Hikaye, Bingöllü öğretmen-yazar Akif Arda’nın Ağustos 2002′de yayımlanan Kamçurcu adlı kitabından. Kiğı’nın Xurs (Darköprü) köyüne bağlı Mexsan mezrasından olan Akif Arda’nın babasından dinlediği bir hatıradır.

“1915 yılının Nisan-Mayıs aylarıydı. Yağmur yağıyor, karlar eriyor, akarsular alabildiğine kabarıyordu. Çemémezin (Büyüksu, Peri Suyu) kıyısında, kabaran suyu seyretmek için ben, Memedi, Eli dolaşıyorduk. Ben altı, Memedi sekiz yaşında birer çocuk iken Eli on beşinde bize göre çok güçlü bir delikanlı idi. Dolaşa dolaşa Berevan Tarlası’nın yüksek tepesine gelip durduk. Burada azgın ve bulanık suya yamaç aşağı taş yuvarlamaya başladık. Biz suya taş yuvarlayıp zevkini almaya çalışırken, kucağında çocuk taşıyan tanımadığımız bir kadın yanımıza geldi. Kadın son derece perişan, tedirgin ve bezgindi. Hala gözümüzün önünde, olduğu gibi hatırlıyorum. Uzun boylu ve güzeldi. Elbiseleri yırtıktı. Ağlıyordu. Su kıyısı boyunca yukarılardan gelip aşağı doğru göç eden muhacirlerdendi (Ermeni?). Kucağındaki bebek henüz yürüyemeyecek kadar küçüktü. Yanımıza gelir gelmez yalvaran sesiyle bize şöyle dedi: “Ne olur, beni bebeğimden kurtarın, alın suya atın” dedi. Evet, belki garip gelebilir ama ben canlı tanığım. Anne savaşın ve zorunlu göçün yarattığı korkunç sonuçtan dolayı bebeğinden kurtulmak istiyordu. Kendisi kıyamıyordu bebeğine. Can derdine düşmüş, aç ve perişandı. Artık annelik şefkatini yitirmiş, kendisini kurtarmayı düşünüyordu. Bebek de bir deri bir kemik kalmıştı. Belki de onun daha fazla acı çekmesini istemiyordu. Ağlayarak yalvardı, kucağında tuttuğu bebeği Eli’ye uzattı. Eli, istemeye istemeye bebeği aldı, sağ avucunun üstüne yerleştirdi, bulunduğumuz yüksek tepeden alt tarafımızda akan suya olan gücüyle taş atar gibi fırlattı. Ancak şimdi anlıyorum ne kadar korkunç manzara olduğunu. Bebek anında bulanık suda kayboldu. Kadın, artık bebeğinin yokolduğunu anlayınca, annelik şefkatinin verdiği acıya dayanamadı; ağlayıp çığlık attı, o da kendini azgın suya attı. Su, anneyi sürükledi, halı büyüklüğünde bir adaya bıraktı. Adada iki gün iki gece bağırıp çağırdı. Hiçbir tarafa gidemiyordu. Üçüncü gecede şiddetli yağmur yağdı, rüzgâr esti. Sabah kalkıp Çem’e baktığımızda su daha da çoğalıp bulanmıştı. Halı kadar ada da kadınla beraber yok olmuştu.

(…)”

Akif Arda’nın Ağustos 2002de Düşünceler Dükkanı etiketiyle çıkan Kamçurcu isimli kitabında sf. 5-6da yer alanBen Bir Türküm, Dinim Cinsim Uludur” isimli öyküsünden. Boldlar bana ait.

Görseller Lübnanlı sanatçı Naeema Zarif imzalıdır.

Reklamlar

Sabah güneşi, fakirler için bir ısınma aracı, bir gıda kaynağı, çıplak vücuda giyilen bir giysi, gelecek için çevrilen yüzlere bir umut kaynağı, yetimler ve kimsesizler için şefkatli bir ana kucağı gibidir. Üç çocuğu ile duvarın dibinde oturan anne, yeni doğan güneşe karşı şöyle diyordu: “Güzel yavrularım, canım çocuklarım, üzerim toprakla örtülmedikçe size hiç bir şey olmayacaktır. Babanızı bizden ayırdılar. Ama bizi birbirimizden ayıramazlar. Ölünceye dek beraber olacağız…” Çocukların babaları, 1915’te devletin silahlı adamları tarafından götürülmüştü. Anne, kocasının artık dönmeyeceğini bildiğinden, tek tesellisini çocuklarında buluyordu. En büyüğü dokuz yaşında olan üç çocuğu vardı. Biri kız, iki erkekti. Üçünü de duvarın dibinde güneşe karşı dizlerine oturtmuş, saçlarını okşayıp koklayarak onlarla içindeki kini bileyerek konuşuyordu.

Anne, bahar aylarında iki tarlasını komşusuna ektirdi. Birine buğday, diğerine arpa tohumu serptirdi. “Olacak buğdayı değirmende un, arpayı da kışın doğuracak inek için kırma yaparım. Böylece önümüzdeki kışı rahat atlatırız” diyordu.

Bahar ayları bitti, yaz ayları geliyordu. Ekilenler de yavaş yavaş sararıyordu. Anne, ektirdiği buğday ve arpa tarlalarının etrafında tur atarken bazen üzülür, bazen de neşelenirdi. Ekilenler çok iyi olmuştu. Buğdayın ve arpanın olduğu tarlalardan başakları alır avuçlarında ezdirir, saman parçalarına üfürdükten sonra çıkan taneleri sayardı. “Çok fazla, çok dolgun taneler. İyi ama bu bolluk neden? Sonu felaketle bitmese iyi…” şeklinde düşünüyordu.

Anne ve çocukları, ektirdiklerini biçme fırsatı bulamadılar. Sonuç, kadının, kaygılandığı şekilde oldu. Göç ettirme devam ediyordu. Sıcak bir yaz gününde, devletin silahlı adamları geldiler, anneye, “seni çocuklarınla götüreceğiz” dediler. Anne, “ne olur bağışlayın bizi, bizden zarar gelmez…” diye feryat ettiyse de aldıran olmadı.

Adamlar anneye iki sopa vurduktan sonra çocukları ile yerde sürüklemeye başladılar. Çocuklarının yerde sürüklenmesine dayanamayan anne, “tamam tamam geliriz, bizi güzel yerlere götürürsünüz değil mi amcaları” diyerek ayağa kalktı; Kığı’nın Xupus köyünden yürümeye başladılar. Hava çok sıcaktı. Adamlar, önlerine kattıkları anne ile çocuklarını ite kaka Xaştur köyüne getirdiler. Anne ile çocukları son derece perişan olmuştu.

Ekin zamanıydı. Xaştur köylüleri, tarlalarında ekin biçiyorlardı. Adamlar, anne ile çocuklarını köyün arazisinde yürütürken, önlerine çıkan bir buğday tarlasının ortasındaki gölgede oturup dinlenmekte olan rençberin yanına uğradılar. Çok susamışlardı. Rençberin verdiği suyu içip oturdular. Anne, kendilerine su veren, perişan durumlarına acıdığını sandığı gölgedeki sarı tüylü iri yapılı rençbere gözlerini dikerek kendileri için umutlandı. Ancak tam tersi oldu: Tarla sahibi Hüseyin, kadını kendisine bırakmaları konusunda adamlarla anlaştı. Anne, feryat etti, fakat fayda etmedi. Hüseyin, kadını yere yatırıp göğsüne binerek çocuklarından ayırdı. Adamlar da çocukları tokatlayıp önlerine kattı. Anne, göğsüne binip kollarından tutan, daha sonra kocası olan “bozuk tüylü boro öküz” adını verdiği Hüseyin’in altında şöyle feryat ediyordu: “Öldürün öylece ayırın yavrularımdan, ne olur, beni de onlarla götürün. Ne olur, sizler de analardan doğan insanlar değil misiniz…”

Çocuklar Peri Suyu’ndan geçirilmiş, annenin tutulduğu tarlanın karşı tarafına düşen Gulafi Yaylası’nın dik yokuşunda yürütülüyordu. Artık çok uzaktaydılar. Anne, olduğu yerde dona kalmıştı; ses seda kesilmiş, gözleri kıpırdanmadan bakıyordu. Onu bu haliyle gören, ölmüş sanırdı.

Anne, çocuklarının götürülüşünü, her zaman yeni olmuş gibi hiç unutmadı. Xaştur’dan Gulafi yokuşuna baktıkça, ölünceye kadar şu ağıt ağzından düşmedi:

Gim çékirin li bin siyé

Celik birin Gulafi ye.

Sewewé çélik gaha yé boro,

Way way çélik, way way çélik

Xér u adé ji xwa newini gaha yé boro,

Way way çélik, way way çélik

Ez girtim li ber zeviyan,

Ar u xuri da kezew u gurçiyan.

Çélik birin ser sinc u usturiyan da,

Way way çélik, way way çélik…

“Bağ urganı yaptılar gölgede,

yavruları Gulafi’den götürdüler.

Yavrulara sebep boro öküz,

Vay vay yavru, vay vay yavru.

Kendisinden hayır görmesin boro öküz,

Vay vay yavru, vay vay yavru.

Beni tuttular tarlalarda

Alev tuttu ciğerlerimi.

Yavruları dikenlerin üstünde sürüklediler

Vay vay yavru, vay vay yavru…”

_____________

Hikayeyi 24 Nisan 1915’in yıldönümü yaklaşırken bana bu ülkede anne tarafından Ermeni olan pek çok insanı  hatırlattığı için yayınladım. Bir de, Robert Fisk’in Türkçe’de yayınlanmayan kitabı The Great War for Civilisation: The Conquest of the Middle East kitabında okuduğum korkunç bir anıyı, Suriye çöllerinde kurulan kadın pazarlarında satılan Ermeni kadınları hatırlattığı için: “….Margada Tepesi’nden çok da uzak olmayan Habur Nehri kıyılarında Ermeni kadınlar Araplara ve Kürtlere satıldı. Hayatta kalanlar, erkeklerin bakireler için 20 kuruş verdiğini ama çocuklar ve tecavüze uğrayıp bekaretini kaybedenler için yalnızca 5 kuruş verdiklerini anlatıyor. Çoğu çocuklu olan yaşça daha büyük kadınlar nehirde boğuldular…”

Hikaye, Bingöllü öğretmen-yazar Akif Arda’nın Ağustos 2002’de kendi imkanlarıyla yayınladığı Kamçurcu adlı kitabından alındı. Türkçesini de Kürtçesini de aynen aktardım, müdahale etmedim. Meraklısı için, hikayede adı geçen Bingöl-Kiğı’ya bağlı Xaştur‘a Türkçede Kutluca adını takmışlar; Xupus‘a Yazgünü, Gulafi Yaylası‘na da yöredeki bir başka köy olan Xurs gibi Darköprü ismi uygun görülmüş. İşte böyle.

%d blogcu bunu beğendi: