pollock-fathom-five

Jackson Pollock, Full Fathom Five, 1947 (Detay).

Nisan 1978

“Sevgili Beatriz:

Söz, daha uzun yazacağım. Şu anda ne durumda olduğunu bilmiyorum. Senden bana nasıl olduğunu yazmanı istiyorum, neye ihtiyacın olduğunu ya da sana ne göndermemi istediğini; elimden geldiğince yapmaya çalışacağım. Çok çok sevgi ve hatıralarla,
Manuel.”

Mektupta tarih yok ama onu, neredeyse tesadüfen, 1978 Nisan’ında aldığımı biliyorum. Manuel Gestal, Uruguay ve Paraná Caddeleri arasında kalan Tucumán sokağındaki Galerna Kitabevi’nde çalışıyordu. Ordu hemen yanındaki ofisimi boşaltmadan önce, kitabevine her akşamüstü telefonu kullanmak, kitapları karıştırmak ve biraz laflamak için mutlaka uğrardım. Bir gün ofisime gelip her şeyimi alıp götürdüklerinde, doğal olarak yapmayı bıraktım.

Manuel’e yanıt yazdım, ona bir posta kutusu adresi verdim ve bana gazete ve dergi göndermesini istedim. İki yıl boyunca, Meksika’dan İspanya’ya, oradan tekrar Meksika’ya ve sonra yeniden sonunda izini kaybettiğim İspanya’ya gidinceye kadar bana benim dünyaya açılan tek pencerem olan kraft kağıdına sarılmış bir sürü rulo geldi. Manuel İspanya’dan kataloglar gönderiyordu (hayalgücü egzersizleri ve umutsuz arzular için) ve giderek sosyal demokratlara dönüşen eleştirel Marksistlerin dergisi El viejo topo sayılarını; Meksika’dan Nexos ve Vuelta dergilerini. O sefil yılları yaşamayan hiç kimse bu dergilerden herhangi birinin bir sayfasının bizim için ne anlama geldiğini bilemez. Kısa süre sonra İngiltere’den birkaç New Left Review sayısı geldi. Bana neredeyse başka şeye ihtiyacım yokmuş gibi gelmişti. Diktatörlük dönemindeki mutluluk kıvılcımları: hiç o gecenin karanlığında olduğu kadar yoğun olmamıştı. Sanki bugünmüş gibi hatırlıyorum, Buenos Aires’te “reel sosyalizm” ya da Nikaragua üzerine bir tartışma okumanın nasıl da başımı döndürdüğünü.

Benim kitapçı arkadaşım işte böyle girdi, sonsuza dek, iyilik yapan ayrıcalıklılar albümüne. Bazen birisi bir kitap gönderiyordu ya da gidip bir dergi alabileceğim bir adres. Bazen, Caracas’ta sürgünde olan bir başka dost, yüz dolar gönderiyordu. Yemin ediyorum: asla asla unutmayacağım bunu.

Dostluk

O yıllardan kalan yukarıda paylaştığımın da içinde olduğu mektuplarla dolu bir dosyam var. Yazanların neredeyse tamamı sürgüne gidenler. İçlerinden çoğu, o ana kadar, özellikle dostum değillerdi ama sürgün ve diktatörlük bizi benim gözümde, sanırım onlarınkinde de, ömür boyu dosta dönüştürdü. “Ömür boyu”nu hiç abartmadan yazıyorum: o günler bir ömürdü (ya da nerdeyse bir ömür) benim bakış açıma göre; basitçe çünkü onlar yaşıyordu ve ben de yaşıyordum. Cinayetler ve kaybedişler zamanında yalnızca bu yeterliydi. Ben bir dostuma “Çok sıcak, biraz hava almaya çıkıyorum” yazıyordum. O bana “Kış soğukları geldi, iki kedimle beraber mutfaktayım” yazıyordu. Bu cümleler bütün birer ömürdüler.

Bu mektuplarda pek çok şey üzerine tartıştım: filmler, kitaplar, fotoğraflar, Malvinler Savaşı, bana verilen işler, Buenos Aires’te yayınlamaya başladığımız Punto de Vista dergisine gelen katkılar. Dostlarımın Avrupa’da, Meksika’da neler okuduğunu öğrenmek, sanki bir tür mecburi okuma listesi oluşturmak gibiydi ve onları elde etmenin bir yoluna bakmak gibi elbette. İçlerinden biri, Fransa’dan bana uzun bir işe girişeceğini yazıyordu: Walter Benjamin okumaya başlayacaktı. Mektupta “Benjamin” kelimesi bir rock grubunun ismi gibi tınlıyordu.

(…)”

Tiempo Presente, notas sobre el cambio de una cultura, Beatriz Sarlo, Siglo XXI Editores Argentina, Buenos Aires, 2006, pp. 187-189. Boldlar bana ait.

İnsan Deposu - Ana Arzoumanian

Arjantinli Ermeni yazar Ana Arzoumanian‘ın Kitlesel Şiddet İnsanlara Ne Yapar? alt başlığıyla yayınlanan İnsan Deposu isimli kitabı Aras Yayıncılık etiketiyle bu ay yayınlandı. Çevirisi bana ait olan kitaptan kısa bir bölüm paylaşıyorum. İyi okumalar…

“(…)

Kaçırılıp el konan Ermeni kız çocuklarını ve kadınlarını kurtarmaya yardımcı olan Danimarkalı misyoner Karen Jeppe’nin (Orient im Bild’te yayınlanan) fotoğraf arşivi koleksiyonunda kimlik ve bedendeki izler arasındaki ilişkiyi gözlemlemek mümkün; çünkü kaçırılan ve Müslümanlaştırılan pek çok kadının alnına, boynuna, çenesine ve ellerine dövmeler yapılmıştı. Dövme yeni aidiyetin simgesi işlevi görüyordu. Müslüman aileler bereket, güç ya da korunma edinmek gibi doğaüstü amaçlar için kullanırlardı dövmeyi; ama kaçırılan kadınlarda, farklı olarak, bir işaretleme mekanizması olarak kullanılıyordu..

Kargalara yem olmak da, tehcir edilenlerin Türkçe söyledikleri şarkıların dizelerinde bahsi geçen bir şeydir:

Der Zor çölünde çürüdüm kaldım
Kargalara tayın oldum, kaldım
Oy anam, oy anam, halimiz yaman.

Amerika Birleşik Devletleri’nde gelişen Ermeni edebiyatı daha da ileri gider; 2007 yılında kaleme alınan bir metinde, Margaret Ajemian Ahnert’in The knock at the Door: A Journey through the Darkness of the Armenian Genocide isimli kitabında kurbanlar arasındaki kanibalizmden bahsedilir: Romanın kahramanı Ester yollara yığılıp kalmış bedenlerden parçalar kesip alan kadınlar görür ve annesine yalvarır: “Lütfen anne, lütfen söz ver bana, benim bedenimi senden başka kimsenin yemesine izin vermeyeceksin, bir tek sen yiyeceksin, tamam mı anne?”

(…)”

Ermeni Kadın ve  Dövme

Karen Jeppe albümünden yüzüne ve ellerine dövmeler yapılmış bir Ermeni kadın.

traductor

Arjantin’den Buenos Aires Edebiyat Çevirmenleri Kulübü bir soruşturma yapmış ve çevirmenlere üç soru sormuş. Dünyanın farklı yerlerinden çevirmenler yanıtlamışlar.

Soruşturma geçtiğimiz ay başlamış ve halen sürüyor ama ben yine de bu güzel soruşturmanın okuyabildiğim bölümünden, yalnızca birinci sorusuna gelen yanıtlardan bir derleme yaptım. (Boldlar bana ait.) 

Birinci soru şuydu: Çeviri ve yazı nelerde benzeşir, nelerde ayrışırlar? 

Francisco Segovia (Meksika)

İkisinin de bir şeyi ifade etmek için kelimeler araması anlamında benzeşirler. Ama şurada ayrışırlar: Yazar, daha önce söylenmemiş şeyleri bulmak için kelimeler arar; çevirmen ise kelimeleri daha önce söylenmiş bir şeyi söylemek için arar.

Pablo Gianera (Arjantin)

Preromantiklerden Johann George Hamann’ın aesthetica in nuce’sinden çok hoşuma giden bir bölümü paylaşmak istiyorum. Alıntılıyorum, ya da daha doğrusu çeviriyorum: “Konuşmak çevirmektir; meleklerin dilinden insanın diline çevirmektir, yani düşünceleri söze çevirmek, şeyleri isime, görünümleri işarete…” Bu yüzden her çeviri bir yazıdır, tıpkı her yazının bir çeviri olması gibi. Dar anlamıyla çevirmenin avantajı –ama aynı zamanda zayıf yanı- kelimeleri kelimelere çevirmek mecburiyetidir, kararlarının etkisini zayıflatan bir şeydir bu. Çünkü diller arasında eşanlamlılık, bir dilin kendi içinde bile, bir tür batıl inançtır, yani imkânsız bir şeydir mesela Almancadaki “Waldeinsamkeit” kelimesinin tekil güzelliğini bir çırpıda veren İspanyolca bir kelime bulmak.

Florencia Baranger-Bedel (Arjantin)

Alenen bir yaratıcılık ve zanaatkârca emek istemeleri bakımından benzeşirler. Yazının, barındırdığı imkânlar ve beklentiler konusunda alabildiğine sınırsız ve özgür olması noktasında ayrışırlar. Çünkü çeviri yazıdan farklı olarak her zaman bir özgün metne bağlıdır ve ona mecburdur. Her ne kadar çevirirken pek çok olası çeviri arasından kendine özgü bir tanesini seçme anında kesin bir özgürlük söz konusu olsa da… Ama başarısı özgün metinle “örtüşmek”le ölçülür.

Ilide Carmignani (İtalya)

Çeviri de yazı gibi kelimelerden yapılır ama yazı gerçekleri ve fantezileri söze çevirir, çeviri ise sözleri başka sözlere çevirir. Tamam, bazen Octavio Paz’ın da söylediği gibi, yeniden yazım ya da bir tür çeviri olan yazılar da olur ve tabii özgün metnin yeniden yazıldığı çeviriler de vardır…

Ariel Magnus (Arjantin)

Bu, kişi için yazının ne anlama geldiğine göre değişir. Eğer yazı, benim inandığım gibi, bir özgürlük alanıysa, tüm benzerlikler pratikte hükümsüzdür. Çünkü yazı uçurumun kenarında yazılır, ama çeviri her zaman sağlam zeminde yapılır. Çeviriye özgü metotlar, tıpkı çeviride olduğu gibi, yazının içinde tatbik edildiğinde bile mesele çok farklıdır, orada da yazar metni sahiplenir ve şöyle diyelim, kendi işine geldiği gibi çevirir. Tersine yöntemlerde, “serbest çeviri” ya da nasıl adlandırırsanız adlandırın, bu gibi durumlardan (her ne kadar iyi bir metin çıkabilirse de) iyi bir çevirinin ortaya çıkacağına inanmıyorum.

Ada Solari (Arjantin)

Şüphesiz çevirmek yazmaktır, bu yüzden de özgün eserin yazarı kadar çevirmen de eserin sahibidir. Ama her ne kadar bu iki eylem de yaratıcı bir çalışma gerektiriyorsa da, çeviride şöyle bir kilit boyut söz konusudur: Çeviri, Edith Grossman tarafından “bir çevirinin okurlarının da metni özgün eserin okurlarının yaşadığı estetik deneyime karşılık gelecek biçimde duygusal ve sanatsal olarak kavramaları” olarak tanımlanan hedeflere ulaşmak için gerekli araştırmayı da içeren yorumlayıcı bir çabadır.

Birazcık kendi deneyimlerimden bahsetmek gerekirse, edebi çevirilerle, benim uzmanlık alanım olan sosyal bilimler çevirileri arasında elbette farklılıklar var. Sosyal bilimler çevirilerinde, çoğunlukla, özellikle ilk defa yayınlanan bir makale söz konusuysa, çeviri işi edisyon işiyle, hatta üsluptaki düzeltmelerle birlikte yürür. Ve bazen amaç metnin açık olması, anlaşılır olması gibi dertlere de kayar ki bu edebi çeviride asla düşünülemeyecek bir şeydir. Ama eser sahibinin yazar olarak duruşunun daha açık olduğu durumlar da vardır. O zaman edebi çevirinin daha çok kafa yorduğu meselelere de eğilinir: ritim, sözcük seçimi, cümle ve paragraf kurgusu gibi. (Biraz da şaka olarak, bazen insan yalnızca hoşuna gideni çevirmeli diye düşünüyorum: Yani istek olarak çevirmek, meslek olarak değil.)

Mariana Dimópulos (Arjantin)

En azından iki açıdan benzeşirler. İlk önce, her iki durumda da genellikle bir türe ait olan yazılı bir metnin kompozisyonu söz konusudur ve bu kompozisyonun edebi ya da bilimsel ya da editoryal vs. bir bağlam içinde bir işlevi vardır. İkinci olarak, yazı ve çeviri yazar ve çevirmenden kendi dillerine bir adanmışlık talep ederler, genel olarak dilin sınırları ve zorlukları, ifadenin meydan okumaları karşısında bir adanmışlık gerektirirler. Ama özellikle yaratmakla olan ilişkilerinde ayrılırlar; çeviri de, nihayetinde, yaratıcıdır ama yaratmaz. Hiçbir yazarın ex nihilo yaratmadığını bilmek bu noktada bir şeyi değiştirmez: Bir metni yazmakla, bir metni çevirmek arasındaki tartışma götürmez bir fark olmaya devam eder. Örneği bir felsefi metin çevirisinden vermek bir öykü ya da roman çevirisinden daha iyi açıklar bu durumu: Mesela birisi çevirmesi inanılmaz karmaşık metinleri olan felsefe yazarı Heidegger’i iyi ya da çok iyi çevirebilir ama bu hiçbir biçimde bu çevirmenin benzer bir metin yaratabileceği manasına gelmez. Çeviri, okuma ve yazma arasında bir tür sınır hattıdır.

Juan Villoro (Meksika)

Çevirmen komutları veren sesten yoksundur, bir başkasının sesiyle uyuşur, onu ele geçirir, anlar; kendini ona teslim etmeden onu yeniden üretmenin yolunu arar. Bir köle değildir, bir yorumcudur. Yazardan farklı olarak kendi sesinden yoksundur, ama özgünlükten değil; çünkü çevirmenin konumu da aynı şeyi söylemek için çoğu zaman taklit edilemez olan kendine has bir çözüm bulmayı gerektirir.

poster 2010

Adriana Lestido: Fotografya

Ağustos 18, 2011

Arjantinli fotoğrafçı Adriana Lestido fotoğraflarından Blas Moreau eliyle hazırlanmış yaklaşık 20 dakikalık bir dia gösterisi.

Çocuk yuvaları, çocuk hastaneleri, genç anneler, anneler ve kızları, kadın mahkumlar, aşk….

Seyretmeye değer…

Çeviri üzerine

Mart 12, 2011

Ricardo Piglia

“…Arjantin’de, bir çeviri tarihi olmadan, bir edebiyat dili tarihi, edebiyat dilinin aşamalarının ve dönüşümünün tarihi olmaz. Çevirmenlerin neredeyse görünmez, neredeyse anonim uğraşları edebi tarzın normlarını yazıya dökerek açığa çıkarır. Bütün çevirmenler bu zımni normlara riayet eder ve çeviri yaparken bir dönem hakim olan edebi tarzın muhtemel işaretlerini yeniden üretirler. (Eğer böyle bir tarih mümkün olsaydı) Toplumsal bir tarz olarak bir çeviri tarihiyle üslubun edebi kullanımlarına karşılık gelen değerleri ve anlamları üst üste eklemek mümkün olurdu.

Çevirmen, bir taraftan da, dilin sınırlarına yerleşir ve her zaman sanki üçüncü bir dilde, uydurulmuş, yapay bir dilde yazacakmış gibi görünür. Bu anlamda çeviri edebi dilin zenginleşmesinde ve dönüşümünde temel araçlardan biridir. Ama yalnızca büyük çevirilerin (isim verecek olursak Borges’in Faulkner çevirisinin ya da Wilcock’un Kafka, Pezzoni’nin Nabokov, Canto’nun Mailer, Bianco’nun Beckett, Aurora Bernardez’in Sartre, Walsh’ın Chandler çevirisinin) ortaya koyduğu metinler ve bunların üslubun ufkuna olan etkileri değil mevzubahis olan; ‘kötü’ çevirilerin bıraktığı izi de dikkate almak gerekir: Bunlar  da tuhaf ve yapıntı havalarıyla birer stilistik arşivdirler. İspanyolca orada olmadığı her şey olarak çınlar ve yabancı bir dil gibi hareket eder…”

Piglia, Ricardo (2001). Formas Breves (2ª edición). Barcelona. Editorial Anagrama. pp. 89-90.

Olmayan Şeyler

Mart 7, 2011

Marcha por la vida, Adriana Lestido

Galeano’nun Tepetaklak kitabından hatırlıyorum. Bir kadın şöyle itiraf ediyordu:

“Bu korku bana annemden kaldı, ona da anneanemden kalmış” 

Arjantinli fotoğrafçı Adriana Lestido‘nun yukarıdaki fotoğrafını görünce aklıma bir kitabın içinde tanıdığım o anonim kadının bir tespit olan itirafı -ya da bir itiraf olan tespiti- geldi. Ve şöyle düşündüm: Eğer korku miras kalıyorsa, öfke de, kavga da miras kalır, ki kalıyor. Fotoğrafta annesiyle beraber beyaz başörtüsünü bağlayıp 982 yılında Plaza de Mayo Anneleri’yle başkanlık sarayı Casa Rosada’ya doğru yürüyen kız çocuğu zamanla şöyle demiş olabilir: ” Bu öfke, bu kavga bana annemden miras kaldı, ona da babamdan miras kalmış.”  Çünkü küçük kız çocuğu söylemese de hikayeye kendiliğinden şöyle bir final ekleniyor: “Babam yok çünkü. Babam nerede?”

Fotoğrafın hikayesini Adriana Lestido anlatıyor:

“…Bu fotoğrafı 1982 yılında La Voz gazetesi için çekmiştim, Avallenada’daki bir yürüyüş sırasında. Eylem başlarken annesiyle gelen bir kız çocuğu ağlamaya başladı ve yürüyüşe gelen fotoğrafçılar kızın fotoğrafını çekmek için üşüştüler. Başlangıçta, ağlayan bir kız çocuğu çekmek bana utanç verici gelmişti ama bir an oldu; anne kızını kucağına aldı, kız ağlamayı bıraktı ve ben de tam o anda fotoğrafı çektim. Fotoğraftaki anne tipik bir Plaza de Mayo Annesi değil, çünkü o kocasını arıyor, kız çocuğu da babasını; yani bir biçimde benim fotoğrafımın ana eksenine dönüşen o mevcutsuz adamı…”

Olmayan şeylerin etrafında birleşiyoruz. Olmayan şeylerin izini sürüyoruz. En dehşetli korkumuz olmayan şeylere karşı. Yalnızca olmayan şeyler tutkuyla sevdiklerimiz. Olmayan şeylerin kavgasını veriyoruz. Kavgamız da olmayan şeylerle bir yandan. Aşkımız, malum, illa ki olmayan şeylere. Elde avuçta, hep olmayan şeyler kalıyor bize sonunda. Ve kendimiz de hep olmayan bir şeyiz aslında.

Bir de,olmayan şeylerin hep bir günü var nedense: 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü de olmayan bir şeyin kanıtından başka ne ola ki? Nedense mi, dedim, neden olacak? Bu sistem, olmayan şeylere mutlaka bir gün ayırarak deşifre ediyor kendini de ondan.

Bu günü kutlayamam; dalga geçmek gibi olur. Anamam da; geçmişe gömmek gibi olur. En iyisi şöyle yapmak:

Bu 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nü senin şerefine yazıyorum, sevgili okur. Nasıl alırsan, öyle.

Golleri karşılaştırmalı izlemek için tıkla

Jorge Luis Borges 1944’te Kastilya dilindeki belki de en iyi öykü kitabı olan Ficciones’i yayınladığında, kitaba beş yıl önce Silvina Ocampo’ya ithaf ettiği barok, ironik, ve şüphesiz olağanüstü, bir metni de dahil etmişti: Pierre Menard, Don Kişot’un yazarı. Çok az Borges metni bu öykü gibi birbirinden nitelikli sayısız araştırmaya konu olmuştur ama hiçbiri böylesi büyüleyici benzersizlikte bir sorunu bu kadar incelikle ortaya sermemiştir. Öykünün -Valery’nin dostu, geç kalmış bir sembolist, ölçüsüz bir girişim neticesinde ancak parçalı, kısa bir eser meydana getirebilen bir yazarın- meçhul Menard’ın güvenilir mektup arkadaşı olan çokbilmiş anlatıcısı, bu Nimesli bahtsız şairin inanılmaz çabalar karşılığında parçalı başarılar elde ettiği akıl almaz girişimini tüm ayrıntılarıyla anlatır: Don Kişot’u yazmak.

Evet, çünkü gizemli Fransız Pierre Menard’ın amacı bu klasik İspanyol eserini çevirmek değildir, kopyasını çıkarmak, yazıya geçirmek, hatırlamak da değildir, yani bir başka Don Kişot daha yazmayı -“kolay olanı” der Borges anlatıcının ağzından- istemiyordur; o, Don Kişot’u yazmak istiyordur, aynı metni: “Miguel Cervantes’in eseriyle –kelime kelime, satır satır- örtüşen sayfalar üretmek”. Onun kelimeleriyle “son derece sade bir muhteşemlikteki” bu hedefe ulaşabilmek için ilk önce imkansızlıklar arasında göreceli olarak basit olan bir metodun uygulanması gerekiyordur: Cervantes olmak.

Bunun için -öyküde sıralarken hayran kalır Borges-  Menard XVII. yüzyıl İspanyolcasını nispeten çok daha iyi öğrenir, katolik inancına geri döner, belleğinde Türklere ve Araplara karşı savaşır ve başka pek çok kahramanlığın yanı sıra 1602 ile 1912 arasındaki Avrupa tarihini unutur. Yine de, bu yol ona aşırı kolay görünür ve hepsinden vazgeçer. Böylece sonunda en çetin yolu, gerçek olan tek yolu seçer:  XX. yüzyılda bir XVII. yüzyıl yazarı olmayı denemeyi bırakarak, yalnızca gizemli Pierre Menard olarak -ve hep öyle kalarak- Don Kişot’u yazmak. “Özünde görevim o kadar da zor değil -diye itiraf eder Menard anlatıcıya yazdığı mektuplarından birinde o karmaşık mantığıyla- görevi tamamlayabilmek için ölümsüz olmak yeter bana”.

Tüm bu büyüleyici uğraştan geriye yalnızca kopuk tanıklıklar ve görev tamama erseydi ortaya çıkabilecek olandan birkaç örnek kalır: birinci kitabın dokuzuncu ve otuzuncu bölümleriyle yirmi ikinci bölümden bir parça. Hepsi bu.

Buraya kadar, Menard. Buradan sonra ya da itibaren düşüncelerin ve anlatıların mülkiyeti üzerine, geçmişe ve geleceğe ışık tutan yanılgılı bir duygu, geri döndürebilir zamansallık üzerine hayli kibirli borgesyen bir mütalaa. “Menard, (belki de istemeden) başladığı yerden pek uzağa gidemeyen ilkel okuma sanatını yeni bir teknik getirerek zenginleştirmişti: incelikli anakronizm ve hatalı atıflar tekniği.” diye bağlar bu mütalaayı o dehşetli ironisiyle Borges’e ait olduğu şüphe götürmez bir ses.

Bir futbol idolüne işaret etmek için kurgunun ve zekanın bu ihtişamlı zirvelerine başvurmak, aşırılık ya da en azından yolu şaşırmak gibi görünebilir bazılarına. Öyle olmadığını gösterebileceğime inanıyorum.

Artık -iyice meşhur olan- genç Lionel Messi’nin, 18 Nisan Çarşamba gününün poyrazlı gün batımında, Barcelona FC stadı Camp Nou’da, eğlence ve tüketim için, urbi et orbe, oynanan maçta zamanda ve mekanda uzun bir yol kat ederek takımının ve kendisinin Getafe’ye karşı ikinci golünü attığı top sürüşünün ardından seyirciler arasında büyüleyici, ve paradoksal olarak, karşılaştırılabilir bir olay yaşandığı konusunda anında ve tartışmasız bir konsensüs oluştu: Genç adam Maradona’nın 1986 Dünya Kupası’nda İngilizlere attığı golün aynısını atmıştı.

Futbolun mekanikleştiği ve itaatkar icracılar tarafından önceden çalışılarak oynandığı böylesi zamanlarda birbirinin aynısı goller seyretmek –birbirinin tıpatıp aynısı pozisyonlara birbirinin tıpatıp aynısı tepkilerin verildiği sayısız örnek var- o kadar da tuhaf bir şey değildi; olayı olağanüstü yapan büyüleyici bir biçimde tekrarı görülenin -tanımı gereği- tekrarlanamaz olan, inanılmaz olan olmasıydı: tarihin en güzel golü söz konusuydu. Messi’ninki daha iyi ya da daha kötü değildi, endişe verici bir biçimde aynısıydı. Benzer bir gol atmadı Messi, onu kopya etmedi, taklit etmedi, tercüme etmedi: basitçe, inanılmaz biçimde, onu tekrar attı.

Ben diyorum ki, tıpkı Pierre Menard’ın Don Kişot’u yazmak isteyip kısmen başarabilmesi gibi, Messi de aynısını denedi ama o, Diego’nun golünü gerçekleştirebildi. Hatta iş şunu varsaymaya kadar vardırılabilir – evet bunu da söyleyeceğim- Messi’nin de zaten önceden benzeşi bücür hakkında benzer bir planı vardı. Şurası çok açık; tıpkı Pierre Mennard gibi Messi de –farkında olsun ya da olmasın, ki yalnızca varlığıyla bize bunu hissettiriyor- bir gün Diego’nun golünün aynısını atma düşüncesini önceden tatmıştı. Ve şu çok açık ki, ilk seçenek olarak o da Pierre Menard gibi  -olabilirliği ölçüsünde- Maradona olma yolunu seçmişti; golü ancak ondan sonra, bir Diego olarak atabilmek için. Bu yüzden Arjantinli (öyle yaratıldı), bu yüzden taşındı o taşındığı yere, bu yüzden Avrupa’da oynamak için Barselona’ya gitti, bu yüzden Dünya Gençler Şampiyonu oldu, bu yüzden başarısız bir Dünya Kupası yaşadı.

Olağanüstü olan ise şuydu: Bir süre sonra, yine Pierre Menard gibi, Messi de en zor yolu seçti. Diego olmadan (bunu beklemeden) Diego’nun golünü atmaya karar verdi. İşlemleri hızlandırdı, acele etti; daha gereken yaşı tamamlamadan, İkinci Dünya Kupası’nı oynamadan, İngiltere’ye karşı sahaya çıkmadan, sıradan bir akşam rakip kaleciyi çaresiz ve savunmasız bırakan her şeye ilgisiz bir bilgelik ve kendine güvenle Diego’nun golünü attı.

           Arjantin Gazetesi Pagina 12‘nin 24 Nisan 2007 tarihli nüshasından.

%d blogcu bunu beğendi: