John Steinbeck

New York
10 Kasım 1958

Sevgili Thom:

Mektubunu bu sabah aldık. Ben sana kendi bakış açımdan bir yanıt yazacağım, Elaine de elbette kendi penceresinden yanıtlayacaktır.

İlk olarak –eğer aşıksan- bu iyi bir şey –bu, bir insanın başına gelebilecek hemen hemen en iyi şey. Kimsenin bunu küçük görmesine ya da hafifsemesine izin verme.

İkincisi –aşkın farklı farklı türleri vardır. Birisi bencildir mesela, yani tatmin olmaz, aşkı kendini önemli göstermek için kullanan egoistçe bir şeydir. Bu, çirkin ve hastalıklı bir türüdür aşkın. Diğeri ise sendeki -iyiliğe, düşünceliliğe, saygıya dair- iyi olan her şeyi açığa çıkarır, ama saygı derken yalnızca toplum içindeki saygın tavırları kastetmiyorum, saygının en büyük tezahürü olan ve diğer insanların da emsalsiz ve saygıdeğer olduğunu bilmekten gelen saygıyı da kastediyorum. Birinci tür; seni hasta yapar, küçük ve zayıf yapar ama ikincisi sendeki gücü, cesareti, iyiliği, hatta senin kendinde olduğunu bilmediğin başka erdemleri de ortaya çıkarır.

Bunun çocuksu bir aşk olmadığını söylüyorsun. Eğer böyle derinden hissediyorsan –elbette çocukça bir aşk değildir.

Ama zaten bana hissettiğin şeyi sorduğunu düşünmüyorum. Sen bunu herkesten daha iyi bilirsin. Senin benden yardım etmemi istediğin şey, bu durumda ne yapılacağı –zaten benim de söyleyebileceğim şey ancak budur.

Bir kere, bu duyguyu yaşadığın için şükret, mutlu ol, onur duy.

Aşk en iyi, en güzel şeydir. Elinden geldiğince tadını çıkarmaya bak.

Eğer birisini seviyorsan –bunu ona söylemenin olası hiçbir zararı yoktur– yalnızca şunu aklından çıkarma: Bazı insanlar çok utangaçtırlar ve bazen bunu söylerken bu utangaçlığı da göz önünde bulundurmak gerekir.

Kızların senin ne hissettiğin bilme ya da hissetme konusunda kendilerine has yöntemleri vardır ama genellikle bunu bir de senden duymak isterler.

Bazen hislerinin şu ya da bu nedenle karşılık görmediği de olur –ama bu, senin duygularının daha değersiz ya da kötü olduğu anlamına gelmez.

Son olarak, hislerini biliyorum çünkü şu anda ben de yaşıyorum aynı şeyi ve senin de bunu hissediyor olmandan hoşnudum.

Susan’la tanışmaktan çok memnun oluruz. Mutlaka bekliyoruz. Ama ziyaretinizle ilgili düzenlemeleri Elaine yapar, çünkü hem bu iş onun uzmanlık alanı, hem de bundan büyük keyif alacaktır. O da aşk konusunda çok şey bilir ve belki de sana benden çok daha fazla yardımı dokunacaktır.

Kaybetmekten korkma. Eğer doğruysa, olur mutlaka –asıl mesele, acele etmemektir. İyi olan hiçbir şey kaçıp gitmez.

Sevgiler,

Ba

Steinbeck‘in büyük oğlu Thom(as) yatılı okulda okurken Susan isminde bir kıza sırılsıklam aşık olduğunu yazar. Babası da oğluna yukarıdaki mektupla yanıt verir. Boldlar bana ait. Mektubun orjinalini şuradan okuyabilirsiniz. Steinbeck imza yerine Fa(ther) yazmıştı, ben Ba(ba) diye çevirdim. Belki de böyle çevirmemeliydim, bilemiyorum….

John and Elaine Steinbeck

Reklamlar

carsonmccullers

Bir evvel zaman vardı ve o zaman taş taştı

ve sokakta görülen bir yüz, tastamam bir yüzdü.

Ben, Tanrı ve Şeyler arasında

işleyen, anlık bir simetri vardı yalnızca.

Sen gelip dünyamı değiştirdiğinden beri bu kutsal üçleme de dağıldı:

Taş, taş değil artık

ve yüzler, rüyalardaki parça parça karakterler gibiler, hiç tamam değiller,

bir çocuğun henüz olmamış yüzünde bile

hemen tanıyorum senin sürgün gözlerini.

Işıldayan basamakları çıkan askerden yine senin gölgen dökülüyor yerlere.

Bu gece, sana çarpıp kırılan yıldızışıkları içinde

uyuyor bu acılı oda.

Carson McCullers‘ın 1957 tarihli şiirinin orijinalini şuradan okuyabilirsiniz.


Carson-McCullers

(…)

Cinsel açıdan kıskanç olan kişi için, bütün dünya hastalıklı bir biçimde anlamını yitiriyormuş gibi görünür, tıpkı Kış Masalı’ndaki Leontes için olduğu gibi:

Fısıldaşmak hiçbir şey değil ha?

Peki ya yanak yanağa vermek? Burun buruna sokulmak?

İçin için öpüşmek?…

Öyleyse dünya da, dünyada olup bitenler de hiçbir şey;

Hiçbir şey üstümüzü kaplayan gök; Bohemia hiçbir şey;

Karım hiçbir şey; bunların hepsi birer hiç,

Eğer hiçbir şey ise bu.

(I. ii.)

Bütün dünya kadın cinsel organı haline gelir; kadın cinselliği ya tek bir yerdedir –erkeğin özel mülkiyetinde- ya da her yerde.

Ne var ki bu, sıradan algılamaya içkin olan bir sorunun abartılı bir biçimde karikatürleştirilmiş versiyonundan başka bir şey değildir. Herhangi bir şeyi doğru bir biçimde görebilmek için fiili olarak ‘ortada’ olandan daha fazlasını görmeniz gerekir, çünkü ortada olan şey pre-lingüistik bir hiçbir şeyden başka bir şey değildir. Her yorumlama, nesnesinin ötesine geçer; ama eğer fazlasıyla ötesine geçerse, Othello gibi yaşamın yüzeyinin hemen altındaki isimsiz bir şeyleri çağırarak, devrilip alternatif türden bir hiçbir şeye dönüşür.

(…)

(..)

Kıskançlık, dünyayı kendi amaçlarına uyduran zalimane bir dil, kanıtları kendi çıkarları doğrultusunda eğip büken mülkiyetçi bir yasadır; “En sudan şeyler bile Tanrı kelamıdır kıskanç insana” (III. iii.). Othello ilk başta bu içi boş gösterenler zincirinin somut kanıtlarla ele geçirilebileceğini düşünür:

Hayır Iago, kuşkulanmam için gözlerimle görmem gerek;

Kuşkulanırsam kanıtlanması gerek;

Kanıtlanırsa eğer, yapılacak tek şey var:

Aşkı da, kıskançlığı da o anda yok etmek.

(III. iii.)

Ama kıskançlık hipotezi, kendisini sınadığı kanıtlarda sahtecilik yaptığı için bu iddia saf biçimde döngüsel olarak ortaya çıkar. “Yemin ederim bilmeden üst üste aldatılmak / Aldatıldığından kuşkulanmaktan çok daha iyi” (III. iii.) diye haykırır Othello daha sonra –yalnızca bir şeyler bilmenin (kim daha fazlasını bilebilir ki?), bilmediğimiz başka şeylerin olduğunu ima edişinin verdiği ıstırapla. Bilgi sonsuzluğa uzanır, kanıtın her bir mevcut parçası zorunlu olarak namevcut olan bir diğerini anıştırır. Bu nedenle belirli olan herhangi bir şey kaçınılmaz olarak belirsizdir ve cinsel kıskançlığın yaptığı şey yalnızca, alelade bir eldivenden ciltler dolusu anlam çıkararak, bu sıradan durumu şiddetlendirmektir.

(…)

Bütün bunların akla uygun olmayan iması kıskançlığın cinsel arzunun bir biçimi olmadığıdır: cinsel arzu kıskançlığın bir biçimidir. Eğer bir kadın sadık olabiliyorsa, o zaman evvel ahir sadık olmayabilir de; tıpkı bir sözcüğün, doğruları ifade etmenin yanısıra aldatmak amacıyla da kullanılması gibi. Othello ‘doğanın kendisinin hatalı olması’ olasılığı üzerinde derin düşüncelere dalar ama bu olasılık Doğa’nın yapısında vardır. Birisini arzu etmek onu yoksun olunan bir öteki olarak görmektir; kişi sahip olduğu bir şeyi arzulamaktan bahsedemez. O halde hiçbir zaman arzuladığımız şeye, tanım gereği, tam anlamıyla sahip olamayız ve bu nedenle arzulanan nesnenin bütünüyle kaybedilme olasılığı tutkunun kendisinde mevcuttur.

(…)

William Shakespeare, Terry Eagleton, Çeviren: A. Cüneyt Yalaz, Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi, Mayıs 1998, İstanbul. Sf. 78-81.

Kış Masalı oyunundan alıntının çevirisi Turan Oflazoğlu‘na; Othello’dan alıntının çevirisi Özdemir Nutku‘ya aittir.  Kitabın yakın zamanda yeni baskısı yapıldı. Çok okumaya değer bir kitap olduğunu da yazayım bu arada. 

Boldlar benim günahım. Fotoğraflar Meksikalı  fotoğrafçı Flor Garduñodan servis edildi.

Aşk: Sabah ile Nurettin

Temmuz 9, 2012


“(…)

Tam o sırada Sabah’ı camın önünde görüyorum.  O an; “Mademki bizim kavuşmamıza kimse izin vermiyor, mademki bu sevgiyi bize çok görüp bizi ayırıyorlar, o zaman bizim yaşamamamız bize haram olsun,” diyerek silahı Sabah’ın kalbine doğru doğrultup tetiği çekiyorum. Silah tutukluk yaparak ateş almıyor.

Gerçekten Sabah’ı vuracak mıydın?

Bu, anlık bir karardı. O an öyle karar vermiştim. Ne o bensiz, ne de ben onsuz yaşayabilirdik. Sabah’ın da benim kadar, hatta benden fazla acı çektiğini biliyordum. O an bize acı çektiren bu amansız acıyı öldürmek istedim. Ölüm ikimizin de kurtuluşu olacaktı.

Sonra ne yapmayı düşünüyordun?

Önce Sabah’ı vuracaktım. Sonra ikimizin ayrılmasına neden olan insanları. Sonra yalancı şahitlik yaparak, benim bu haksız cezaya çarptırılmama sebep olarak, hayatımızı karartanları öldürüp intihar edecektim. Bunu ibret olsun diye yapacaktım.

Nasıl ibret olacağını düşünüyordunuz bunca ölümün?

Belki bunu ibret alarak bir daha hiç kimse sevenleri ayırmaya kalkmazdı. Belki bana yapılan zulüm bir daha başkasına yapılmazdı. Belki adalet, kararını verirken bir daha bu kadar adaletsiz davranmazdı. Belki bir daha ,hiç kimse, bir başkasının hayatını bitirmek pahasına yalancı şahitlik yapmazdı. Belki de hiç kimseye ibret falan da olmazdı. Bilmiyorum. Ama o an öyle düşünmüştüm.

Sonradan üzüldünüz mü bu kararınıza?

Üzülmez olur muyum? Sinirlerim müthiş yıpranmıştı. Günlerce aklıma geldikçe bir titreme alıp durdu beni. Sabah’ı öldürmeyi reddeden o kurşunu öpüp öpüp, okşayıp ağlayıp durdum. Kurşunu, kayıp olmasın diye bir yere gömdüm bıraktım. Yıllar sonra, Sabah’a göstermek için aradığımda, bulamayınca çok üzülmüştüm.

Bu üzücü olaydan sonra ne yaptınız?

Olaydan sonra Suriye’de, Lübnan’da, dağlarda, köylerde amaçsız bir şekilde, ne yaptığımı bilmeden dolaşıp durdum. Arada bir, yakın köylerdeki akrabalarıma giderek Sabah’tan bilgi almaya çalışıyordum. Ama hiçbir bilgi alamıyordum. Bir gün Özbek köyünde dayımın eşi olan Cemile yengeme gittim. Saat on ikiydi. Tavuk kesip bana sofra hazırladı. Bir ara yengem, “Oğlum biliyor musun? Sabah’ı Almanya’ya göndermişler,” deyince ev başıma yıkılıyor. İki kilo rakıyı bir saat içinde içip yengemin bütün yalvarmalarına rağmen yola düşüyorum. Çılgına dönmüşüm. Gecenin karanlığında kendimi dağ, dere, tepe demeden yollara vurdum. Normal yoldan gidildiğinde Hatay’la köyün arası otuz kilometredir. Ben normal yoldan gidemediğim için yolum iyice uzuyor. Gece karanlık bir geceydi. Yollarda takılıp düşüyor, kalkıyor, bir daha düşüyordum. Dizlerimden, kollarımdan, yüzümden kanlar akıyordu. Ağlıyordum. Bütün bedenim, düşlerim ve duygularımla birlikte ağlıyordum.

(…)”

Sabah ile Nurettin, Bir Aşk Öyküsü, Suna Aras, Metis Yayınları, Siyah Beyaz Dizisi, Eylül 2001, sf. 24-25. Cevaplardaki boldlar bana ait.

“(…)

Karac’Oğlan’ın güzellerinde başka bir özellik de var ki, âşık şiirimizde pek görünmez. Bunlar erkekten kaçmayan, kendilerini sevgililerine sunacak kadar cömert, aşka ve sevgiye karşılık veren güzeller. Karac’Oğlan başını alıp gitmeye kalktı mı, boynuna sarılır döndürürler; çadırlarını da göğüslerini de ona açmaktan çekinmezler. Bu kavuşma ve birleşme anları, açık saçık çizgiler halinde, ama şiir yükünü yitirmeden bize anlatılır:

Sabahtan uğradım ben bir güzele
Ağlatmadı güzel güldürdü beni
Ben güzelden de böyle vefa ummazdım
Ağ göğsü üstüne kondurdu beni.

Tomurcuk memesin verdi ağzıma
Yorgunsun sevdiğim em dedi bana.

Bir kiraz dudaklı emdi şuramı.

Yönümü dönderdim inip gitmeye
Sarıldı boynuma indirdi beni.

Karac’Oğlan geleneğinin en yeni ve en önemli özelliği, sevgi ve kadın anlayışına getirdiği bu değişik bakıştır. Şiir bu yanı ile çığır açmış, kalıcı olmuş, kendinde sonra gelen nice çevre âşıklarına yön vermiştir. Nasıl oluyor da bu şiir, geleneğin çizdiği kalıpları böylesine kırıp, bu kadar yeni bir akım getirebiliyor? Bu sorunun karşılığını, Türkmen konar-göçerleri arasında, kadının yerine bakarak verebileceğimiz sanıyorum. Gene Cevdet Paşa’yı dinleyelim bu konuda:

«Aşiretin -Tecirli- Ağası Süleyman Ağayı o gün karısı boşamış, bundan dolayı canı sıkılırmış. Meğer Tecirli Aşiretinde karılar kocalarını boşamak âdet imiş. Şöyle ki, karı kocasına ben ondan mahzuz değilim diye haber gönderdiği gibi, kocasından boş olurmuş. Antakya’da dahi bu yolda bir garip adet vardır ki, örf ve ‘adetlerince, bir karı mavi ferace giydiği gibi kocasından boş olurmuş.  Binanaleyh oldukça hali vakti yerinde gelinlerin cihazında bir de mavi ferace bulunuyor. Bir karı kocasına pek ziyade darılırsa, sandıktan ol mavi feraceyi çıkarıp giydiği gibi kocasından boş düşüyor. Şayet kendisinin mavi feracesi yok ise bir komşusundan ödünç alıp giyiyor.» (Tezakir, s.73).

Aşiret ağasını boşamaya kadar varan kadının bu gücü ve yetkisi, onun iş hayatındaki sorumluluğu ile orantılı görünüyor. Konar-göçerlerin konut biçimi olan çadır, ev işi dediğimiz uğraşmayı daha geliştirmemiş. Erkek, çoğunluk hayvan yetiştirme ve ona bağlı işlerden sorumlu; geri kalan bütün işler kadına düşüyor. Sabahın erinde kalkıyor kadın. Su getirmek, odun kırmak, ocağı ve tandırı yakıp ekmek ve yemek yapmak, davarı sağmak, kilimi, halıyı dokumak, çadıra gelen erkek konuğu ağırlamak, üstelik de çocuğu bakıp büyütmek kadına bakıyor. Bunların hepsi de çadırın dışında yapılan işler. Ev işi kadını kafes arkasına, dört duvar arkasına daha kapamamış. Bütün gün süren dışarı işi, kadının erkek tarafından hayallenmesine meydan bırakmıyor. Soyutun toplum temeli böylece ortadan kalkıyor. Genç delikanlı, sabahtan nereye uğrasa orda iş içinde döneleyen gerçek kızla, gelinle yüz yüze geliyor. Karac’Oğlan’ın «Sabahtan uğradım ben bir güzele» demesine bunun için inanabiliriz. Onun yolu her sabah gerçekten bir güzele uğramış, böylece oturup güzeli hayallemesine gerek kalmamıştır. Bunun için, geleneğin soyut kadın anlayışından uzaklaşabilmesini, toplum düzenine bağlayabiliriz. Bunun gibi bize İran’dan gelen kadın soyutlaması geleneği de ancak, konmuş, oturmuş, toplum düzeninde, erkekle kadın arasına türlü sebeplerle kaç-göç girince kendine uygun toprağı bulmuş ve yeşermiştir.  Epikte, ister ana olsun, ister sevgili olsun, kadın erkekle nasıl omuz omuza döğüşüyor, bu sebepten soyut bir varlık olmaktan çıkıyorsa, Karac’Oğlan geleneğinde de erkekle omuz omuza çalışıyor, böylece gerçek bir varlık olarak şiire girebiliyor.

(…)”

Karac’Oğlan, İlhan Başgöz, Cem Yayınevi, İstanbul 1977, sf. 22-24. Başgöz’ün bir seçki olan kitabın girişine yazdığı “Karac’Oğlan Geleneği” isimli yazısından. Boldlar, benim suçum.

it may not always be so
e.e.cummings (1894-1962)

her zaman böyle olmayabilir sevgilim; ve ben
diyorum ki, eğer o meftun olduğum dudakların
dokunursa bir başkasınınkine ve o sevgili güçlü parmakların iyice
kavrarsa bir başkasının yüreğini, benimkine yaptığı gibi kısa bir süre önce,
eğer bir başkasının yüzüne dökülürse o ibrişim saçların
benim de çok iyi bildiğim bir sessizlikte ya da
senin o insanı uğunduran sözlerin arasında
beni cansız bir ruh gibi naçar bıraktığında olduğu gibi;

eğer bu olursa, diyorum canım benim, eğer bu olursa
işte o an hiç durma, küçücük bir sözcük gönder bana
beni ona götürebilecek, ellerini sıkıp,
tüm iyi dileklerimi kabul et, Diyebileceğim bir sözcük.
Ancak o zaman yüzümü öteye dönerim ve çok uzaklardan
kayıp ülkelerde şakıyan bir kuşun korkunç şarkısı duyulur

“…
― Hiç gelmemiştim buraya.
― Ben de. Nerelere gidip neler yapıyorsak bende hepsi ilk.
…”

Ömer Lütfi Akad’ın 1968 tarihli filmi Vesikalı Yarim’de Sabiha-Halil aşkının en güzel ilk günlerinde bir sahil lokantasında böyle bir muhabbet döner. Bana sorarsanız, aşkın en güzel tariflerindendir Halil’in yanıtı. Aşık olunca “nerelere gidip ne yapıyorsak bizde hepsi ilk” olur; her aşk kendi coğrafyasını yaratır.

Vesikalı Yarim filminden kırptığım aşağıdaki fragman bu aşk hikayesinde Sabiha’nın Halil’in evli olduğunu öğrenmesiyle başlayan kırılmanın en belirleyici anı; her aşk kırığı gibi tamiri müşkül.

Benim bu fragmanda önemsediğim iki nokta var: Birincisi yine coğrafyayla ilgili. Filmin coğrafyasıyla. Balıkpazarında başlıyor, Sabiha hışımla dönüp yürüyor, Halil de peşinden. Sonra Dolmabahçe Caddesi’nde, sarayın yanında yürürken görüyoruz onları. Ardından Fındıklı, Molla Çelebi Camii, arkada Hekimoğlu Ali Paşa Çeşmesi görünür. En son yine Pera; Tepebaşı, (Eski) Amerikan Konsolosluğu’nun yanındaki sokak. Tarlabaşı Bulvarı diye bir saçmalık yok elbet.

Hayli büyük, geniş bir daire çıkıyor ortaya. Bir sevgiliyi peşinden gidip yakalamak için çok uzun ve uzak bir güzergâh. Aklıma Nabokov’un Don Kişot’ta Cervantes eliyle yaratılan coğrafyanın reel coğrafyayla ne kadar çeliştiğinden bahseden denemesi geliyor. Don Kişot İber Yarımadası’nın tam ortasındaki La Mancha’dan şöyle haykırıyordu seyisine: “Güneye gidiyoruz Sanço, Barselona’ya!”

İkincisi de izleyeceğimiz bölümdeki tartışma sahnesinin Türkiye Sineması’nda oyunculukta ve diyalogda azıcık bile teklemeden kotarılmış en etkileyici (en estetize ama en gerçek) sahnelerinden, şahikalarından biri olduğu. İşin tuhafı, izlediğim bir programda (ya da belgeselde) filmin senaristi Safa Önal bu tartışma sahnesinin sonradan ek olarak çekildiğini ve diyalogları taksiyle sete giderken ve yine sette taksinin içinde yazdığını söylüyordu. Diyaloglara eyvallah desek bile bu diyalogları sette öğrenen oyuncuların sergilediği performansa diyecek söz bulamıyorum.

İzleyeceğimiz fragmandan yine aşka dair hatırlanası bir alıntıyla bitirelim:

“…
― Belki de sen bırakıp gidersin bir gün… Dükkanını, evini göreceğin gelir...
― Evim, dükkanım hep burda. Gidecek başka yerim yok. Dükkanım iki portakal sandığı. Evim senin yanında.
…”

BAYRAM…

Kasım 6, 2011

La tarde que llegaste - Marina Anaya

SENİN GELDİĞİN AKŞAMDIR …

Daha fazla Marina Anaya eseri için tıklayın.

Bundan yıllar (39 yıl) önce Cemal Süreya, ciddi bir ameliyat için hastaneye yatan eşi Zuhal Akkanat’a hastanede kaldığı 13 gün boyunca her gün bir mektup yazar. 12-24 Temmuz 1972 tarihlerinde kaleme alınan bu 13 mektup 1990 yılında Cemal Süreya’nın ölümünden kısa bir süre sonra bizzat Zühal Akkanat tarafından kitaplaştırılması isteğiyle Can Yayınları’na, Erdal Öz’e iletilir. Mektuplar aynı yıl (1990) kitaplaştırılır. Aşağıda bu Onüç Günün Mektupları’ndan seçilmiş 13 pasaj bulacaksınız. İyi okumalar…

—-1—-

Zuhal’im, hayat!
Hayatımsın.
Bunu bilmeni isterim.(…)

—-2—-

(…)Kahvenin önünden otomobiller geçiyor. Bir tane de at arabası. Seni düşününce o atı da seviyorum. Çay içiyorum. Artık ıhlamur içeceğim. Ne yumuşak, çağrışımlı, bağışçı, düşçül şeydir ıhlamur. Evimizin önünde bir ıhlamur ağacı olsun. Sen saksıda da yetiştirebilirsin ıhlamuru. Gece yatakta Memo’yla hep seni konuştuk. Susunca seni sustuk. Uyuyunca seni uyuduk.(…)

—-3—-

(…)Her şeyimi sana borçluyum. Sana rasladığım sıralar yıkıntılıydım. Sen onardın beni. Tuttun elimden kaldırdın. Ben de ekmek gibi öptüm alnıma koydum seni, kutsadım.(…)

—-4—-

(…)Bir günler Kars’taydım. Kudura kudura akıyordu Delice çayı. Aklımda hiçbir şey yoktu. Çünkü o sıralar sana raslamamıştım daha. Sonra sen çıktın geldin. Ortalığı güzelledin. Beni ben ettin. Memo’yu var kıldın. Sen de bizimle var oldun, unutma bunu.(…)

—-5—-

(…)Anlamalısın beni, birtakım büyük şeylerin peşindeyim. Bazı iddialarım var, onları gerçekleştirmek istiyorum. Bunun dışında çok şeye niyetim de, vaktim de olmuyor. Bu konuda işte, asıl bu konuda anlamalısın beni. Hiçbir yönden kuşkulanmamalısın benden. Ben ki sana senin şahdamarından daha yakınım, nasıl kuşkulanırsın benden? Destekle beni ( zaten hep desteklemişsindir) bak neler yapıyoruz. Nelerden ne sular akıtıyoruz.(…)

—-6—-

(…)Madam aldığım biberleri güzelce kızarttı. Optalidon ve pil de aldım. Beyaz çizgili giysin de çantamda. İçim titrer senin istediğin bir şeyi yerine getirirken.
*
İçim titrer.
(…)

—-7—-

(…)
Hayat için şöyle iki dize kalmış aklımda. Yabancı bir şairden

“Hayat kısadır kuzucuklarım
Yine de uzundur kuzucuklarım.”

Severim ben bu iki dizeyi. İsterim sen de sevesin.
*
Evet kuzucuğum yine de uzundur hayat.
*
Senede bir gün.
“Senede her gün” diye okursun bu şarkının bir kısmını sen.
*
Sana rasladığım gün susuzdum, yalnızdım
Bir çırpıda içtim gözlerini.
(…)

—-8—-

(…)
Bir çeşmeye koşar gibi koşuyorum sana.
*
Anlasana!
(…)

—-9—-

(…)
Seviyor musun mektuplarımı? Ben seni çok seviyorum.
(…)

—-10—-

(…)Tükenmez kalemin mürekkebi bitti. Dolmakalemle devam ediyorum. Bu mürekkebi seviyorum. Senin göz rengini, başka bir açıdan çağrıştırır bir yanı var galiba. Bu mürekkeple de yineleyeyim gerçeği: Seviliyorsunuz, madam. Madam, Oklohoma’ya gitmek isterim sizinle. Şikago’da kalabalık bir caddede yürümek isterim.(…)

—-11—-

(…)Pir Sultan’a girdim. Birbuçuk ay içinde bu araştırmayı bitirmem gerek. İşin üstesinden gelebilirsem güzel bir çalışma ürünü çıkacak ortaya. Madam Bovary’nin parasıyla televizyon, Pir Sultan’ın parasıyla çamaşır makinesi alacağım sana. İkisinin bedeli ikisini almaya yetecek. Seni yaşatacağım. Dalım, çiçeğim. Günlerimiz daha iyi olacak. Çünkü Necati Cumalı’nın dediği gibi,
“Yaşar iyi ve güzel olan.”
(…)

—-12—-

(…)Aklımda hep sen vardın. Geçen seferki ameliyatı anımsadım. Sen ameliyat olurken ben ne yapacağımı bilmiyor, bir yandan da birkaç kuruş elimize geçer diye oturmuş “Goriot Baba” çevirisine bir iki sayfa eklemeye çalışıyordum. O hastane çıkış gününü hiç unutamıyorum. Derin bir çizgi çekmiş belleğime. Paramız yoktu. Cem yayınevinden 1000 lira alacağımız vardı ve yayınevi, çok önceden haber vermiş olduğum halde, bu parayı gününde ödememişti, ya da ödeyememişti. Sonuçta o gün seni bir taksiye bile bindirememiştim. Yürüye yürüye Şişli’ye inmiş, ordan Karaköy dolmuşuna, Karaköy’den de vapura binmiştik. Ne günlerdi onlar. Bizim sevdamız böyle günlerden de geçmiştir. Ama biz o günleri de çok severiz, değil mi? Yaşadığımız günlerdir, birbirimizi tanıdığımız günlerdir. İyi, kötü günler geçirdik. Çoğunca da iyi günler. Öperim o günleri.(…)

—-13—-

(…)Bizi bir kamyona doldurdular. Tüfekli iki erin nezaretinde. Sonra o iki erle yük vagonuna doldurdular. Günlerce yolculuktan sonra bir köye attılar. Tarih öncesi köpekler havlıyordu. Aklımdan hiç çıkmaz o yolculuk, o havlamalar, polisler. Duyarlığım biraz da o çocukluk izlenimleriyle besleniyor belki. Anam sürgünde öldü. Memo’ya ve sana duyduğum sevgide bu ölümleri de, bu öksüzlükleri de değerlendirmelisin. Aşkımın tandırdan yeni çekilmiş bir yufka gibi her dem sıcak ve taze olduğunu anlamalısın. Yüksek öğrenim yıllarında Başkent sokaklarında ceplerimi ellerimle doldurarak yürürken ilerde bir karım olacağını, çocuklarım olacağını düşünürdüm. Yüzsüz, bedensiz bir şeydi bu kadın; bir gölge gibi düşlerimin arasından sıyrılır giderdi zaman zaman. Sensin o kadın. O çocuklar Memo ile Elif. Annemle babam Bilecik’te şosanın yanında yanyana iki mezarda uyuyorlar. Annem 1938’de babam 1957’de öldü. İki ölüm arasında 20 yıllık bir ara var. Ama işte ikisi de yanyana yatıyor. Bir gün gidelim. Gidelim mi? Büyükannemle Hasan amcam da şu koyu yeşilliğin altındalar. Ama yanyana değiller. “Sizin hiç babanız öldü mü?”
*
Biz gözyaşımızı gizleyen insanlarız
Biz kahkahamızı da gizleriz
Biz koşuyu kaybettikten sonra da koşan atlarız
*
Seni seviyorum.
(…)
———

Onüç Günün Mektupları, Cemal Süreya, Can Yayınları, İstanbul, 1990.

İvanov, Anton Çehov

Temmuz 14, 2011

TÜKENMEK Üzerine

“(…)
İVANOV (yalnız) : (…) Tanrım, nasıl hor görüyorum kendimi! Nasıl derin bir tiksinti duyuyorum kendi sesimden, kendi adımlarımdan, kendi ellerimden, giysilerimden, düşüncelerimden. Fakat ne kadar gülünç, ne kadar onur kırıcı! Daha bir yıl öncesine kadar sağlıklı, güçlü, dinç, çalışkan ve ateşli bir adamdım; İşte bu ellerimle çalışıyordum. Konuşmalarım en bilgisiz kişileri bile etkileyebiliyordu. Acı karşısında ağlayabiliyor, kötülüğe karşı öfkeyle başkaldırabiliyordum. Esinlenmek nedir biliyordum. Çalışma masasının arkasında iki şafak boyunca, ruhu şiirlerle eğlendirerek oturulan sessiz gecelerin çekiciliğini ve güzelliğini biliyordum. İnançlarım vardı. Öz anamın gözlerine bakar gibi bakabiliyordum gelecek günlere… Ama şimdi, oh, Tanrım! Yoruldum, inançlarım yok oldu. Günlerimi, gecelerimi aylak aylak geçiriyorum. Beynim, ayaklarım, ellerim, kendi başlarına çalışır oldular. Evim barkım yıkılıyor, ormanın balta vuruşları altında çatırdıyor. (Ağlar.) Toprağım öksüz çocuklar gibi bakıyor yüzüme. Beklediğim, üzüldüğüm hiçbir şey yok, ruhum gelecek karşısında dehşetle titriyor… (…)”

İvanov III. Perde, Sahne IX. Boldlar bana ait.

Anton Çehov, Bütün Oyunları I, Çeviren: Ataol Behramoğlu, İstanbul, Adam Yayınları, 4. Basım, Mart 2000, sf.66.

——————-

Ve AŞK Üzerine

“(…)
SAŞA: Erkeklerin anlayamayacağı pek çok şey var. Zavallı bir başarısız, başarılı bir adamdan daha kolay girebilir bir genç kızın yüreğine. Çünkü her genç kızın yüreğinde gerçek bir aşk duygusu yatar.  Anlıyor musun; gerçek bir aşk! Erkeklerin başlıca sorunu işleridir, aşk üçüncü derecede bir şeydir onlar için. Kadınla konuşmak, onunla bahçede dolaşmak, hoşça bir zaman geçirmek ve onun mezarında ağlamak… İşte bir erkeğin aşktan anladığı. Oysa aşk, biz kadınlar için, hayatın kendisidir. Bir kadın “seni seviyorum” diyorsa, bu, “senin tasalarını gidermek istiyorum, seninle dünyanın öbür ucuna nasıl gidebileceğimizi tasarlıyorum, eğer sen cehenneme gideceksen ben de seninle cehenneme geleceğim” demektir. Sözgelimi, bütün bir gece senin notlarını temize çekmek, ya da kimse uyandırmasın diye sabaha kadar sana gözcülük etmek, seninle yüzlerce kilometre yürümek büyük mutluluk olurdu benim için. Üç yıl önce harman zamanıydı; güneşten yanmış, yorgun ve toz içinde bize geldiğini, içecek bir şey istediğini anımsıyorum. Getirdiğim şeyi içmiş, sonra da vurulmuş gibi uyuyup kalmıştın divanda. Yarım gün uyudun orada, ve ben bütün bu süre boyunca sana gözcülük ettim. Ne kadar hoşlanmıştım bundan! Aşk kendisi için harcanan emek oranınca güzeldir, yani, anlıyor musun, o kadar güçlü duyulur…
(…)”

İvanov III. Perde, Sahne XI. Boldlar bana ait.

Anton Çehov, Bütün Oyunları I, Çeviren: Ataol Behramoğlu, İstanbul, Adam Yayınları, 4. Basım, Mart 2000, sf.71-72.

%d blogcu bunu beğendi: