Rodolfo Walsh ve kızı Vicki

Rodolfo Walsh kızı Vicki’yle.

1 Ekim 1976

Sevgili Vicki: Ölüm haberin bugün öğleden sonra saat üçte ulaştı bana. Haberi yayınlamaya başladıklarında toplantıdaydık. Önce isminin berbat bir telaffuzla söylendiğini duydum ve ancak bir saniye sonra idrak ettim. Otomatik olarak istavroz hareketi yaptım, tıpkı çocukluğumda yaptığım gibi. Bu hareketi durduramadım. O saniye dünya durdu. Sonra Mariana ve Pablo’ya “Benim kızım” dedim. Toplantıyı bitirdim.

Afallamıştım. Pek çok kere korkmuştum bundan. Başkaları onca darbe alırken, ben darbe yemediğim için fazla şanslı olduğumu düşünüyordum. Evet, senin için de korkmuştum, tıpkı senin de benim için korktuğun gibi; her ne kadar bunu hiç dillendirmesek de. Şimdi o korku acının kendisi oldu. Mücadele ederken yaşadığın şeyleri çok iyi biliyorum. Gurur duyuyorum bu şeylerden. Beni sevdin, seni sevdim. Seni öldürdükleri gün 26 yaşına girmiştin. Son yıllar senin için çok zor olmuştu. Seni bir kez daha gülümserken görmek isterdim.

Seninle vedalaşamam, sen neden olduğunu biliyorsun. Biz karanlıklarda takibatlar altında ölürüz. Hakiki mezarlık her zaman bellektir. Seni orada saklıyorum, kucağımda sallıyor, seni kutluyor, hatta belki kıskanıyorum, canım benim.

Annenle konuştum. Acılı ama gururlu, senin kısa, zorlu, müthiş hayatını anlıyor.

Dün gece karmakarışık bir karabasan gördüm; ateşten bir sütun vardı, güçlü ama sınırlarını aşmayan, kökü çok derinlere inen.

Bugün trende bir adam bana şöyle dedi: “Çok acı çekiyorum. Bir uykuya dalmak ve bir yıl sonra uyanmak isterdim.” Kendisinden bahsediyordu ama beni de söylüyordu.

***

Arjantinli gazeteci ve yazar Rodolfo Walshın (1927-1977) kızı Maria Victoria (1950-1976) 24 Mart 1976 Darbesi’yle yönetimi ele geçiren Askeri Cunta’nın silahlı güçleri tarafından 29 Eylül 1976’da öldürüldü. Rodolfo Walsh 1 Ekim 1976’da kızı için yukarıdaki mektubu yazdı. Rodolfo Walsh daha sonra darbenin 1. yıl dönümünde Dikta yönetimine  “Bir Yazardan Askeri Cunta’ya Açık Mektup” başlıklı bir mektup yazdı. Mektubu postayla basın yayın organlarına gönderdikten bir gün sonra 25 Mart 1977’de sokak ortasında kaçırıldı ve kaybedildi. (Boldlar bana ait.)

rodolfo_walsh_y_la_muerte_de_su_hija_maria_victoria

Reklamlar

Papeles inesperados

Sende en sevdiğim şey

Julio Cortázar (1914-984)

Sende en sevdiğim şey seksin.
Seksinde en sevdiğim şey ağzın.
Ağzında en sevdiğim şey dilin.
Dilinde en sevdiğim şey sözün.

***

Papeles inesperados, Julio Cortázar, (Edición de Aurora Bernárdez y Carles Álvarez Garriga) Alfaguara, Buenos Aires, 2009. Sf.405.

Adından da (Beklenmedik Kağıtlar) anlaşılacağı üzere kitap Cortazar’ın sonradan ortaya çıkan karalamalarından ve taslaklarından oluşuyor. Metin Fransızca yazılmış, Fransızcadan Cortazar’ın ilk eşi Aurora Bernárdez çevirmiş. Ben de İspanyolcasından çevirdim. Benim “seks” diye çevirdiğim ya da bıraktığım şeyin asıl anlamı “cinsiyet”. Metne “cinsin” ya da “cinsiyetin”den daha çok oturduğu için öyle bıraktım. Olası farklı yorumlamalar için bilmekte fayda var. Bir de, metin aslında dörtlük değil. Bunu da bilmekte fayda var.

Cortazar

pollock-fathom-five

Jackson Pollock, Full Fathom Five, 1947 (Detay).

Nisan 1978

“Sevgili Beatriz:

Söz, daha uzun yazacağım. Şu anda ne durumda olduğunu bilmiyorum. Senden bana nasıl olduğunu yazmanı istiyorum, neye ihtiyacın olduğunu ya da sana ne göndermemi istediğini; elimden geldiğince yapmaya çalışacağım. Çok çok sevgi ve hatıralarla,
Manuel.”

Mektupta tarih yok ama onu, neredeyse tesadüfen, 1978 Nisan’ında aldığımı biliyorum. Manuel Gestal, Uruguay ve Paraná Caddeleri arasında kalan Tucumán sokağındaki Galerna Kitabevi’nde çalışıyordu. Ordu hemen yanındaki ofisimi boşaltmadan önce, kitabevine her akşamüstü telefonu kullanmak, kitapları karıştırmak ve biraz laflamak için mutlaka uğrardım. Bir gün ofisime gelip her şeyimi alıp götürdüklerinde, doğal olarak yapmayı bıraktım.

Manuel’e yanıt yazdım, ona bir posta kutusu adresi verdim ve bana gazete ve dergi göndermesini istedim. İki yıl boyunca, Meksika’dan İspanya’ya, oradan tekrar Meksika’ya ve sonra yeniden sonunda izini kaybettiğim İspanya’ya gidinceye kadar bana benim dünyaya açılan tek pencerem olan kraft kağıdına sarılmış bir sürü rulo geldi. Manuel İspanya’dan kataloglar gönderiyordu (hayalgücü egzersizleri ve umutsuz arzular için) ve giderek sosyal demokratlara dönüşen eleştirel Marksistlerin dergisi El viejo topo sayılarını; Meksika’dan Nexos ve Vuelta dergilerini. O sefil yılları yaşamayan hiç kimse bu dergilerden herhangi birinin bir sayfasının bizim için ne anlama geldiğini bilemez. Kısa süre sonra İngiltere’den birkaç New Left Review sayısı geldi. Bana neredeyse başka şeye ihtiyacım yokmuş gibi gelmişti. Diktatörlük dönemindeki mutluluk kıvılcımları: hiç o gecenin karanlığında olduğu kadar yoğun olmamıştı. Sanki bugünmüş gibi hatırlıyorum, Buenos Aires’te “reel sosyalizm” ya da Nikaragua üzerine bir tartışma okumanın nasıl da başımı döndürdüğünü.

Benim kitapçı arkadaşım işte böyle girdi, sonsuza dek, iyilik yapan ayrıcalıklılar albümüne. Bazen birisi bir kitap gönderiyordu ya da gidip bir dergi alabileceğim bir adres. Bazen, Caracas’ta sürgünde olan bir başka dost, yüz dolar gönderiyordu. Yemin ediyorum: asla asla unutmayacağım bunu.

Dostluk

O yıllardan kalan yukarıda paylaştığımın da içinde olduğu mektuplarla dolu bir dosyam var. Yazanların neredeyse tamamı sürgüne gidenler. İçlerinden çoğu, o ana kadar, özellikle dostum değillerdi ama sürgün ve diktatörlük bizi benim gözümde, sanırım onlarınkinde de, ömür boyu dosta dönüştürdü. “Ömür boyu”nu hiç abartmadan yazıyorum: o günler bir ömürdü (ya da nerdeyse bir ömür) benim bakış açıma göre; basitçe çünkü onlar yaşıyordu ve ben de yaşıyordum. Cinayetler ve kaybedişler zamanında yalnızca bu yeterliydi. Ben bir dostuma “Çok sıcak, biraz hava almaya çıkıyorum” yazıyordum. O bana “Kış soğukları geldi, iki kedimle beraber mutfaktayım” yazıyordu. Bu cümleler bütün birer ömürdüler.

Bu mektuplarda pek çok şey üzerine tartıştım: filmler, kitaplar, fotoğraflar, Malvinler Savaşı, bana verilen işler, Buenos Aires’te yayınlamaya başladığımız Punto de Vista dergisine gelen katkılar. Dostlarımın Avrupa’da, Meksika’da neler okuduğunu öğrenmek, sanki bir tür mecburi okuma listesi oluşturmak gibiydi ve onları elde etmenin bir yoluna bakmak gibi elbette. İçlerinden biri, Fransa’dan bana uzun bir işe girişeceğini yazıyordu: Walter Benjamin okumaya başlayacaktı. Mektupta “Benjamin” kelimesi bir rock grubunun ismi gibi tınlıyordu.

(…)”

Tiempo Presente, notas sobre el cambio de una cultura, Beatriz Sarlo, Siglo XXI Editores Argentina, Buenos Aires, 2006, pp. 187-189. Boldlar bana ait.

saroyan

Desen: William Saroyan

I

Agustín Tavitian (1939-1990)

Bir yeri olmak ya da olmamak, işte bütün mesele,
Ruhunu saklayacak bir yer. Bir coğrafya,
nasıl olursa olsun, düşleri beslesin, içinde
hayallerle ve çılgınlıklarla ilerlensin yeter.
Bir yer. Soğuğu iliklerine kadar işlese,
korkudan ve üzüntüden iki büklüm olsan bile.
Yoksul bir yer belki ya da yıkıntılı
Uzakta, terk edilmiş, her şeyden ayrı.
Seni barındıran, seni koruyan bir yer.
Yaşadığın, düşündüğün, sevdiğin bir yer.
Olma özgürlüğünü yarattığın o yer.

La Palabra Invicta, Agustín Tavitian, Ediciones Akian, Buenos Aires, 1988. Sf.86. (Şiirin İspanyolca orijinalı ve Fransızca bir çevrisi için başlığa tıklayabilirsiniz.)

Cortázar

Paskalya Adası’nda Aynaların İşleyişi
Julio Cortázar

(Brüksel, 1914 – Paris, 1984)

Paskalya Adası’nın batısına bir ayna konulduğunda, geri kalıyordu. Paskalya Adası’nın doğusuna bir ayna konulduğunda, ileri gidiyordu. Ancak milimetrik ölçümlerle bulunabiliyordu bir aynanın adada doğruyu gösterdiği nokta ama o noktanın o ayna için doğru olması başka bir ayna için de öyle olduğu anlamına gelmiyordu, çünkü aynaların farklı materyallere karşı farklı hassasiyetleri vardı ve her biri kendi yapısına göre tepkiler veriyordu. Bu yüzden, Guggenheim bursuyla adaya araştırma yapmaya gelen antropolog Salómon Lemos tıraş olurken aynaya baktığında kendisini tifüsten ölmüş olarak gördü, bu adanın doğusunda oldu. Fakat aynı anda, Paskalya Adası’nın batısında unuttuğu küçük bir ayna hiç kimseye (çünkü kayaların arasına düşmüştü) önce kısa pantolonla okula giden bir Salómon Lemos’u; sonra annesi ve babası tarafından bir küvette neşeyle sabunlanıp yıkanan cıscıbıldak bir Salómon Lemos’u; sonra da Trenque Lauquen’de bir çiftlikte agu agu diyerek teyzesi Remeditos’u duygulandıran bir Salómon Lemos’u gösteriyordu.

pájaro - cándido portinari

Pájaro – Cándido Portinari.

Julio Cortázar Carol Dunlop'un fotoğrafını çekiyor.

“(…)

Post-scriptum, Aralık 1982

Okur, belki zaten biliyorsun: tamamı tıpkı bir sonat çalan bir piyanist gibi, tek bir ritim ve melodi arayışında birleşmiş elleriyle la Osita ve el Lobo tarafından yaşanıp yazılan bu kitabı Julio, el Lobo, tek başına bitirip düzenledi.

Yolculuğumuz biter bitmez, militan hayatımıza geri döndük ve o zaman da şimdiki gibi yapılacak onca şey olan Nikaragua’ya doğru yeniden yola koyulduk. Carol orada daha önceden başladığı fotoğraf çalışmasına devam ederken ben de insan onuru ve özgürlüğü için çıktığı yola yorulmak nedir bilmeden devam eden bu küçük halkın mücadelesinin büyüklüğünü ve hakikiliğini olası tüm ufuklara göstermek için makaleler yazıyordum. Orada da mutluluğu bulduk, bu sefer Paris-Marsilya duraklarındaki gibi tek başımıza değil, bizim gibi ileriye bakan kadınlar, erkekler ve çocuklarla girdiğimiz gündelik ilişkilerle bulduk mutluluğu. Ve yine orada kötüleşmeye başladı la Osita, hastalığının geçici olduğunu sanmıştık, çünkü ondaki yaşama isteği tüm hastalık belirtilerinden daha güçlüydü ve ben de o cesareti paylaşıyordum onunla; tıpkı onun ışığını, gülümsemesini, ona güneşten, denizden, daha güzel bir geleceğe olan umuttan gelen o aşık olduğum yaşama sevincini de hep paylaştığım gibi. Paris’e bir sürü planlarla döndük: Birlikte kitabı bitirecektik, telif haklarını Nikaragua halkına verecektik, her şeyi daha da yoğun yaşayacaktık. Dönüşümüzün üzerinden dostlarımızın sevgi ve ilgiyle doldurduğu iki ay geçti; la Osita’yı şefkatle sarmaladığımız iki ay, onun bize her gün bizi terk etmekte olan bir değeri sunduğu iki ay. Benim artık eşlik edemeyeceğim bu yalnız yolculuğuna koyuluşunu izledim onun ve 2 Kasım günü ellerimin arasından bir su gibi akıp gitti, bu kitabın sayfalarında defalarca karşısına çıkıp mücadele ettiği iblislerin son sözü söylemelerine asla müsaade etmeden gitti.

Tıpkı son yıllarımın en güzel yanlarını borçlu olduğum gibi, bu kitabı tek başıma bitirmek de ona olan bir borcum. Ama şunu iyi biliyorum, Osita, eğer ayrılık ilk önce benim payıma düşseydi, sen de aynısını yapardın, şu anda senin ellerin de, benimkilerle birlikte bu son satırları yazıyor; birlikte acının hiçbir zaman hayattan, senin bana yaşamayı öğrettiğin bu hayattan ve beraber yaşayıp paylaştığımız bu macerada da göstermeye çalıştığımız burada bir son vermek icap eden ama bizim otoyolumuzda yoluna devam eden dragonumuzda hep hep hep devam edecek olan o hayattan daha güçlü olmadığını, olamayacağını yazıyoruz buraya.

(…)”

Julio Cortázar ve Carol Dunlop son yıllarında zamanlarının büyük bir kısmını  Sandinista Hareketine destek vererek ve onlarla omuz omuza çalışarak geçiriyorlardı. Bu arada birlikte Volkswagen minibüslerine atlayıp Paris’ten Marsilya’ya 30 gün süren bir yolculuğa çıkarlar. Yolculuk bir yılan yavaşlığında olacaktır. Günde yarım saatten fazla yol almak yasaktır. Mayıs-Haziran 1982’de yaşanan ve bir kitap olan 32 günlük macera bu minvalde yaşanır. Yukarıda Cortázar’ın kitabın sonuna eklediği notu okudunuz.

Kitapta Julio Cortázar el Lobo’dur, yani Kurt. Carol Dunlop La Osita’dır, yani Küçük Ayıcık. Volkswagen minibüs el Dragon’dur yani Ejderha. Kitabın adı Los Autonautas de la Cosmopista’dır yani Kozmoyolun Otonotları. Hikaye güzel hikayedir; yani yol, yani aşk hikayesi…

Cortazar ve Dunlop'un Paris-Marsilya gezisinden kolaj.

Les mouches- Sartre
İlerleme ve Gerileme

Sineklerin de geçebildiği bir cam icat etmişlerdi. Sinek geliyordu, camı başıyla azıcık ittiriyordu ve hop, öbür taraftaydı. Sinek nasıl mutlu ama. Ancak bu mutluluk, bir Macar bilginin çok lifli olan bu camın esnek lif yapılarındaki bilmem ne karın ağrısı özellik nedeniyle sineklerin girebildiğini ama çıkamadığını ya da tam tersinin olduğunu keşfetmesiyle yerle bir oldu. Bunun üzerine hemen aynı camdan içinde şekerli bir bölge olan bir sinek tuzağı icat ettiler, sinekler orada umutsuzluk içinde ölüyorlardı. İşte bu icatla beraber çok daha iyi bir kaderi hak eden bu hayvanlarla kardeşçe bir yaşam sürme ihtimalimiz tamamen ortadan kalktı.

Cortazar

“(…)

Sanırım daha çok küçük yaşlarımdan itibaren benim aynı anda hem şansım hem de şanssızlığım şeyleri verildiği gibi almayı kabul etmemek oldu. Bu bana yetmiyordu; bir şeyin masa olduğunun söylenmesi mesela ya da “anne” kelimesinin “anne” kelimesi olması ve artık orada her şeyin bitmesi. Tam aksine, masa objesinde ya da anne kelimesinde benim için gizemli bir yolculuk başlıyordu; bazen kendime bir yol açabiliyordum bu yolculuklarda bazen de duvarlara tosluyordum. Yani, küçüklüğümden beri, benim kelimelerle, yazıyla olan ilişkim benim genel olarak dünyayla olan ilişkimden farklı olmadı. Ben şeyleri bana verildiği gibi kabul etmemek için doğmuşum sanki. Sekiz yaşında bir roman yazmaya başladım. Sonra kadın öğretmenlerime ve sınıfımdaki bazı kızlara şiirler yazdım, on yaşında, çok aşık olduğum kızlara; şu harika çocukça aşklardandı, insanı geceleri ağlatan aşklardan.

Kişisel hayat olmadan, edebiyat tümüyle imkansız bir şey olurdu; bunun ispatlarından biri, mesela daha hiçbir ağacın bir roman yazmamış olmasıdır. Kişisel hayat, deneyimlerin, anıların, umutların biriktirilmesidir; bu nedenle günden güne daha geniş bir ufka açılır; insan edebiyata eğilimli doğduğunda, daha ilk gençliğinden itibaren yalnızca kendi hayatını yazıya taşıma eğilimi duymaz, uydurmayı becerdiği her şeyi yazıya aktarmak ister, ama bunlar da bir şekilde doğrudan ya da dolaylı olarak onun kişisel yönleriyle ilintilidirler. Bir şeyin soyut olarak uydurulup hayal edilmesi bana imkansızmış gibi geliyor. Ben inanıyorum ki; hayal gücü ancak kökleri yazarın en derinlerine kadar yani yazarın kanına, hayatına, kişiliğine kadar indiği zaman gerçekten büyük bir hayal gücüdür; ancak bu şekilde, hayal gücü tıpkı bir tür trambolin gibi işlemeye, yani sürekli yeni yeni hayaller yaratmaya, yeni yeni bağlar kurmaya koyulur ve işte tam oradan doğar bir öykü, bir şiir ya da bir roman.

(…)”

Julio Cortázar son yıllarında zamanının büyük bir kısmını  Sandinista Hareketine destek vererek ve onlarla omuz omuza çalışarak geçirmişti. Sık sık Nikaragua’ya yolculuk ediyor ve uzunca süreler orada yaşıyordu. Yukarıdaki kısmın alıntılandığı söyleşi Sandinista Hareketinden militan şair ve yazar Xavier Argüello tarafından Nikaragua’da gerçekleştirilmiş ve Nikaragua Managua’da yayınlanan Revista Nicarahuac dergisinin Temmuz 1982 sayısında yayınlanmıştır. (Boldlar bana ait.)

julio cortazar

Julio Cortázar: Şiir

Şubat 27, 2014

julio cortazar

Şiir

Kaşından seviyorum seni, saçının telinden, seni tartışıyorum

ışık çeşmelerinin oynaştığı bembeyaz koridorlarda,

seni ele alıyorum her isimde, yaranın içinden özenle temizliyorum seni

saçlarına şimşek külleri takıyorum boyuna,

yağmurda uyuyan kurdeleler.

Bir biçimin olsun istemiyorum, tam olarak elinin

ardından gelen şey ol istiyorum,

çünkü su, suyu düşün, sonra aslanları

masalın şekerinde yumuşayan halleriyle,

ve beden dilini, hiçlikten doğan o mimariyi,

kavuşmanın ortasında ışıkları yakışını.

Bütün bir yarın, bir karatahta

seni keşfeder, seni çizerim onda,

sonra siliveririm seni ve artık yoksun, o uzun düz saçların

ve o gülümsemen de yok seninle orda.

Özünü arıyorum, şarabın aya ve aynaya da

dönüşebildiği o kadehin eğrisini,

bir müze salonunda bir adamın içini

titreten o hatları arıyorum.

Üstelik seni seviyorum ve zaman ve soğuk sürüyor.

***

(Bu sene Julio Cortázar‘ın doğumunun yüzüncü, ölümünün otuzuncu yılı. Arjantin’de Cortázar yılı ilan edildi. Bu blogda da öyle. Burada Cortázar yılı etkinlikleri bu şiirle başladı. Bakalım devamında neler gelecek? Göreceğiz. Şiirin İspanyolcası için başlığı tıklayabilirsiniz.)

Cortazar

Madame Bovary

“(…)

Asja Lacis üzerine bir anlatı yazmanın nasıl bir anlamı var, bilmiyorum, diyor Renzi bana ve ekliyor: Konu olarak seçilebilecek çok daha ilginç kadınlar var. Mesela, diyorum. Mesela Madame Bovary’nin kızı, diyor. Madame Bovary’nin kızının bir biyografisini yazmak gerek. Kitabın son sayfasında bir başka roman başlıyor, diyor ve kalkıp Flaubert’in kitabını bularak okumaya başlıyor: “Her şey satılınca elde on iki frank yetmiş beş santim kaldı. Bununla da Matmazel Bovary’nin büyükannesinin evine kadar seyahat masrafı karşılandı. İhtiyar kadıncağız da aynı yıl öldü. Rouault baba inmeli olduğu için kızı bir teyze yanına aldı. Kadın fakirdi, hayatını kazansın diye onu bir pamuk ipliği fabrikasına gönderdi.” Tekstil işçisi bir kadının, hem de Madame Bovary’nin kızı olan tekstil işçisi bir kadının hayatı, diyor Renzi, bu konu bana Walter Benjamin’in sevgilisinin hayatından çok daha ilgi çekici geliyor.

(…)”

 

Piglia, Ricardo. Formas Breves (2ª edición). Editorial Anagrama, Barcelona, 2001. pp. 89.
Türkçe alıntı: Flaubert, Gustave. Madame Bovary (2inci basım). Çevirenler: Nurullah Ataç – Sabri Esat Siyavuşgil. Remzi Kitabevi, İstanbul, 1973. Sf.421. Boldlar bana ait.

%d blogcu bunu beğendi: