardır. Annenin acıdan deliye dönerek ettiği bu kahreden ahlar onları yolundan çevirmez.

Büyük Japon şair Matsuo Başo “ustalarımın gittiği yoldan gitmiyorum, çünkü ben de onların aradığını arıyorum” diyordu. Kürt çocukları da birkaç kuşaktır anne ve babalarının gitmediği, denemediği yolları deniyorlar. Çünkü onların zamanında aramayı akıl etmedikleri şeyleri arıyorlar.

Ve zaman geçti, o dağlarda şimdi babalar var, anneler var, halalar, dayılar, amcalar, teyzeler var. Ve yalnızca dağlarda değiller onlar. Toprağın altında olanlar da var. Nasıl olup da toprağın altına kondukları bilinmeyenler var. Ve o toprağın altının tam olarak neresinde oldukları bilinmeyenler var. Ve yıllardır cezaevinde olalar var. Neden yıllardır orada oldukları öğrenilemeyenler var…

Ama yine de onlardan kalan hikayeler, kavgalar, sorular gaipten gelen bir ses olarak hep canlı kaldılar ve giderek yalnızca aşağıda kalanların anladığı bir şarkıya dönüştüler. Yani, ninnidekinden farklı olarak aşağıda da sessizlikleri kıran, günleri aydınlatan hiç dinmeyen stranlardan beslenenler var.

***

Neyse ki toplumsal duyarlılık daha ölmemiş bu ülkede… Televizyonlar hep dağa çıkan çocuklarını geri isteyen anneleri gösteriyor. Gazeteler hep onları yazıyor. Birbirinden duyarlı siyasetçiler, uzmanlar, akil adamlar hep onları konuşuyor. Biz de akşamları televizyonda arka arkaya dağa çıkan çocuklarının geri dönmesini (daha doğrusu geri gönderilmesini) isteyen acılı (ekranlardaki tek hakiki şey bu neredeyse: annelerin acısı) anneleri dinleyebiliyoruz. Evde annemle izledik bu anneleri. Annem “Bizim zamanımızda yoktu böyle şeyler, keşke olsaydı, biz de gider isterdik çocuklarımızı” dedi.

Televizyonda annelerden biri oğlunu anlatıyordu. Daha 14 yaşındaydı. Sara hastasıydı. Geçen seneye kadar sürekli ilaç kullanmıştı: “Benim oğlumun böyle şeylerle hiç ilgisi yoktu. Mutlaka kandırdılar.” diyordu anne. “Benim oğlum futbol severdi. Futbolcu olmak istiyordu. Gazeteci olmak istiyordu. Bir sabah okula diye gitti. Bir daha dönmedi.”

14 yaşında bir çocuğun yeri her zaman annesinin yanıdır elbette… Ama ben yine de belki futbolcu olamayacağını fark etmiştir, dedim kendi kendime acılı anneyi dinlerken. Belki gazeteci olamayacağını fark etmiştir. Bu sistemde her şeyin yalan olduğunu, kendisine hiçbir şey sunulmadığını, kandırıldığını, ancak bir hiç olabileceğini…

Ve her çocuk gibi nihayetinde o da bir şey olmak istediği için, annesinin hiç bilmediği, bu yüzden de hiç gitmediği bir başka yoldan devam etmek istemiştir yoluna.

Ama çocuk evine dön. Senin yerin annenin yanı. Ve sakın korkma. Daha fark etmediğin ama fark edeceğin ve öfkeni bileyeceğin çok rezillikler var aşağıda.

TOPSHOTS 2013-SYRIA-CONFLICT-KURDS

FABIO BUCCIARELLI/AFP/Getty Images/ Bir YPG gerillası, Serekaniyê, 16 Ekim 2013.

roboski

 

Eğer (Allah göstermesin) Roboski’deki gibi sevdiklerimiz öldürülür ve katil(ler)i aranmazsa acıya ve utanca boğuluruz. Acının membaı malumdur; kaybımızdan gelir ama şahit olduğumuz adaletsizlikle katmerlenmiştir. Çünkü adaletsizlik de acı verir. Kabullenildiğinde insanı inançsız, sinik, boş vermiş yapar. Hayatın tüm büyüsünü bozar, her şeyi tatsız ve yavan eder. Adil değilse güzel değildir dünya. Soğuk ve acı yüklüdür. Şimdi Roboski’deki olduğu gibi.

Utanç ise şuradan gelir: Bize alenen, herkesin ortasında -hayatın ortasında- hakaret ediliyordur: “Sana kardeşinin katilinin -adaletin- peşine düşemeyeceğin bir dünya öneriyoruz.” diye bir cümle belirir havada ve bir an bile gitmez gözümüzün önünden. Susarsak acımız ve utancımız aldığımız her nefeste büyür, bizi boğar. Susamayız. Roboskililer gibi.

İzleyebileceğimiz tek yol vardır: İnsanlara anlatmak ve onları bizimle birlikte savaşmaya çağırmak. Roboskililerin yaptığı gibi. Aktarmak önemli, çünkü bu rezil teklif bulaşıcıdır. Öğrenildiği anda üçüncü kişiye de teklif edilmiş olur: “Sana oğlunun katilinin -adaletin- peşine düşemeyeceğin bir dünya öneriyoruz.”

Peki Roboski’de 34 genç ve çocuk bombardımanla öldürüldüğünde
ve katilleri aranmadığında
ve bulunup yargılanmadığında
ve yerlerine para önerildiğinde
ve bunlar televizyonlardan, gazetelerden
tüm ülkenin gözü önünde yapıldığında…

Geçen iki yılda nasıl bir cümle belirdi gözümüzün önünde? Nasıl bir rezil teklife büründü yaşananlar? Bize nasıl bir yaşam, nasıl bir ülke, nasıl bir rejim sunuldu?

Bizi bombalarla 30’ar 40’ar öldürebilecekleri,
Katilleri kollayıp saklayacakları,
katilleri aramıza salacakları,
her şeyin değerini paraya vurabilecekleri,
zalimin zenginin alenen keyif çattığı
mazlumun yoksulun bakıp korktuğu
ve hep sustuğu
ve hep sustuğu
ve hep sustuğu…

Peki biz dünyaya bakmaya, korkmaya ve susmaya mı geldik?

Bize alenen ‘34 çocuğumuzun katledildiği’ bir olayı ‘fazla kurcalamamamızı’ öneren bir hayat yaşamaya değer mi, bir ülke bizim olabilir mi, bir rejimle mücadele etmek gerekmez mi?

Böyle bir hayatı kabul edebilir miyiz?

Em wê jînê qebûl nakin.

Roboskililer gibi…

Rojava Alerjisi

Kasım 19, 2013

serbesti

Türkiye’nin hesapları sürekli değişiyor ama aslında hep aynı: İlk hesapta Suriye meselesi hemen hallolacak, iktidara Sünniler (Müslüman Kardeşler) gelecek, Rojava’da Kürtler avuçlarını yalayacaktı. Tutmadı. İkinci hesapta, (Harekat bitecek gibi görünmeyince) radikal İslamcı gruplar Kürtlerin üzerine sürülüp desteklenecek, Rojava’da Kürtler bastırılacaktı. Tutmadı. Sonunda İslamcı gruplara verilen destek kesilmek gerekti ve (ne hikmetse) bütün çatışma noktaları tek tek YPG kontrolüne geçmeye başladı. Şimdiki hesap ise, görünüşe göre, Barzani’yi yanına çekmek, Kürtler arasındaki anlaşmazlıkları derinleştirecek hamlelere yoğunlaşmak. Tutacak mı? Göreceğiz…

 

Açıkça, bir Rojava alerjisinden muzdarip Türkiye. Ama geçer. Türkiye’nin bünyesi çabuk aşıyor bu tür alerjik reaksiyonları. Bundan 10 yıl önce Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne (KBY), Barzani’ye alerjisi vardı ama geçti. Şimdi karşılıklı çıkara dayalı son derece seviyeli bir ilişkileri var. Merkezi yönetimle sorunlar yaşayan KBY için tek çıkış Türkiye. Türkiye ise en büyük pazarı KBY’ye müteşekkir, üstelik bu ilişki üzerinden (Ortadoğu-Avrupa arasında bir) enerji koridoru olma hayallerini biraz daha süslemek peşinde. Bugün elele Amed’de (Diyarbakır) açılışlara katılıyor kardeşlik türküleri söylüyorlarsa bundandır.

 

Görünüşe bakılırsa Barzani ve KBY’nin de alerjisi var Rojava’ya. Kendi hikayelerini unutup Rojava’nın hikayesine burun kıvırıyorlar. Ağalıkla beylikle işi olmayan, eşitçe özgürce Kürtçe yaşamak için mücadele veren bu yoksul örgütlü Kürtler 2 yılda çok şeyler başardılar. Muhtemelen gözlerini kapatıyor ve bundan 10 yıl sonrasının Rojava’sını görüyorlar. 20 yıldır yapmadıkları şeyleri hatırlıyorlar. Alerjileri kısmen bundan kaynaklanıyor; yapmadıkları şeylerden. Kısmen de sınıflarından; yani satın alamadıkları şeylerden.

 

2 milyar dolarlık kişisel servetiyle Mesut Barzani ve iki aileye pay edilmiş koltuk ve ihaleleriyle KBY Kürtler için giderek “Nasıl bir Kürdistan istemiyoruz?” sorusunun cevabına dönüşüyor. Ve onlar da, sanki bu cevaba daha çok yaraşmak istercesine, sırf petrol yataklarının üzerinde oturdukları için tüm Kürdistan’a nizam verebileceklerini zannediyorlar.

 

Ama Kürdistan KBY’den çok daha büyüktür. Bunu unutuyorlar… Özgürlük, adalet, eşitlik, kardeşlik satın alınmaz. Bir de bunu…

 

Kilis’te Kan Sesleri

Eylül 9, 2013

Kilis Devlet Hastanesinin acil servisindeki üç sedye de doluydu. Sedyelerden birinden kan damlıyordu. Hızlı hızlı, alelacele, bir an önce ölüme varmak, ölümü haber vermek ister gibi…

—Şıp, şıp şıp şıp…

Tüm sedyenin kanla dolup taştığını hatırlıyorum; daha yirmisinde görünen genç esmer adamın o kan gölünün ortasında ıssız bir adacık gibi beliren bembeyaz yüzünü, siyah uzun sakalını, kısacık yalıtılmış bıyıklarını, yarı açık gözlerindeki gencecikliğiyle tezat matlığı, içimin çekildiğini, korktuğumu hatırlıyorum.

—Şıp, şıp şıp şıp…

Bütün sesler flulaşıyor, bir tek alelacele damlayan kanın sesini duyuyorum. Kurşunun başına isabet ettiği, canından umut olmadığı ama kanın çok aktığı, yerlerin hep kan olduğu, buna bir çare bulunması gerektiği üzerine diyalogları sonradan peyderpey anlamın bir yerlerine yerleştirebildim.

Henüz yirmili yaşlarının ilk yarısında görünen genç doktorun soluk yüzündeki artık bayatlamış bir dehşetle kanıksanmış çaresizlik karışımı ifade de yine bu satırları yazarken belirdi zihnimde.

Birisi başına kurşun alan islamcı savaşçının kurtulması çok zor diyordu sanki, belki de demiyordu, belki de çok alakasız şeyler söylüyordu ya da belki de birazdan binanın üst katlarında göreceğim başına kurşun isabet etmiş genç kızdan bahsediyordu.

On beş on altı yaşlarında güzel bir genç kızdı. Suriye tarafında kalan Türkmen köylerindendi. Türkçe konuşabildik:

—Köyde kapının önünde oturuyordum. Birden başıma bir şey vurdu, oracığa yığılmışım.

—Hiç ses falan duymadın mı?

—Yok, hiç ses olmadı.

—Kurşun soğukmuş, dedi hasta yakınlarından biri. Sıcak kurşun olsa hem sesi duyardı hem de bu kadar ucuz atlatamazdı.

Soğuk kurşun etkili olduğu menzili çoktan aşıp yoluna devam eden kurşuna deniyor. Küçük kız 9 gündür hastanedeydi, artık iyiydi ama estetik müdahale yapılacaktı, onu bekliyordu.

Bir başka odanın sonundaki yatak bir perdeyle erkek hastalardan ayrılmış. Refakatçileri erkek (kocası ve kaynı) olduğu için bu odada perdenin ardında yatıyordu genç kadın. Boğazına şarapnel parçası isabet etmişti. Konuşamıyordu; yüzündeki, kara gözlerindeki acı ve dehşeti kaynı anlattı: Köyleri Azaz yolunda, anayola yakındı. Yoldan geçen bir tır konvoyu muhaliflere un taşıyormuş. Konvoyu hedef alan bombardımanda bir şarapnel isabet etmişti boğazına.

Bir başka odada üç yatak var, iki kenardaki ikisi dolu. Biri 16 diğeri 14 yaşında iki oğlan çocuğu yatıyor. İkisi de mayına basmış sınırı geçerken, birer ayaklarını bilekten kaybetmişler. Refakatçinin sözleriyle söylersek: “İkisinin de ayağı çiçek gibi açılmıştı.”

Pasaportları olmayan Suriyeliler sınırı ancak tellerden geçebiliyorlar. Çoğu da sınırı geçmek için o bölgede hakim olan silahlı çetelere para vermek zorunda kalıyor. Ve bu çeteler arasında insanları mayınlı arazinin kenarına getirip “Buradan yürüyün, şu zeytinliğin ötesi Türkiye” diyenler az değil.

Telin öteki tarafına sağ salim varırlarsa, orada Kilisli taksiciler bekliyor. Telden Kilis’e ücret kişi başı 9 TL. Arada bu küçük çocuklar gibi mayına basan talihsizler oluyor ama onlar da bir ayaklarını diyet vererek yolu daha güvenli hale getiriyorlar. İnsan canının sudan ucuz olduğu savaş zamanında bu işler böyle.

Bu sefer bir İslamcı savaşçıyla konuşuyoruz. “Biz bir Alevi köyüne baskına gitmiştik” diyor. Bir mevki ya da köy adı da söyledi ama unuttum. 25-30 yaşlarında topluca bir adamdı. Sakalları uzundu yine, bıyığı yalıtılmıştı. Çatışma esnasında sol yanına bir el bombası düşmüştü. Sol yanı boydan boya, şarapnel parçaları yüzünden irili ufaklı mor beneklerle bezeliydi. Ama asıl sorun gözündeydi. Sol gözünü kaybetmişti. Sol ayak bileğinde de epey hasar vardı. Ama iyiydi. Şükrediyordu. Yakında ayağa kalkıp savaşa dönecekti.

Kilis’te, Devlet Hastanesinde tedavi edilen yaralı savaşçıların taburcu olduktan sonra kaldığı rehabilitasyon evleri var. Bana bunlardan Kilis’te bir kaç tane olduğu söylendi. Ben de bir akşamüstü birisini ziyaret edebildim.

Küçük bir bahçe içinde iki katlı müstakil bir evdi. Binanın bahçeden girişi olan bodrum katı mutfak olarak kullanılıyordu. Mutfaktaki hareketliliğe bakılırsa akşam yemeği az önce yenmiş, bulaşıklar yıkanıyordu.

Giriş kattaki büyük salonda ve küçük odalarda 10-15 kadar hasta vardı. Çoğu nispeten iyi durumdaydı ama kollarında ya da bacaklarında mutlaka hasar vardı. Uzun sakalları ve tıraşlanmış bıyıkları değişmiyor; bu görünüm hepsinin kimlik kartı gibi.

Peki buradaki yaralılar Suriyeli mi? Bilmiyorum, bunu anlamam mümkün değildi. Soramadım da. Belki o gün oradaki tüm yaralılar Suriyeliydi. Ama Çeçeninden Libyalısına, Suudisinden Türküne, Amerikanından Fransızına kadar pek çok farklı milliyetten yaralının geldiğini bana söylediler. Bu militanların büyük çoğunluğunun ecstasy ve captagon (kirazlı ve iç içe girmiş iki hilalli haplar) kullandıklarını da eklediler.

Üst kata çıkan merdivenlerde Türk ve Suriye bayraklarının iç içe geçtiği bir grafik tasarımın üstünde  “Ya Allah Menne Gayrek Ya Allah!” (Allahım, senden başka yardımcımız yok Allahım) yazılı bir panoyu okuyorum.

Üst kattaki yaralılarla birlikte toplam 25-30 hasta kalıyordu evde. Bu katta bir oda ilaç odası olarak kullanılıyor. Yardım kuruluşlarının topladığı kullanılmış ilaçlarla dolu karton kutular var yerlerde. Bir diğer oda da elektronik cihazlarla, fonksiyonlu özel yataklarla düzenlenmiş fizik tedavi odası. Yaralıların çoğu tedavilerinin ardından ortopedik sıkıntıları aşmak için fizik tedavi görmeye geliyorlar buraya.

Dışarı çıktığımızda güneş iyice çekilmiş, zaman bir Ağustos akşamına epey yanaşmıştı. Akşamüstünün bu en güzel saatinde bahçede oturup sohbet eden yaralılar vardı.  Dışarıda onbinlerce Suriyeli mülteci her şeye rağmen Kilis’e bir akşam hareketliliği katıyor, Kilis’i gerçek bir şehre benzetiyorlardı.

Yemek kokuları, insan sesleri ve tüm bu akşam hareketliğini kızıla boyayan Ağustos ışığı insana neredeyse huzur dolu bir Anadolu akşamına katıldığı hissi veriyordu ama gün boyunca gördüğüm sahneler, dinlediğim hikâyeler, zihnime kazınan fotoğraflar beni bu yanılsamadan alıkoyuyordu.

Elimde değildi, zihnimde bütün sesler flulaşıyor, bir tek kan sesleri duyuluyor; hızlı hızlı, soluk soluğa, yaklaşan savaşı bir an önce haber vermek istercesine bir kırbaç tesiriyle damlıyorlardı:

-Şıp, şıp şıp şıp….

Fotoğraflar: Anders Birger. Aralık 2012.

Syrian refugees living on the Syrian side of the Turkish border

Ceylanpınar Notları

Eylül 6, 2013

ceylanpinar
Bilmem savaşın sesini hiç yakından (içinden) duydunuz mu? Ölüm fikrinin zihninizin açıklarına demirlediğini, musibetin sırnaşarak düşüncelerinizi yaladığını hissettiniz mi?

Televizyondan, banttan duymaya benzemiyor orada olmak. İstemediğiniz halde duymak ve bir şey yapamamak. Bir korku sarıyor insanın içini. Bir endişe batağına gitgide saplandığınızı fark edip kaçamıyorsunuz. Ondan sonra düşünerek atıyorsunuz adımlarınızı.

Her mermi yağmurunda, bombalar düştüğünde ölü ve yaralı haberleri yayılmaya başlıyorsa kulaktan kulağa. Korkarsınız. Yeni kurban ben miyim acaba?, dersiniz. Daha da kötüsü; çocuğum, eşim, kardeşim, anam, atam mı acaba?, dersiniz. Ceylanpınar bu durumda. Bu korkunç soruyla her gün, her an yüzleşmek harap etmiş sinirleri.

Kasım 2012’deki bombardımanı kimse unutmamış daha. İnsanlar yerden alıp duvarlara tavanlara çarpan o korkunç bombardımanı… Kasım ayından bu yana toplam 5 sivil Ceylanpınarlı öldü. Yaralılar yüzü aşkın…

Ekonomi de can çekişiyor ilçede. İhaleleri, büyük akçeli işleri bir yana bırakırsak, ilçe insansızlaşmış, ticaret hacmi küçülmüş, ekonomi durma noktasına gelmiş. Çocuklar ve kadınlar ilçeyi terk etmiş çoğun. Erkekler borç içindeler ama yine de kalıp ellerinden geldiğince çalışmaya devam etmek zorundalar.

Parası olan ev tutmuş güvenli illere göndermiş çoluğunu çocuğunu, yakını olan yakınlarının yanına göndermiş. Ve şimdi ilçede kuş seslerinin, çocuk seslerinin yerini mermi sesleri almış. Arada bombalar patlıyor gümbürdeye gümbürdeye.

Ve her patlamada, her otomatik tüfek sesinde, insan şöyle bir irkiliyor; “Öldüm mü acaba?” diye soruyor kendine ve yanıtı menfiyse, ölmediyse henüz,  yine yaşamaya devam ediyor kaldığı yerden. Böyle yaşıyor Ceylanpınarlılar ama böyle fasılalı fasılalı, ürke ürke nereye kadar yaşanır? Nasıl yaşanır?

Sinirler harap, tansiyonlar hep sınırda, korku tohumları içlerinde, her seste irkiliyorlar, her şeyi kötüye yoruyorlar, umutsuzluğun karanlık gölgesinde soruyorlar: Niye Ceylanpınar? Ne zamana kadar sürecek? Böyle eşten çocuktan uzak nasıl yaşayacağız? Çocukların okulu ne olacak? Hanımın, gelinin, kızın hali nereye varacak?

“Benim eşim böyle biri değildi ” diyor Bedrettin Özdurgun, esnaf 1003. Cadde’de. “Şimdi uyuyamıyor, sürekli ağlıyor, en ufak seste sıçrıyor yerinden, aklına sürekli kötü şeyler geliyor. Şeyhlere hocalara da götürdük. Şimdi Urfa’ya psikiyatriste gidiyoruz. Ne oldu benim eşime?”

Halil Alkan servis şoförü. O da 1003. Cadde’den. Günde üç vardiya çalışan işçileri TİGEM’in muhtelif arazilerine bırakıp alıyor. Sabah 5’te çatışmalar başladığında servisteymiş: “Hanım aradı, ağlıyordu. Korkmuş, çocukla bir başına evde. İç odaya geçmişler hemen.” Neyse ki işçileri almış dönüyormuş Halil telefon geldiğinde. Son sürat eve gelmiş.

Biz evdeki kurşun izlerine bakıyorduk konuşurken, delinmiş tencerelere, camlara, duvarlara… Sınıra bakan yatak odasını gösterdi bana, duvardaki kurşunu ve çok daha korunaklı iç odayı. Karısını ve çocuğunu o sabah hemen İskenderun’a göndermiş Halil, kayınpederinin yanına.

Viranşehir Caddesi’nde küçük bir çocuk elinde şarapnel parçasıyla geliyor. “Bende kalabilir mi?” diyorum. Vermek istemiyor. Etraftakiler bastırıyor: “Versen ne olur,” diyorlar “sen yenisini bulursun.”

Her taraf şarapnel dolu. Herkeste kurşunlar var, değişik değişik. Dört beş saat kaldım Ceylanpınar’da, ayrılırken benim de kurşun ve şarapnel vardı cebimde. Kurşun çekirdeği Halil’in evinden…

Mermiler ıslık çalıyor, bombalar patlıyor, Ceylanpınarlılar şikayet ediyorlar: “Neden burada olanlarla kimse ilgilenmiyor? Keşke Mısır’da olsaydık, belki o zaman Başbakan, Hükümet de bizimle ilgilenirdi.” Genel diskur bu.

Belki çok az kaldığımdan, birbirimize güvenip derinlemesine tartışamadık meseleyi. Burası haber olmuyorsa çatışmaların arkasında Türkiye olduğu içindir, diyemedik. Ceylanpınar sınırında çatışmaların olmasının Türkiye’nin desteğinden başka hiçbir açıklaması yok, da diyemedik.

Benim orada olduğum gün (22 Ağustos 2013) YPG ile çatışan güçler gümrük sahasındaki Türkiye’ye ait karakolda mevzilenmişlerdi. YPG’lilerin imha ettiği tank hemen o karakolun yanındaydı. Karabulutlar oradan yükseliyordu.

Türkiye’nin YPG’ye saldıran güçleri desteklemesi şaşırtıcı değil ama onları Ceylanpınar’dan desteklemesi de hiç tesadüfi görünmüyor bir taraftan. Ceylanpınar’ın ağası TİGEM, yani devlet. İlçenin 2000 küsur km2’lik topraklarının %90’a yakını TİGEM’e ait.

Yalnızca Kızıltepe’ye giden yolla sınır arasında köyler var. Kalan her yer ve özellikle çatışmaların gerçekleştiği Suriye’ye sınır topraklar – Akçakale’ye kadar- TİGEM’in elinde. El Nusracıların karargâhı olan Tel Halef ile Türkiye (TİGEM) toprakları arası birkaç yüz metre bile yok.

Orada neler olduğunu görmedim ama her türlü destek, sevkiyat, operasyon için çok uygun olduğunu göz ardı etmemek, Tel Halef’in bir direnç noktası olmasıyla ilgisi olabileceğini gözden kaçırmamak gerek.

tell halaf

Tel Halef’te bundan yüz yıl önce yer altından çıkarılan tanrılar. Viranşehirli göçebe Kürtler 1899 yılında Alman diplomat ve gizli ajan Max von Oppenheim’a toprağın altındaki gizemli taş heykellerden bahsederler. Heykeller Oppenheim tarafından ilk kez 1911’de gün yüzüne çıkarılırlar. 1927’de Oppenheim tarafından Almanya’ya taşınan Arami eserleri bugün Berlin’de Pergamon Müzesi’ndeler.

“Hayatımdaki en büyük onur” diyordu Arjantinli şair Juan Gelman doğduğu mahallenin (Villa Crespo-Buenos Aires) takımı Atlanta, kulübün kütüphanesine onun adını verdiği için. Latin Amerika’nın hemen hemen bütün şiir ödüllerini alıp ardından 2007 yılında İspanya’nın en büyük edebiyat ödülü Cervantes’i onurlandıran 82 yaşında bir ihtiyar büyük şair olarak söylüyordu bunu.

Sonra şaka yollu ekliyordu: “Ama bana çektirdikleri onca acıdan sonra bunu yapmaları gerekiyordu, bir tür telafi oldu.” Şair Juan Gelman’ın hikayesinin en keyifli kısımlarından biriyle gülümseyerek başlamak istedim.

Juan Gelman Ukrayna göçmeni yahudi bir ailenin tek Arjantinli üyesi olarak 1930 yılında Buenos Aires’in Villa Crespo mahallesinde doğar. Ailenin diğer tüm fertleri Ukrayna’da ya da yolda doğmuştur. 11 yaşında ilk şiiri yayınlanır. 15 yaşında Komünist Gençlik Birliği’ne katılır. Üniversitede kimya okurken şair olması gerektiğine karar verir ve okulu bırakır.

26 yaşında Komünist Parti’den militan şairlerle ya da şair militanlarla “El pan duro” (Kuru ekmek) isimli şiir okulunu kurarlar. Tek ihtiyaçları “ekmek ve tüfek”tir. Okulun yayınladığı ilk ve tek şiir kitabı Juan Gelman’ın “Violin y otras cuestiones”i olur. Aynı yıllarda partinin haftalık gazetesinde gazeteciliğe başlar. Bunu özellikle belirtiyorum, çünkü Juan Gelman aynı zamanda Latin Amerika’nın en önemli gazetecilerindendir.

1967’de Komünist Parti’den ayrılıp Devrimci Silahlı Güçlere (FAR) katılır. 1975’te örgüt tarafından ülkedeki devlet şiddetini uluslararası kamuoyuna duyurması için Avrupa’ya gönderilir ancak bir kaç ay sonra Mart 1976’da darbe olur.

“Diktatör Videla’nın köpekleri” ülkenin dört yanında Gelman’ı ararlar. Şairi bulamayınca Ağustos 1976’da oğlunu (20) kızını (19) ve altı aylık hamile gelinini (19) evinden alırlar. Kızı dört ay sonra bırakılır. Oğlunun kalıntıları 1990 yılında La plata nehrinin kollarından birinde bir varilin içinde bulunur. Ensesine bir kurşun sıkılmış, varile konulmuş, üzeri çimentoyla sıvanmıştır.

Araştırmalar gelininin Uruguay’a kaçırıldığını, doğuma kadar yaşamasına izin verildiğini, bir kız çocuğu doğurduktan sonra katledildiğini söyler. Gelman, uzun mücadeleler sonucu 2000 yılında torununu bulur. Genç kız gerçek ailesinin soyadını taşımaya karar verir.

Ama adalet kavgası asla bitmez: Gelman, halen gelininin ve Videla dikatörlüğünün kaybettiği 30.000 çocuğunun kavgasını vermeye devam ediyor. Adalet istiyor.

1997’de henüz torunu bulunmamışken verilen “Ulusal Şiir Ödülü’nü alırkenki konuşmasına “Benim için paradoksal bir durum” diye başlamış ve şairliği “belleğin gölgesinin belleği olmak” olarak tanımlamıştı. 2007’de aldığı Cervantes Ödülü törenindeki konuşmasında da belleğin sınırları olmayan engin kutsal bir alan olduğunu belirterek insanın kaçınamadığı, çağrılmadığı halde gelen ya da hiçbir şekilde uzaklaştırılamayan anılarından dem vurur ve “Antigone’ye atıfta bulunarak “ölüleri gömmenin kutsal bir hak” olduğunu söyler: Gelinini ve suçluları, adaleti arar.

Şair 1975’te terk ettiği ülkesine 1988’de dönse de ancak birkaç ay kalır. Sürgündeki 13 yılını Roma’da Paris’te, Madrid’de, New York’ta ve Meksiko’da geçirmişti. 1988’den bu yana da Meksiko’da yaşıyor.

Dolayısıyla, sürgün, Arjantin, Buenos Aires kaçınamadığı temalardandır. Adalet, bellek, kavga hep vardır şiirlerinde. “Ama şiirin konusu diye bir şey yoktur, her şey şirin konusudur” demeyi ihmal etmez. Ben kendi adıma Paris’teki sürgün yıllarında hayvanat bahçesindeki aslanla dertleştiği uzun şiirini bu sayfalarda aktaramadığıma hayıflanıyorum.

Hep aklında taşıdığı şairlerden biri olarak andığı César Vallejo gibi o da dili eğer, büker, zorlar, araştırır.  Bugüne kadar yayımladığı yirmiden fazla şiir kitabında benim burada sizlere aktarmayı beceremediğim pek çok farklı şekilde kurcaladı bize “efendi gibi konuşun(!)” diye verilen dili. Sözcükleri birleştirerek, yeni kelimeler türeterek, bildik kalıpları kırarak denedi; sonra susarak denedi: “Şiir yalnızca söylediğini söylemez, sustuğunu da söyler” diyerek açıkladı bunu.

“Çeviriler I ve II” isimli kitaplarında kendi uydurduğu Kuzey Amerikalı şairlerin şiirlerini çevirdi. “Tango” kelimesinden Gotan diye bir sözcük türetti ve doğduğu şehre, ülkesine milongalar yazdı.

Beş yüzyıl öncesine giderek Sefaradi İspanyolcasıyla şiirler yazıp günümüz diline uyarladı. İspanyol mistiklerine yaklaşıp “olmayana aşkını” dile getirdi ve şöyle açıkladı durumu: “Tek fark var: onlar için olmayan şey tanrıyken, benim için adaletti.”

1978’de verdiği bir röportajda “Ben şiir yazan bir militanım” diyordu. Otuz küsur yıl sonra Arjantin’in bu yaşayan en büyük şairi, en ihtiyar militanı yazdığı binlerce dizenin ardından Meksiko’daki evinde gecenin bir yarısı sırtında hırkası ve elinden düşürmediği sigarasıyla hâlâ mırıldanıyor: “Binlerce dizeyle bile Devrim yapamayacaksın” diyor ama yine masaya oturuyor, yine -adaletin izini sürercesine- yazmaya devam ediyor.

*Bu yazı, ufak tefek değişikliklerle YasakMeyve dergisinin şimdi numerosunu hatırlayamadığım bir sayısında yayınlanmıştı.

Sürdürdüğümüz oyun

Eğer seçme şansım olsaydı,
çok hasta olduğumuzu bilme sağlığını seçerdim ben,
çok mutsuz olduğumuzu bilme mutluluğunu.

Eğer seçme şansım olsaydı,
şu masum olmama masumiyetini seçerdim ben,
kan ter içinde yürümenin getirdiği bu kirlenmemişliği.

Eğer seçme şansım olsaydı,
ben şu nefret ettiğim aşkı seçerdim,
umutsuzluktan beslenen bu umudu.

İşte böyle efendiler,
ölümle oynuyorum ben.

***

Sınırlar

Kim demiş susuzluk buraya kadardır,
buradan sonrasında gayrı sular akar?

Kim demiş hava buraya kadardır,
diye, ateş de buraya kadar?

Kim demiş aşk buraya kadardır,
buradan sonra nefret başlar?

Kim demiş insan buraya kadardır,
sonrası, artık insanlıktan çıkar?

Yalnızca umudun dizleri beresizdir.
Ama yine de kanarlar.

%d blogcu bunu beğendi: