cesar vallejo

 

Kötülüğe inan, kötüye değil;

bardağa inan, asla liköre değil;

cesede inan, insana değil

ve yalnız kendine, yalnız kendine, yalnız kendine.

 

Çoğuna inan, içinden birine değil;

vadiye inan, akan suya değil;

paçalara inan, bacaklara değil

ve yalnız kendine, yalnız kendine, yalnız kendine.

 

Pencereye inan, kapıya değil;

anneye inan, ama dokuz aya değil;

kadere inan, iyi zara değil,

ve yalnız kendine, yalnız kendine, yalnız kendine.

 

Dürbüne inan, göze değil;

merdivene inan, asla basamağa değil;

kanatlara inan, kuşa değil

ve yalnız kendine, yalnız kendine, yalnız kendine.

César Vallejo

Sadece ölüm ölecek!” diye haykırıyordu şair; 1937’de İspanya’da Cumhuriyet için mücadele eden militanlara omuz verirken. Şair César Vallejo imkansızı isteyenlerdendi. Ölüme cephe alıp hayatı savunmaya koyulanlardandı. Ölüme rağmen yaşamaya devam edip cesedini seyredenlerden: Paris’te, bir Perşembe günü, sağanak altında.

16 Mart 1892’de Peru’da Santiago de Chuco’da doğdu. Edebiyat ve hukuk eğitimi aldı. 1919’da ilk şiir kitabı “Los heraldos negros” yayınlandı. Bir süre Peru’da taşrada öğretmenlik yaptı. 1921’de Trujillo’da 120 gün cezaevinde kaldı. 1922’de ikinci şiir kitabı “Trilce” yayınlandı. “Trilce” aynı zamanda yaşarken yayınlanan son şiir kitabı oldu. 1922-38 yıllarında yazdığı şiirler ölümünden sonra “Poemas humanos” adıyla 1939 yılında kitaplaştırıldı.

1923 yılında Paris’e gitmek için başkent Lima’dan gemiye bindiğinde 31 yaşında genç bir şairdi. Cebinde bir kaç bozukluk, elinde Fransızca öğrenmek için küçük bir kitapçık vardı. Ardında İspanyolcanın klasikleri arasına girecek iki şiir kitabı, bir daha göremeyeceği bir vatan bırakmıştı.  Onu Paris’te nelerin beklediğini bilmiyordu; ölüm hariç.

Arkadaşı, yine Perulu, şair Antenor Orrego, Vallejo’nun 1920 yılında bir gece kendisini uyandırdığını ve rüyasında kendini Paris’te gördüğünü anlattığını söyler:

“Paris’teydim[…] etrafımda yabancı insanlar ve yanımda da yine yabancı bir kadın vardı[…]. ölüydüm, cesedimi seyrediyordum[…].”

Yıllar sonra Paris yıllarında bu öngörüyü şiirleştirdiği meşhur şiiri ”Aktaş Üstüne Karataş”ı yazar: “Paris’te öleceğim, sağanak altında,/ Şimdiden hatırladığım bir günde…”

Paris’te hayatını kazanmak için gazetecilik yaptı. Yıllar içinde Avrupa’nın pek çok ülkesine seyahat etti, gezi notlarını yayınladı. Romanlar, oyunlar, öyküler, makaleler yazdı. Rusya’da Meyerhold’la tiyatro oyunları sahneye koydu. Eisenstein ve Pudovkin’le filmlerde çalıştı.

1931’de İspanya Komünist Partisi’ne üye oldu ve İspanya’da özellikle 1927 kuşağından Federico García Lorca, Rafael Alberti, Pedro Salinas, Gerardo Diego, Manuel Altolaguirre gibi şairlerle derin dostluklar kurdu. İspanyol gazetelerine yazılar yazdı, çevirileri, romanları ve gezi notları Madrid yayınevlerinde yayınlandı.

Tanıyanlar onun tepeden tırnağa acı olduğunu, kendi başına derin bir yalnızlık olduğunu söylüyorlar ama ekliyorlar: İçli ya da ağlak değildi, neşeliydi ama yine de uzaktı; uzak, derin bir yalnızlık ve acıyla sarmalanmıştı.

İsmet Özel’in Türkçesiyle bildiğimiz ünlü “Umuttan söz etmek istiyorum” adlı şiirinde acıyı özneden bağımsız olarak ortaya koyar. Bir adımız olduğu için, duyarlı olduğumuz için ya da yaşadığımız için acı çekmeyiz. Acı vardır; hava gibi su gibi bir şeydir, başladığı ya da biteceği bir yer yoktur.

Şiir adıyla tam bir tezat oluşturur, baştan sona acıdan bahseder. Buna rağmen umut doludur, çünkü acıyı diskalifiye eder, ıskartaya çıkarır; acı bize bir şey yaptıran ya da bir şey yapmamızı engelleyen olma niteliğini yitirir, acı vardır; o kadar.

Bu yüzden, bir taraftan bize ”umuttan bahseder”, insanoğlunun daha adil daha güzel bir yaşam umudunun önünü açar. Diğer taraftan da dünya şiirinin bu sıra dışı şairinin poetikası hakkında bize fikir verir. Her şeyi yıkıp yeniden kuran, şeyleri birbirinin yerine kullanan tarzını fark ederiz.

Eleştirmenler, burada aktaramayacağımız bir özelliğinden bahsederler; dili hem araç hem amaç olarak kullanmasını öne çıkarırlar. Dili ve gerçekliği bozup bozulmamış bir dil ve gerçeklik yarattığından dem vururlar. Yaşanan gerçekliği masalsılaştırdığını ve okura yaşadığı gerçekliği görebilmesi için gerekli mesafeyi sunduğunu söylerler.

Bir de yalnızlığa ve acıya meyilli yaşantısına rağmen şiirlerinde hep hayatı savunduğunu, “hayatın savunusu”nun Vallejo şiirinin temellerinden biri olduğunu dile getirirler.

César Vallejo sadece Latin Amerika’nın ya da İspanyolca’nın değil dünya şiirinin de öncü şairlerindendir. Yalnızca hayatta değil, şiirde de devrimciydi ve kendi deyişiyle “devrimciliği öğrenilmiş düşüncelerden değil, yaşanmış deneyimlerden geliyordu”.

15 Nisan 1938’de öldüğünde Paris’te yağmur yağıyordu, yanında çok iyi tanıdığı bir kadın vardı; ama günlerden Cumaydı.

Bu yazı Yasakmeyve dergisinin 36. sayısında (Ocak/Şubat 2009) yayınlanmıştır.

LXXV

Ölüsünüz.

Ölü olmak için ne garip bir yol. Birileri böyle olmadığınızı söyleyebilir. Ama aslında ölüsünüz.

Size acı vermeyen bir yaranın sesli kutusu önünde, bir uçtan bir uca savrulan o sarkacın arkasında, alacakaranlıktan alacakaranlığa gidip gelen o akışkan zarın içinde yüzen bir hiçmişçesine dalgalanıp duruyorsunuz. Bu yüzden size diyorum ki, yaşam aynadadır ve onun aslı sizsiniz, ölümsünüz.

Dalgalar gidip gelirken, nasıl da hiç bir ceza çekmeden ölü durur biri. Sadece sular kıyılara vurup kırıla kırıla gitgide çoğaldığında, işte o zaman, değişirsiniz ve öldüğünüze inanarak, artık sizin olmayan altıncı duyuyu kavrarsınız.

Ölüsünüz, hem de hiç yaşamı tatmamış halinizle. Birileri, şimdi ölü olsanız da, bir zamanlar yaşamış olduğunuzu söyleyebilir. Ama aslında, siz daha önce hiç olmayan bir hayatın cesetlerisiniz. Her zaman ölü olmaktan başka bir şey olmayanların acı kaderi. Hiç bir zaman yeşil olmamış kuru yaprak. Kimsesizlerin de kimsesizi.

Ve elbette, ölüler böyle değiller, onlar hiç yaşanmamış bir yaşamın cesetleri olamazlar. Onlar hep yaşamaktan öldüler.

Ölüsünüz.

―Artık kimse yaşamıyor evde ―diyorsun bana―; herkes gitti. Salon, yatak odası, hol, insansız yatıyorlar. Artık kimse kalmadı, çünkü herkes bırakıp gitti.

Ben sana: Birisi gittiği zaman birisi kalır, diyorum. Bir insanın geçtiği nokta artık yalnız değildir. İnsansız olan tek nokta, henüz hiç bir insanın geçmediği yerdir. Yeni evler eskilerden daha ölüdür. Çünkü taştandır duvarları ya da fayanstan, ama insandan değil. Bir ev yapımı bittiğinde gelmez dünyaya, içinde birileri yaşamaya başlayınca katılır hayata. Evler de tıpkı mezarlar gibi sadece insanlarla yaşarlar. Bir evle bir mezar arasındaki katlanılmaz benzerlik bundandır. Ancak ev insan yaşamından beslenirken, mezar insan ölümünden beslenir. Bu yüzden ikincisi uzanmışken, birincisi ayaktadır.

Gerçekte herkes evden ayrıldı, ama aslında herkes evde kaldı. Kalan onların anıları değil elbet; kendileri. Ve pek tabii ki evde kalmıyorlar artık, ama evde süregidiyorlar. İşler ve eylemler evden giderler; trenle, uçakla, atla, yürüyerek ya da sürünerek. Evde süregiden şey, eylemi işleyen organdır; failin döngüsel eylemlilik halidir. Adımlar gitti, öpüşler, özürler, suçlar. Evde süregiden ayaktır, dudaklar, gözler, yürek. Olumlamalar ve olumsuzlamalar, iyi ve kötü çekip gittiler. Evde kalan şey eylemin öznesidir.

César Vallejo’nun 1923-1938 yılları arasında  kaleme aldığı ama yayınlamadığı şiirleri ölümünden sonra 1939’da Poemas Póstumos başlığı altında yayınlandı. Bu şiirlerinden “No vive ya nadie..” isimli şiirini okudunuz.

%d blogcu bunu beğendi: