ambrose bierce

İki At
Ambrose Bierce

Bir vahşi at yolda bir evcil atla karşılaşır ve dayanamayıp nasıl da bir köle gibi yaşadığını yüzüne vurur. Ehlileşmiş hayvan karşı çıkar ve rüzgar kadar özgür olduğuna yemin eder.

—Eğer öyleyse —der diğeri— söyle o zaman, şu ağzındaki gem de neyin nesi?

—Bu mu? Demirdir bu. Bulabileceğin en iyi mineral takviyelerinden.

—Ya gemi tutan şu dizginler?

—Onlar gemin düşmesini engellemek için, bazen tembellik edip bırakıveriyorum çünkü.

—Ya sırtındaki eyer?

—Aptalsın sen! —der öteki sertçe— Çok yorulursam diye o. Yorgun hissedince atlıyorum eyerin üstüne, dörtnala koşuyorum yine.

marinha - tikashi fukushima

Reklamlar

carl sandburg

Şiirin On Tanımı

Carl Sandburg, Amerika Birleşik Devletleri (1878-1967)

1. Şiir belli hedefler gözeten yankı, hece ve uzun dalgalardan yine kendi sessizliğini yıkmak için düzenlenmiş bir ritim yaratan bir sessiz gösterimdir.

2. Şiir toprakta yaşayan ama uçmak isteyen bir deniz canlısının güncesidir.

3. Şiir ufukta bir açıklama olamayacak kadar büyük bir hızla kayboluveren hayata dair bir dizi açıklamadır.

4. Şiir bilinmeyenin ve bilinemezin sınırlarını zorlayacak hecelerin peşinde bir arayıştır.

5. Şiir masmavi bir ilkbahar göğünde esen beyaz bir rüzgarda salınan bir uçurtmanın kuyruğuna bağlanmış renkli bir kürenin içine kapatılan türlü türlü bilmecelerle düğümlü bir sarı ipek mendil teoremidir.

6. Şiir bir çiçeğin açılıp güneşlenen taç yapraklarıyla aynı çiçeğin toprağın altından onlarla tartışan kökü arasındaki sohbet ve suskunluktur.

7. Şiir hayata önce beşiklik edip sonra mezar olan toprağa özgü paradoksun mekanizmasıdır.

8. Şiir gökkuşaklarının nasıl yapıldığını ve neden kaybolduklarını söyleyen bir hayalet yazıdır.

9. Şiir sümbüllerle bisküvilerin sentezidir.

10. Şiir bir kapının bakanlara o bir anlığına görünen şeylere dair tahminler yaptırıp duran açınıp kapanışıdır.

***

İsveç asıllı ABD’li şair Carl Sandburg’un 1928’de yayınladığı Good Morning America isimli kitabında yer alan 38 şiir tanımından seçilmiş on tanımı okudunuz.

lydia davis

Anne

Kız bir öykü yazdı. “Roman olsa daha iyiydi” dedi annesi. Kız bir maket ev yaptı. “Gerçek bir ev olmasını yeğlerdim” dedi annesi. Kız babası için küçük bir yastık doldurdu. “Yorgan olsa çok daha kullanışlı olmaz mıydı?” dedi annesi. Kız bahçeye küçük bir çukur açtı. “Daha büyük olsa daha çok işe yarardı” dedi annesi. Kız büyük bir çukur kazdı ve gidip içinde uyudu. “Ne iyi olurdu sonsuza kadar öyle uyusan” dedi annesi.

Dolaşmaya Çıkmak

Daha yolun başında bir öfke nöbeti, patika boyunca bir konuşmayı reddetme, eski demiryolu köprüsünde bir sessizlik, bir arkadaşça olma denemesi artık suyun içindeyken, yine de tartışmaya sonlandırmama inadı çakıl taşlarının üzerinde, bir öfke çığlığı nehir yatağından tırmanışta, çalıların arasından yükselen hıçkırıklar.

Aşağıdan, Bir Komşu Gibi

Eğer ben ben olmasaydım, ve alt kattaki bir komşu kadın gibi, adamla tartışırken duysaydım kendimi, kendi kendime ne kadar mutlu olduğumu söylerdim o kadının yerinde olmadığım için, onun çıkardığı sesleri çıkarmak zorunda kalmadığım için, o sesin, o düşüncelerin sahibi olmadığım için. Ama kendimi bir komşu gibi alt kattan duyamam, çıkarmamam gereken sesin nasıl bir şey olduğunu fark edemem ve yine eğer onu alt kattan duyabilsem yapabileceğim gibi onun yerinde olmadığım için mutlu olamam. O halde, ben o kadın olduğuma göre nihayetinde, burada yukarıda, onu bir komşu gibi dinleyemeyeceğim yerde, aşağıda olsam yapabileceğim gibi o olmadığım için ne kadar mutlu olduğumu söyleyemeyeceğim yerde olduğum için hiç üzemem kendimi.

Kuzey Amerikalı öykücü, romancı, denemeci, çevirmen Lydia Davis‘ten üç kısa öykü okudunuz. Öykülerin İngilizce ve İspanyolcalarını Davis’in başka öyküleriyle beraber şuradan okuyabilirsiniz

lydiadavis

carsonmccullers

Bir evvel zaman vardı ve o zaman taş taştı

ve sokakta görülen bir yüz, tastamam bir yüzdü.

Ben, Tanrı ve Şeyler arasında

işleyen, anlık bir simetri vardı yalnızca.

Sen gelip dünyamı değiştirdiğinden beri bu kutsal üçleme de dağıldı:

Taş, taş değil artık

ve yüzler, rüyalardaki parça parça karakterler gibiler, hiç tamam değiller,

bir çocuğun henüz olmamış yüzünde bile

hemen tanıyorum senin sürgün gözlerini.

Işıldayan basamakları çıkan askerden yine senin gölgen dökülüyor yerlere.

Bu gece, sana çarpıp kırılan yıldızışıkları içinde

uyuyor bu acılı oda.

Carson McCullers‘ın 1957 tarihli şiirinin orijinalini şuradan okuyabilirsiniz.


Carson-McCullers

  • Kısa cümleler yaz. Her zaman kısa bir cümleyle başla. Dinamik bir dilin olsun. Pozitif ol, negatif olma.
  • Kullandığın dil yaşadığın zamana ait olmalı, yoksa işe yaramaz.
  • Sıfatların aşırı kullanımdan kaçın; özellikle de “harika, büyük, muhteşem, inanılmaz” gibi sıra dışı durumları söyleyenlerinden.
  • Gerçekten yeteneği olan ve söylemek istediği şeyler hakkında samimiyetle hissettiklerini yazan hiç kimse bu kurallara uyarak kötü bir şey yazamaz.
  • Yazabilmek için, ben ilk yazmaya başladığım otel odasındaki o eski yalnızlığımı getiririm hatırıma. Sen de herkese bir otelde kaldığını söyle ama gerçekte başka bir otelde kal. Nerede kaldığını keşfederlerse kırlara, doğaya taşın. Orayı da bulurlarsa gidecek başka bir yerin olsun hep. Bütün gün çalış, o kadar çalış ki, artık yapmayı göze alabileceğin tek şey günlük gazeteleri okumak olsun. Sonra bir şeyler ye, tenis oyna ya da hiçbir şey yapma, yahut yalnızca bağırsaklarını çalıştırmana yarayacak kadar yorulacağın bir işle uğraş ve ertesi gün yeniden yazmaya başla.
  • Yazarlar tek başlarına çalışmak zorundadırlar. Yalnızca sonunda eserlerini bitirince kendilerini göstermeleri gerekir, yalnızca o zaman ama, daha fazla değil. Yoksa New Yorklu yazarlara dönerler. Bir şişenin içinde yaşayan solucanlar gibi, birbirleriyle ve şişeyle olan ilişkilerinden beslenmeye çalışırlar. O şişenin bazen artistik bir biçimi olur, bazen ekonomik, bazen dini bir biçime bürünür. Bir kere şişenin içine düştüler mi, artık hep orada kalırlar. Kendilerini şişenin dışında yalnız hissederler. Kendilerini yalnız hissetmeyi istemezler. İnandıkları şeylerde yalnız olmak onları korkutur…
  • Bazen yazmak bana zor geldiğinde, ihtiyaç duyduğum cesareti bulmak için kendi kitaplarımı okurum ve o zaman onları yazmanın da bana hep zor, hatta bazen imkânsız geldiğini hatırlarım.
  • Bir yazar, eğer gerçekten işe yarar bir yazarsa, betimlemez. İcat eder ya da kendisi kurar; kişisel veya kişisel olmayan bilgilerinden yola çıkarak yapar bunu.

Yukarıda New Yorklu yazarlardan ve şişelereden bahseden maddeyi okuyunca Ernest Hemingway‘in bir aziz olduğunu düşünenler olabilir belki diyerek şunu da belirtmek lazım. Evet, Hemingway tam bir doğa adamıydı ama aynı zamanda büyük bir içiciydi. Hatta bu konuda kendisiyle ilgili şöyle de bir anekdot vardır: Bir gün editörlerinden biri Hemingway’e bir paragrafı ne kadar zamanda yazdığını sorar. Hemingway masasının üstündeki viski şişesini gösterip 1 ya da 2 inç diye yanıtlar (1 inç, 2,5 cm’dir). Vs. vs…

it may not always be so
e.e.cummings (1894-1962)

her zaman böyle olmayabilir sevgilim; ve ben
diyorum ki, eğer o meftun olduğum dudakların
dokunursa bir başkasınınkine ve o sevgili güçlü parmakların iyice
kavrarsa bir başkasının yüreğini, benimkine yaptığı gibi kısa bir süre önce,
eğer bir başkasının yüzüne dökülürse o ibrişim saçların
benim de çok iyi bildiğim bir sessizlikte ya da
senin o insanı uğunduran sözlerin arasında
beni cansız bir ruh gibi naçar bıraktığında olduğu gibi;

eğer bu olursa, diyorum canım benim, eğer bu olursa
işte o an hiç durma, küçücük bir sözcük gönder bana
beni ona götürebilecek, ellerini sıkıp,
tüm iyi dileklerimi kabul et, Diyebileceğim bir sözcük.
Ancak o zaman yüzümü öteye dönerim ve çok uzaklardan
kayıp ülkelerde şakıyan bir kuşun korkunç şarkısı duyulur

%d blogcu bunu beğendi: