00iÐxii.PaleyFrontREV.indd

Tête de clown, Georges Rouault, 1907.

“(…)

Soytarı, hayatın acımasız olduğunu biliyordu. Kadim şaklabanın rengârenk kostümü, olağan melankolisini şakaya döküyordu. Soytarı kaybetmeye alışkındır. Kayıptan yola çıkar.

Chaplin’in maskaralıklarının enerjisi kendini yineliyor ve kademeli olarak artıyordu. Her düştüğünde yeni bir adam olarak doğruluyordu ayakları üstünde. Bir yandan aynı, diğer yandan farklı olan yeni bir adam. Ayakta kalabilmesinin sırrı çok katmanlı olmasıydı.

Her ne kadar umutlarının tekrar tekrar tuz buz olmasına alışmış olsa da, aynı çok katmanlılık onun bir sonraki umuduna sarılmasını sağlıyordu. Birbiri ardına gelen küçük düşmeleri metanetle atlatıyordu. Karşı atağa geçtiğinde bile bunu bir hayıflanma imasıyla yapıyordu. Tavrındaki metanet, onu yıkılmaz kılıyordu – ölümsüz görünecek derecede yıkılmaz. Biz de, umutsuz hadiseler karnavalımızda bu ölümsüzlüğü seziyor, gülüşümüzle onaylıyorduk.

Chaplin’in dünyasında Gülme ölümsüzlüğün takma adıydı.

(…)”

Çeviri: Oğuz Tecimen

Hoşbeş, John Berger, Çevirenler: Aslı Biçen, Beril Eyüboğlu, Oğuz Tecimen, Metis Yayınları, İstanbul, Aralık 2016. Sf.37-38. Boldlar bana ait.

radyo sait faik: bir adam

Haziran 13, 2016

Detektiv

Josef Çapek, Dedektif (1915-1916), tuval üzerine yağlıboya, 38 x 28 cm.

“(…)

Şöyle sadece ahbapsanız fikirlerini kabule mecbursunuz. Kabul etmediniz mi, bütün vücudundan şimşekler gökyüzünden çıkar gibi sizin gibi çamurlu bir yeryüzünde hiddetle, gürültü ile çakacaktır. Hiçbir şeyine itiraz edilemez. Kitapların birçoğu onun namına konuşur. Fikir tektir. Allah gibi tektir. Münakaşa edilemeyecek kadar tektir. Birden bağırıverse, pastane halkı çevremize halkalansa, kapıdan insanlar üşüşüp gelse, aralarında bir tek sizi kayıracak birisi bulunsa, o adamın da aklı başına ise sizin tarafınızı tutmayacağına eminim. Aklı başında ise çıkıp gider. Belki bir, “Lanet olsun,” diyebilir, sizin namınıza. Ama siz de enayi misiniz? Siz de apaçık haklı bile olsanız çevrenize toplanmış elli kişinin kırk dokuzunun bu adamın fikrinde olduğunu düşünmek mecburiyetindesiniz.

Kahramanlıklar ondadır, fedakârlıklar ondadır. Din iman ondadır. Mukadderat ondadır. Tek sıfatının üzerine bina edilmiş her şey ondadır. Bir lahza onun sizin delice fikirlerinize saygı duyduğunu düşünürseniz, onun da sizi kepaze etmeyeceğine emin olsanız da bir şey söylemeye kalksanız size nefretle, şüphe ile safdilliğinize, Türk olduğunuz halde, bir Türk keyfiyle, hatta herkesin fikrine uymamak maksadı bile bulunmadan, futbola en küçük bir ilgi, sevgi duymadan içinizden milli takımın yenilmesi arzusu geçse… Sıkı iseniz söyleyin bakalım.

Haftalardan beri bir futbol dedikodusu ile çalkalanmış şehirde bir Türk olarak Yunan milli takımını tutmak hakkından mahrumsunuzdur. İşte bu beyin karşısında her zaman bu haldesiniz.

Söz dönüp dolaşıp en küçük fanteziye müsaade etse tek cephelidir. Böyle olunca da siz hep Yunan milli takımını tutan bir garip Türk halindesinizdir.

En masum, en fantezili, en gıllügişsiz, en zararsız bir fikir bile değil, laf kabilinden bir şey söylemek isteseniz söyleyemezsiniz.

Mesela milli takım Yunanistan’a gitmiş olsa, siz de ortaya en küçük bir düşünceye sahip olmadan keyif için, fantezi için,

–Şu bizim milli futbol takımı Yunanistan’da mağlup olsa ne iyi olur, deseniz, diyemezsiniz ki.

Evvela şaka söylediğiniz sanılır. Ciddi olarak böyle zorlu bir fikri söyleseniz sokakta binlerce kişi size şaşmaz mı? Şaşmak değil sizi dövenler bile olur. Siz istediğiniz kadar masum olabilirsiniz.

sait faik, bütün eserleri 15, bitmemiş senfoni ve sait faik kaynakçası, bilgi yayınevi, ikinci basım, temmuz 1993, ankara, Sf.22-24. Boldlar bana ait.

Bu sene sait faik‘in doğumunun 110. yıldönümü. Bu vesileyle, en azından doğumgünü olan 18 Kasım’a kadar, sait faik kitaplarından seçtiğim bazı pasajları radyo sait faik başlığı altında paylaşacağım.

Çapek Parti

Josef Çapek, Şenlik (1937), tuval üzerine yağlıboya, 50,5 x 70,5 cm.

annunciatie

Annunciatie (Detay), Jan Van Eyck, 1434, National Gallery of Art, Washington.

“(…)

Bir kitabı işaretlemek neden okumanın ayrılmaz bir parçasıdır? İlk olarak, sizi uyanık tutar. Bundan kastım, sadece bilinçli olmak değil, tam anlamıyla uyanık olmaktır. İkinci olarak, okumak aktif bir şekilde yapılıyorsa düşünmektir ve düşünmek genelde sözlü ya da yazılı kelimelerde ifade bulur. İşaretlenmiş kitap çoğunlukla üzerine derinlemesine düşünülmüş kitaptır. Son olarak, yazmak okurken aklınıza gelen ya da yazarın ifade ettiği düşünceleri hatırlamanıza yardımcı olur.

(…)

Öte yandan, neden yazmak gerek, diye de sorabilirsiniz? Kendi elinizle fiziksel olarak yazma eylemi kelimeleri ve cümleleri daha keskin biçimde zihninizin önüne getirir ve onları hafızanızda daha iyi muhafaza eder. Önemli kelimelere ve cümlelere olan tepkinizi ve bunların zihninizde canlandırdığı soruları kaydetmek, bu tepkileri muhafaza etmek ve o soruları keskinleştirmek anlamına gelir.

Not defterine yazmış ve yazmayı bitirdiğinizde kâğıdı atmış olsanız bile, kitabı kavrayışınız daha sağlam olacaktır. Ama kâğıdı atmanız da gerekmez. Üst, alt ve yanlardaki sayfa boşlukları ile kitabın sonundaki boş sayfalar, hatta satırlar arasındaki boşluklar, hepsi kullanıma müsaittir. Bunlar kutsal değildir. Nitekim en güzeli de, işaretlemeleriniz ve notlarınız kitabın ayrılmaz parçası haline gelir ve sonsuza kadar orada durur. Gelecek hafta ya da yıl kitabı elinize aldığınızda, anlaştığınız ve karşı çıktığınız noktalar, şüpheler ve sorular hep oradadır. Kesintiye uğramış bir sohbeti devam ettirmek gibidir bu, hem de bıraktığınız yerden devam edebiliyor olmanın avantajıyla.

(…)”

Kitaplar Nasıl İşaretlenir?, Mortimer J. Adler, Çeviren: Atilla Erol, Notos Öykü, Şubat-Mart 2016, İstanbul. Sf. 103-104. (The Saturday Review of Literature, 6 Temmuz 1941). Boldlar bana ait.

Casinha

Casinha, José Antonio da Silva

İnsan Deposu - Ana Arzoumanian

Arjantinli Ermeni yazar Ana Arzoumanian‘ın Kitlesel Şiddet İnsanlara Ne Yapar? alt başlığıyla yayınlanan İnsan Deposu isimli kitabı Aras Yayıncılık etiketiyle bu ay yayınlandı. Çevirisi bana ait olan kitaptan kısa bir bölüm paylaşıyorum. İyi okumalar…

“(…)

Kaçırılıp el konan Ermeni kız çocuklarını ve kadınlarını kurtarmaya yardımcı olan Danimarkalı misyoner Karen Jeppe’nin (Orient im Bild’te yayınlanan) fotoğraf arşivi koleksiyonunda kimlik ve bedendeki izler arasındaki ilişkiyi gözlemlemek mümkün; çünkü kaçırılan ve Müslümanlaştırılan pek çok kadının alnına, boynuna, çenesine ve ellerine dövmeler yapılmıştı. Dövme yeni aidiyetin simgesi işlevi görüyordu. Müslüman aileler bereket, güç ya da korunma edinmek gibi doğaüstü amaçlar için kullanırlardı dövmeyi; ama kaçırılan kadınlarda, farklı olarak, bir işaretleme mekanizması olarak kullanılıyordu..

Kargalara yem olmak da, tehcir edilenlerin Türkçe söyledikleri şarkıların dizelerinde bahsi geçen bir şeydir:

Der Zor çölünde çürüdüm kaldım
Kargalara tayın oldum, kaldım
Oy anam, oy anam, halimiz yaman.

Amerika Birleşik Devletleri’nde gelişen Ermeni edebiyatı daha da ileri gider; 2007 yılında kaleme alınan bir metinde, Margaret Ajemian Ahnert’in The knock at the Door: A Journey through the Darkness of the Armenian Genocide isimli kitabında kurbanlar arasındaki kanibalizmden bahsedilir: Romanın kahramanı Ester yollara yığılıp kalmış bedenlerden parçalar kesip alan kadınlar görür ve annesine yalvarır: “Lütfen anne, lütfen söz ver bana, benim bedenimi senden başka kimsenin yemesine izin vermeyeceksin, bir tek sen yiyeceksin, tamam mı anne?”

(…)”

Ermeni Kadın ve  Dövme

Karen Jeppe albümünden yüzüne ve ellerine dövmeler yapılmış bir Ermeni kadın.

Şiirler Karşışiirler Başka Şiirler

Ayrıntı şiir dizisinden ikinci şiir çevirisi de yayınlandı. Kitapla ilgili detaylı bilgilere ve kitabın ilk sayfalarına şuradan ve şuradan ulaşabilirsiniz, ben aşağıda kitaptan sevdiğim bir şiiri paylaşıyorum. İyi okumalar…

Süreler

Şili’de Santiago’da
Günler
—– bitmek
———-  bilmezcesine
———————uzundur:
Pek çok sonsuzluk olur bir günde.

Bir katırın sırtına oturtuluruz
Gezgin satıcılar gibi:
Esneriz. Ve bir daha, bir daha esneriz.

Ama haftalar kısadır
Aylar son sürat geçerler
Yıllaruçuyormuşgibidirler.

Violeta ve Nicanor Parra (1966)

Violeta Parra ve Nicanor Parra, 1966, Şili.

***

Gel bakalım yeni yıl. Sen ki bizim için zamanın bir tür mahlasısın. Ne iyisin ne kötüsün, hikayelerimizi yazdığımız boş bir sayfasın. Sana ihtiyacımız var…

Neylersin ki insanız: Zamanın içine doğar, zamanın içinde ölürüz. Zamanla büyür, zamanla görürüz. Zamandan bir iplikle örülmüşüz. O ipliğimiz çekildiği anda alelade bir hiçliğe dönüşürüz. Ancak başkalarının zamanında gittikçe silinerek, belki, görünürüz. Sende nefesimiz var.

Senin içine doğacaklarımız, senin içinde öleceklerimiz var. Seninle büyüyeceklerimiz, seninle göreceklerimiz var. Sende yapacaklarımız, yazacaklarımız, yaşayacaklarımız var. Sende de hatırlatacaklarımız, sende de unutturmayacaklarımız var. Sende o zamandan ipliğimiz çekilinceye kadar sürecek bir kavgamız ve daha atılmamış sloganlarımız var:

Yaşasın Eski Yıllar!

Yaşasın Çizgi Filmler!

Yaşasın Zaman!

Yaşasın Çocuklar!

Yaşasın Özyönetim!

Yaşasın Yeni Yıllar!

tahir elci

Em te ji bîr nakin

“PKK terör örgütü değildir.”

Dedi katıldığı televizyon programında ama nedenini açıklayamadı, konuşturulmadı. Küfürler, hakaretler yağdı; ölüm tehditleri aldı.

Hakkında derhal soruşturma açıldı, beş gün sonra Diyarbakır Baro Başkanı olarak bir gün boyunca ifadeye çağrılmak için makamında bekletildi. Sonra aynı gün gece yarısı “yurt içinde saklandığı ve tüm aramalara rağmen kendisine ulaşılamadığı” gerekçesiyle gözaltına alındı, sabah İstanbul’a götürüldü.

Kendisine Ankara’dan kurulan bu rezil bürokratik tiyatroya itirazını, katıldığı programda konuşmasına izin verilseydi yapacağı açıklamayı İstanbul’da Başsavcının makam odasında verdiği ifadede dile getirebildi. Yurtdışı yasağı kondu, “adli kontrol” şartıyla tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı.

Serbest bırakıldıktan dört gün sonra İngiliz gazeteci Jonathan Rugman’a hala ölüm tehditleri aldığını, tehditlerin sosyal medya ve telefon yoluyla geldiğini ve içlerinden bazılarının kendisini nasıl öldüreceklerini ayrıntılarıyla anlatacak kadar ileri gittiğini söyledi.

O görüşmeden bir ay sonra bir silahlı müsamereyle Diyarbakır’da katledildi.

Yalnızca profili, bir tabuyu yıkışı, sözünün arkasındaki onurlu duruşu, cenazesindeki kalabalık değil, yaşadıkları da Vedat Aydın’ı hatırlatıyordu. Sadece geçen 24 yılın ardından, süreç daha kısa sürmüş, başvurulan katletme tekniği daha alengirli olmuştu. Katil aynı katildi, hedef aynı hedef…

*

Öldürülmesinden iki gün önce gazeteci Can Dündar ve Erdem Gül’ün tutuklanmalarıyla ilgili attığı tweette bu tutuklamaya “şiddetli bir toplumsal refleks gösterilmezse dönüşü olmayan karanlık tünel”den çıkışın zor olacağını söylemişti.

Bize haber verdiği o karanlık tünelde kaybettiğimiz ilk ışık kendisi oldu. Işığı cesaretinden geliyordu.

Barışın unutarak değil hatırlayarak tesis edilebileceğini iyi bilen, adaleti elinden tutup görmeden geçtiği yerlere, zamanlara tekrar götüren bir cesaretti bu.

Kanıksanmış haksızlıkları, cinayetleri, yalnızlıkları üzerlerindeki zamandan toprağı silkeleyerek yeniden ortaya çıkaran, tek tek her birinin adaletin terazisinde yeniden tartılmasında inat eden bir cesaretti.

Ona biçim veren, yönünü belirleyen, onu Tahir Elçi yapan bir cesaret…

Pazar günü Amed’e gelebilen, gelemeyen milyonlarca insan tarafından gözyaşları içinde uğurlandı.

Ama o rafine cesareti burada kaldı; umudu, inancı, kavgası, yürünecek yolları hala bizimle…

Bizi uyardığı, içinden geçmemiz gereken o karanlık tünel hala önümüzde…

Hem de ABD; Suriye’de Rusya’ya karşı istediği hamleleri yapan bir Türkiye’nin işleyeceği tüm suçlara göz yummaya hazırken,

Hem de AB; mültecileri bırakmaması karşılığında Türkiye’nin yaptığı her şeyi görmezden gelmeye razıyken,

Hem de Türkiye’nin geçeceği bir karanlık tünelde en kör, en zifiri karanlıkların her zaman Kürtlerin ve yoksulların payına düştüğünü kanımızla canımızla bilirken,

O karanlık tünelden geçeceğiz
Belki ölerek,
Ama mutlaka kalarak,
Ve hep hatırlayarak…

Tıpkı Tahir Elçi gibi…

Oxir be Tahir Elçi.

Em te ji bîr nakin.

Tahir Elçi

Benedetti

Nice aradan sonra ilk çeviri yayınlandı. Hem de şiir kitabı. Mario Benedetti: Aşk Kadınlar ve Hayat. Ayrıntı Yayınları şiir dizisinden. Aşağıda kitaba yazdığım sunuş yazısının şiir çevirisi üzerine olan kısmından ve sevdiğim bir şiirden bazı bölümleri paylaştım. Sunuşun tamamını şuradan okuyabilirsiniz. Şiirin İspanyolcası için başlığa tıklamanız yeter. İyi okumalar…

“(…)

Şiir çevirisi zorlu bir uğraş. Çevirmen için her zaman -sonunda mutlaka yenildiği- yiğitçe bir meydan okuma olmuştur. Bu kaçınılmaz yenilgilerin iki temel sebebi vardır: birincisi, çevirmen tam olarak neyi çevirmesi gerektiğini (çevirmenden bir metni şiir yapan şeyin ne olduğunu bulması beklenir) bilmez; ikincisi ise bunu bulduğunu iddia etse bile (rol keser burada çevirmen) tam olarak nasıl çevireceğini (başka bir dildeki şiiri çözümleyip yerine bir şiir kurması istenir çevirmenden) bilmez. Yine de (şiirin, başka bir dilde de olsa, olan bir şeyin yerine kurulamayacağını, yalnızca olmayan şeyler için, tek seferlik olduğunu bilmesine rağmen) girişir çevirmen bu işe. Çünkü mağlubu yoktur bu yenilginin. Çünkü “her şeyden biraz kalır.” Şiir de, şair de, çevirmen de, okur da, çevirinin iki yanında uzanan diller de kazançlı çıkar bu yenilgiden. Şiirli bir yenilgidir bu. Yenilen pehlivanın yanaklarındaki mahcup pembelik o şiirden gelir.

(…)”

benedetti AKH

Seni Seviyorum

Ellerin benim okşanışlarım
benim gündelik akortlarım
seni seviyorum çünkü ellerin
ellerin adalet için çalışıyor

seni seviyorum çünkü sen benim
aşkımsın, suç ortağım ve her şeyim
seninle sokakta omuz omuza veririz
ve ikimizden de çok olduğumuzu biliriz

(…)

seni burada seviyorum cennetimde
yani kendi memleketimde
insanlar mutlu yaşar her yerinde
buna izin verilmese bile

seni seviyorum çünkü sen benim
aşkımsın, suç ortağım ve her şeyim
seninle sokakta omuz omuza veririz
ve ikimizden de çok olduğumuzu biliriz.

Benedetti con Luz

%d blogcu bunu beğendi: