şirin-tekeli-portre

Şirin Tekeli (1944-2017). Tarih (muhtemelen) 2016 Baharı, yer (muhtemelen) Bodrum. Kaynak: 5harfliler. com

“(…)

YAZKO çevresindeki bilinç yükseltme grubunuz nasıl oluştu?

Üniversiteden istifa ettikten sonra, muhtemelen Stella’nın (Ovadia) önerisiyle Mustafa Kemal (Ağaoğlu) bana ilk iş teklifini yaptı: YAZKO için bir kadın dergisi çıkarmak ve kadın dizisi hazırlamak. Tek başıma böyle bir şey yapamayacağım için bu konularda bilgili olan kadınlara haber verdik. Ben TÜMAS’tan tanıdığım Gülnur’u (Savran) ve benimle tez yazmak için gelmiş olan Yaprak’ı (Zihnioğlu); Stella, Ferai’yi (Tınç) ve Şule’yi (Aytaç), YAZKO’da çalışan Zeynep Avcı ise Günseli’yi (İnal) gruba dahil etti.

Stella ve Zeynep çeviri grubunda yer almadılar ve biz altı kadın toplandık. Dergi çıkarmaya başlamadan önce bizim feminizmi öğrenmemiz lazım diyerek yola çıktık. Nasıl öğreneceğiz? Bir kitabı çevirerek öğrenmeye karar verdik. Herkes evindeki kitapları getirdi. İyi bir başlangıç olacağını düşündüğümüz Juliet Mitchell’in Kadınlık Durumu’nu çevireceğimiz ilk kitap olarak seçtik. Kitabı çevirirken de feminist literatürün terminolojisini öğrendik. Üzerimizde feminizmi Türkçeleştirmek sorumluğu vardı. Bu yüzden her kavramı nasıl çevireceğimiz üzerine uzun tartışmalar yaptık. Mesela, “male dominance” bu kavramlardan biriydi. Sosyolojide ataerkillik diye bir şey var fakat tamamen feminizmin atfettiği patriyarka, erkek hegemonyası içeriğinden boşaltılmış şekilde kullanılıyor. Ben itici bile gelse patriyarka kavramını kullanmamız lazım, ataerkillik dersek güme gider diye düşünüyordum. Nihayetinde kitapta patriyarka olarak çevirmeye karar verdik.

‘Gender’ üzerine tartıştığımız bir diğer kavramdı. Ben cins denilmesinden yanaydım ama daha sonraki kuşaktan arkadaşlar, toplumsal cinsiyet dediler ve bu kavram öyle yerleşti.

Gender’ın toplumsal cinsiyet olarak çevrilmiş olmasını bugün de sorunsallaştıranlar var. Siz neden cins olarak çevrilmesi gerektiğini düşünüyordunuz?

‘Çünkü cins, hukuk sistemine girmiş bir kavram, cins eşitliği diye bir şey var. Dolayısıyla gender kavramını esas karşılayan kavram cinstir. Fakat, belki de hepimizin karşı çıktığı yeni anayasada bu kavram bulunduğu için başka arkadaşlar toplumsal cinsiyet dediler. Bence hiç gereği yok. Cins zaten toplumsal bir şey. Toplumsal cinsiyet demek bir şey kazandırmıyor aslında. Gender tek bir kelime ve toplumsal cinsiyet onun çarpıcılığını kaybettiriyor diye düşünüyorum.

Üzerine tartıştığınız başka hangi kavramlar vardı?

Aklıma gelen bir diğer tartışma da “the personal is political” üzerine olandı. Kişisel olan politik midir yoksa siyasi midir? Kişisel olan mı, özel olan mı? Ben, “özel olan siyasidir” demekten yanaydım, zira Fransızca’da kavram “la vie privée est politique” diye kullanılıyordu. Ama sonunda “kişisel olan politiktir”de karar kılındı yanılmıyorsam. Çevirdiğimiz kavramların bir çoğu yerleşti, bazıları ise zamanla değişti. Örneğin, bizim bilinç yükseltme dediğimiz şeye şimdiki genç feministler farkındalık çalışması diyorlar. Her kavram günlerce tartışıldı. Çok verimli, son derece birbirimize yaklaştıran, güç kazandıran bir süreç oldu. Dolayısıyla tartışmaktan dergi çıkarmaya ve kadın dizisi hazırlamaya bir türlü gelemedik (Gülüyor), Juliett Mitchell çevirisini de yayınlayamadık ama kendi kadınlık durumlarımızı ve feminizmi konuştuğumuz, adını da sonradan koyduğumuz bir bilinç yükseltme grubu olduk.

(…)”

Bundan neredeyse 1 yıl önce, 30 Haziran 2016’da 5harfliler.com’da Esen Özdemir imzasıyla yayınlanan uzun ve keyifli söyleşiden çeviri, dil ve feminizme dair kısa bir bölümü alıntıladım. Söyleşinin tamamını şuradan okuyabilirsiniz. Sorular haricindeki boldlar bana ait. 

efeso-16

Efes I, Ramón Trigo. Tuval üzerine karışık teknik, 180×135 cm, 2009. Sanatçının sitesine gitmek için resme tıklayın.

Çeviriyle Yaşamak
Alicia Martorell

Şu genç çevirmen büyük bir çeviri bürosu için çalışıyor. Tarife düşük ama biraz çok çalışarak toparlıyor. En azından yapabileceği bir işi var, diğer iki kardeşi gibi işsiz değil. Bir yıl önce evden ayrıldı. Bir daire kiraladı kendisine, küçük ama hiç değilse başkasıyla paylaşması gerekmiyor. Bazı aylar diğerlerinden daha iyi iş oluyor; en azından birkaç günlüğüne tatile gidecek, arada bir akşamları çıkacak kadar kazanıyor.

Şu kadın çevirmen uluslararası kurumlar için çalışıyor. Tarife epey yüksek ama bir dakika bile boş vakti yok. Acısını çıkarmak için her yıl bir ayı uzun bir yolculuğa ayırıyor. Yılların geçtiğinin, bu ritmi düşürmesi gerektiğinin farkında ama nereden başlayacağını bilmiyor. Şimdilik şehir dışında hafta sonlarını geçirebileceği küçük bir satılık ev arıyor.

Şu genç kadın çevirmen okul bitince bir çevirmenler birliğine destek olmaya ayırdı zamanın bir kısmını. Ufak tefek işlere yardım ederek başladı, sonunda nasıl olduğunu anlamadan kendisini yönetim kurulunda buldu. Başlangıçta çok çeviri işi yoktu, birlikte götürebiliyordu. Şimdi ilk dönemi bitmek üzere ama ikinci dönem için aday olmayacak: Günde sekiz saat çalışıyor ve bir bebek bekliyor, bu yüzden çok vakti olmayacak ama asla unutmayacak şu dört yılda öğrendiklerini.

Şu çevirmen yirmi yıl önce ABD’den geldi ve İngilizce dersleri vermeye başladı, ta ki bir gün bilimsel bir dergiye birkaç makale çevirmesi için aranıncaya kadar. Bir süre iki işi bir arada götürdü ama kısa süre sonra çevirmenlik yaparak yabancı dil öğretmenliğinden daha çok kazanacağını fark etti. On beş yıldır yalnıza çeviri yapıyor.

Şu küçük oğluyla yalnız yaşayan kadın çevirmen, epeyce egzotik bir dilden kitaplar çeviriyor. Şimdiye kadar ikisini geçindirdi, her ne kadar bazen çalışma saatlerinin düzenini tutturmak zor olsa da. Neyse ki evde çalışıyor, çalışma saatlerini hafta sonlarına kaydırmak zorunda kaldığında kimseden oğluyla kalmasını rica etmesi gerekmiyor.

Şu kadın çevirmen  evine ve iki oğluna bakıyor. Kocası mimar ama iki yıldır işsiz. Doğrudan kendisine ulaşan epey bir müşterisi var, ayrıca Alman çeviri bürolarına çalışıyor, bu da ona daha iyi bir tarife sunuyor. Altı yedi yılını aldı işlerin oturması ama sonunda bir düzen kurdu. Yine de kriz endişelendiriyor: Kısa süre önce en iyi müşterilerinden birini kaybetti ve ücretler konusunda üzerindeki baskı giderek artıyor. Ne olur ne olmaz diye çalışma alanlarını çeşitlemeyi deniyor, şimdilerde bir sözlü çeviri kursuna yazıldı.

Her şeye rağmen hepsi hayatlarını çeviri yaparak kazanıyorlar. İyi ya da kötü, daha çok ya da daha az çalışarak ama hepsinin mesleği bu. Hafta sonları uğraşılan bir entelektüel takıntı ya da ay sonunu getirmek için bir ek meşgale değil. Bir meslek bu. Diğer tüm işler gibi krizden etkilenmiş olsa da, ekmek onunla kazanılıyor. O da ancak başka herhangi bir meslek kadar iyi ya da kötü.

***

İspanya’daki çevirmen meslek örgütlerinden Asetrad‘ın kurucu üyelerinden emektar çevirmen Alicia Martorell‘in Sanal Cervantes Merkezi CVC‘nin günlük çevirmen gazetesi El Trujamán‘da yayınlanan iki bölümlük yazısının ilk bölümünü okudunuz.

traductor

Arjantin’den Buenos Aires Edebiyat Çevirmenleri Kulübü bir soruşturma yapmış ve çevirmenlere üç soru sormuş. Dünyanın farklı yerlerinden çevirmenler yanıtlamışlar.

Soruşturma geçtiğimiz ay başlamış ve halen sürüyor ama ben yine de bu güzel soruşturmanın okuyabildiğim bölümünden, yalnızca birinci sorusuna gelen yanıtlardan bir derleme yaptım. (Boldlar bana ait.) 

Birinci soru şuydu: Çeviri ve yazı nelerde benzeşir, nelerde ayrışırlar? 

Francisco Segovia (Meksika)

İkisinin de bir şeyi ifade etmek için kelimeler araması anlamında benzeşirler. Ama şurada ayrışırlar: Yazar, daha önce söylenmemiş şeyleri bulmak için kelimeler arar; çevirmen ise kelimeleri daha önce söylenmiş bir şeyi söylemek için arar.

Pablo Gianera (Arjantin)

Preromantiklerden Johann George Hamann’ın aesthetica in nuce’sinden çok hoşuma giden bir bölümü paylaşmak istiyorum. Alıntılıyorum, ya da daha doğrusu çeviriyorum: “Konuşmak çevirmektir; meleklerin dilinden insanın diline çevirmektir, yani düşünceleri söze çevirmek, şeyleri isime, görünümleri işarete…” Bu yüzden her çeviri bir yazıdır, tıpkı her yazının bir çeviri olması gibi. Dar anlamıyla çevirmenin avantajı –ama aynı zamanda zayıf yanı- kelimeleri kelimelere çevirmek mecburiyetidir, kararlarının etkisini zayıflatan bir şeydir bu. Çünkü diller arasında eşanlamlılık, bir dilin kendi içinde bile, bir tür batıl inançtır, yani imkânsız bir şeydir mesela Almancadaki “Waldeinsamkeit” kelimesinin tekil güzelliğini bir çırpıda veren İspanyolca bir kelime bulmak.

Florencia Baranger-Bedel (Arjantin)

Alenen bir yaratıcılık ve zanaatkârca emek istemeleri bakımından benzeşirler. Yazının, barındırdığı imkânlar ve beklentiler konusunda alabildiğine sınırsız ve özgür olması noktasında ayrışırlar. Çünkü çeviri yazıdan farklı olarak her zaman bir özgün metne bağlıdır ve ona mecburdur. Her ne kadar çevirirken pek çok olası çeviri arasından kendine özgü bir tanesini seçme anında kesin bir özgürlük söz konusu olsa da… Ama başarısı özgün metinle “örtüşmek”le ölçülür.

Ilide Carmignani (İtalya)

Çeviri de yazı gibi kelimelerden yapılır ama yazı gerçekleri ve fantezileri söze çevirir, çeviri ise sözleri başka sözlere çevirir. Tamam, bazen Octavio Paz’ın da söylediği gibi, yeniden yazım ya da bir tür çeviri olan yazılar da olur ve tabii özgün metnin yeniden yazıldığı çeviriler de vardır…

Ariel Magnus (Arjantin)

Bu, kişi için yazının ne anlama geldiğine göre değişir. Eğer yazı, benim inandığım gibi, bir özgürlük alanıysa, tüm benzerlikler pratikte hükümsüzdür. Çünkü yazı uçurumun kenarında yazılır, ama çeviri her zaman sağlam zeminde yapılır. Çeviriye özgü metotlar, tıpkı çeviride olduğu gibi, yazının içinde tatbik edildiğinde bile mesele çok farklıdır, orada da yazar metni sahiplenir ve şöyle diyelim, kendi işine geldiği gibi çevirir. Tersine yöntemlerde, “serbest çeviri” ya da nasıl adlandırırsanız adlandırın, bu gibi durumlardan (her ne kadar iyi bir metin çıkabilirse de) iyi bir çevirinin ortaya çıkacağına inanmıyorum.

Ada Solari (Arjantin)

Şüphesiz çevirmek yazmaktır, bu yüzden de özgün eserin yazarı kadar çevirmen de eserin sahibidir. Ama her ne kadar bu iki eylem de yaratıcı bir çalışma gerektiriyorsa da, çeviride şöyle bir kilit boyut söz konusudur: Çeviri, Edith Grossman tarafından “bir çevirinin okurlarının da metni özgün eserin okurlarının yaşadığı estetik deneyime karşılık gelecek biçimde duygusal ve sanatsal olarak kavramaları” olarak tanımlanan hedeflere ulaşmak için gerekli araştırmayı da içeren yorumlayıcı bir çabadır.

Birazcık kendi deneyimlerimden bahsetmek gerekirse, edebi çevirilerle, benim uzmanlık alanım olan sosyal bilimler çevirileri arasında elbette farklılıklar var. Sosyal bilimler çevirilerinde, çoğunlukla, özellikle ilk defa yayınlanan bir makale söz konusuysa, çeviri işi edisyon işiyle, hatta üsluptaki düzeltmelerle birlikte yürür. Ve bazen amaç metnin açık olması, anlaşılır olması gibi dertlere de kayar ki bu edebi çeviride asla düşünülemeyecek bir şeydir. Ama eser sahibinin yazar olarak duruşunun daha açık olduğu durumlar da vardır. O zaman edebi çevirinin daha çok kafa yorduğu meselelere de eğilinir: ritim, sözcük seçimi, cümle ve paragraf kurgusu gibi. (Biraz da şaka olarak, bazen insan yalnızca hoşuna gideni çevirmeli diye düşünüyorum: Yani istek olarak çevirmek, meslek olarak değil.)

Mariana Dimópulos (Arjantin)

En azından iki açıdan benzeşirler. İlk önce, her iki durumda da genellikle bir türe ait olan yazılı bir metnin kompozisyonu söz konusudur ve bu kompozisyonun edebi ya da bilimsel ya da editoryal vs. bir bağlam içinde bir işlevi vardır. İkinci olarak, yazı ve çeviri yazar ve çevirmenden kendi dillerine bir adanmışlık talep ederler, genel olarak dilin sınırları ve zorlukları, ifadenin meydan okumaları karşısında bir adanmışlık gerektirirler. Ama özellikle yaratmakla olan ilişkilerinde ayrılırlar; çeviri de, nihayetinde, yaratıcıdır ama yaratmaz. Hiçbir yazarın ex nihilo yaratmadığını bilmek bu noktada bir şeyi değiştirmez: Bir metni yazmakla, bir metni çevirmek arasındaki tartışma götürmez bir fark olmaya devam eder. Örneği bir felsefi metin çevirisinden vermek bir öykü ya da roman çevirisinden daha iyi açıklar bu durumu: Mesela birisi çevirmesi inanılmaz karmaşık metinleri olan felsefe yazarı Heidegger’i iyi ya da çok iyi çevirebilir ama bu hiçbir biçimde bu çevirmenin benzer bir metin yaratabileceği manasına gelmez. Çeviri, okuma ve yazma arasında bir tür sınır hattıdır.

Juan Villoro (Meksika)

Çevirmen komutları veren sesten yoksundur, bir başkasının sesiyle uyuşur, onu ele geçirir, anlar; kendini ona teslim etmeden onu yeniden üretmenin yolunu arar. Bir köle değildir, bir yorumcudur. Yazardan farklı olarak kendi sesinden yoksundur, ama özgünlükten değil; çünkü çevirmenin konumu da aynı şeyi söylemek için çoğu zaman taklit edilemez olan kendine has bir çözüm bulmayı gerektirir.

poster 2010

bedrettin comert, oglu ergun ve esi maria augostino

Ben de birçok insan gibi, sahip olduğum iyi ve güzel şeyleri başkalarıyla paylaşmaktan haz duyarım. Hele de bu başkaları dostlarım, sevdiklerimse, duyduğum hazzın ölçüsü yoktur.(…) Evimin mutfağında güzel bir yemek mi yapılıyor, hemen en çok sevdiklerim gelir usuma. O yemeğin lezzetini dostlarımla birlikte tatmak isterim. Güzel ve iyi bir şeyi başkalarıyla birlikte yaşamak, mutlulukların en özgecisi, en katıksızı olsa gerek.

Çeviriye de aynı duyguyla yaklaşıyorum. Bildiğim yabancı dilde okuduğum, beni duygulandırıp coşturan ya da yepyeni bilgilerle donatan yapıtları orada, oldukları yerde tek başına bırakmaya gönlüm razı olmuyor. O güzelliklere bu kez yalnız dostlarımı değil, tüm başkalarını ortak etme hummasına giriyorum. Hazların en güçlüsü, en insancası oluyor bu tutku benim için. Ne yazık ki insan ne her okuyup sevdiği yapıtı çevirebiliyor ne de bir yapıtın yazıldığı dilde taşıdığı sanatsallığı ya da düşünselliği yeterince aktarabiliyor. Ama bütün güçlüklerine ve engellerine karşın çeviri yapmak, tanıdığım tanımadığım tüm dostlarıma yüreğimden süzerek ilettiğim bir armağan gibidir benim için: Aydınlık bir merhabadır örneğin, bir bardak taze çaydır, bir dizi renk renk boncuktur, köstekli eskil bir saattir, kardeş payı edilmiş bir parça ekmektir, kanımda ısıtılmış kırmızı bir güldür.

Çeviri eyleminin öznel yönü bu. Beni bir özne, bir birey olarak ilgilendiren ilk yönü. Bir de toplumsal, bilimsel sorumluluklarım var. Şimdiye dek, bir çok bilim adamının kaçtığı yaklaşmadığı bir işte, üstüme düşeni yapmak istiyorum. Yurt dışında okumak gibi bir olanağa sahip oldum. Bilimsel etkinliğini üniversitede sürdürme talihine kavuşan ve mesleğine çıldırasıya tutkun bir bilim adamıyım. Bu nedenle, şimdiye dek savsaklanmış, önemli yapıtları çevirme eylemine ben de kendimce katkıda bulunmak istiyorum. Aldığım eğitim, özümlediğim bilgiler, bulunduğum bilimsel yer, karşılarına çıkıp doğruları anlatmaya çalıştığım bir öğrenci kitlesi, koşulsuz itiyor beni çeviri eylemine. Yoksa niçin sanat, niçin yazın, niçin daha insanca bir gelecek için savaşım? Tek yaşam göstergesi eylemdir. (…)

Lines of thought, Céli Lee

(…) Bir kültür taşralılığı aşabilmişse ulusal olabilir ancak. Bu da kültürün, başka kültür ve sanat ürünlerine açılmasıyla gerçekleşebilir. Bu etkileşimi sağlayan biricik araçlar ise çeviri yapıtları ve sanat yapıtı değiştirimidir. Buradaki değiştirim geçici sürelidir elbette.

Çeviri yapıtlar bize başkalarının ölçütlerini tanıtır, kendi boyumuzu ölçme olanağı sağlar. Kendi ekonomik ve toplumsal yapımıza göre koşullanmış zihin ve duyarlık yapımızın dışında da başka düşünme yöntem ve ürünleri, başka duyma biçimleri ve ürünleri olduğunu gösterir.

Çeviri yapıtları olmadan, çeviri işlemi bir ülkede düzenli ve dizgeli yürütülmeden, uygarlığın tarihselliğini anlamak olanaksızdır. Çeviri ayrıca kendi dilimize yeni olanaklar, yeni boyutlar katar. Yeni kavramları, tadılmadık duyarlık biçimlerini dile getirebilmesi için dili zorlar, onu olmadık yönlerde anlatma zorunluluğuna iterek varsıllaştırır. (…)”

Türk Dili Aylık Dil ve Yazın Dergisi, Çeviri Sorunları Özel Sayısı, Yıl 27, Cilt XXXVIII, Sayı 322, 1 Temmuz 1978, Sf. 162-165. (Ankara Üniversitesi basımevi tarafından 2000 yılında yayınlanan tıpkıbasımdan.)

Metni Bedrettin Cömert’in Çevri Sorunları Özel Sayısı kapsamında gerçekleştirilen soruşturma sorularına verdiği yanıtlardan derledim. Boldlar bana ait.

Bedrettin Cömert bu soruşturmaya verdiği cevaplar yayınlandıktan birkaç gün sonra 11 Temmuz 1978 Salı günü sabahı Ankara Gaziosmanpaşa’da uğradığı silahlı saldırıda öldürüldü. Saldırı esnasında yanında bulunan İtalyan uyruklu karısı Maria ağır yaralandı. Katilleri aranmadı ve bulunmadı.

The philosopher in meditation, Rembrandt, 1632

“(…)

Çeviride de belli bir kurtarma işi yapılır ve bazı şeyleri yitirmeye rıza gösterilir. Neyi kurtarırız? Neyi yitiririz?

(…)

Çeviri yapmak iki efendiye hizmet etmektir, der Rosenzweig: biri kendi yapıtı içindeki yabancıdır bu efendilerin, diğeriyse yapıtı kendine mal etme arzusu içindeki okur. Biri yabancı yazar, ötekiyse çevirmenle aynı dil dünyasında yaşayan okur. Bu çelişki aslında, hem bir sadakat arzusunu hem de bir ihanet kuşkusunu içinde taşıyan, pek de benzeri görülmemiş bir sorunsaldan kaynaklanır. Bu akşam ödül kazanan kişilerden birinin onurlandırdığı Schleiermacher ise, bu çelişkiyi iki evreye bölmüştür: “okuru yazara götürmek”, “yazarı okura götürmek”.

(…)

Ancak bir kez çeviri çalışması başladıktan sonra, çeviriye direnme daha az hayali bir biçim alır. Çevrilemezlik alanları metnin içine serpiştirilmiştir; bunlar çeviriyi bir drama, iyi çeviri dileğini de bir iddiaya dönüştürürler.

(…)

Antoine Berman direnişin iki oluş biçimini başarılı bir formülle özetler: çevrilecek metnin direnişi ve kendisine çeviri yapılacak dilin direnişi. Alıntılıyorum: “Psişik düzlemde, çevirmen ikiye bölünmüştür. Her iki tarafı da zorlamak ister: Kendi dilini yabancı ögeleri kabullenmeye zorlamak, öteki dili de kendi anadili yükünü boşaltmaya zorlamak.”

(…)

Anlatma ediminde olduğu gibi, çeviri ediminde de, eşdeğerlilik ile tümüyle birebir örtüşme arasındaki uzaklığı doldurma umudu taşımadan başka türlü dile getirebiliriz söylemek istediğimizi. Demek ki dilin konukseverliği öyle bir şey ki ötekinin dil dünyasında yaşama hazzı kendi evinde yabancının sözünü konuk etme hazzıyla karşılanır.

Çeviri Üzerine, Paul Ricoeur, Çeviren: Sündüz Öztürk Kasar, YKY, Mayıs 2008, İstanbul. Sf. 9-17. Çeviri üzerine üç metinden oluşan kitapta yer alan Çevirinin Başkaldırısı ve Başarısı, Ricoeur’un 1996 Fransız-Alman Çeviri Ödülleri dağııtm töreni vesilesiyle 15 Nisan 1997’de Alman Tarih Enstitüsü’nde yaptığı konuşmanın metnidir.

Günlerin Çocukları. Eduardo Galeano’nun yeni kitabının ismi bu. Takvim formatında. Her günün bir hikayesi var. Günlerin Çocukları, bu ay Latin Amerika ve İspanya topraklarında yürümeye başladılar. Bu yıl bitmeden Türkiye’ye de yetişirler diye ümit ediyorum.

Kitabın ismi “uzayı zamanın kurduğunu” söyleyen Mayaların Yaratılış inanışından geliyor, diyor Galeano Arjantinli Ñ dergisine verdiği röportajda: “Ve günler yürümeye başladılar. Ve onlar, günler, bizi meydana getirdiler. Böyle dünyaya geldik işte hayatı kovalayan ve araştıran bizler; yani günlerin çocukları.” Aşağıda bu yeni kitaptan bir kaç günün hikayesini bulacaksınız. İspanyolca bilenler şuradan daha fazlasını okuyabilirler.


30 Mart
Temizlikçi Kadınlar Günü

Maruja’nın yaşı yoktu.
Önceki yaşlarından bir şey anlatmıyordu. Sonraki yaşlarından bir şey beklemiyordu.
Güzel değildi, çirkin de değildi, şöyle böyle de değildi.
Ayaklarını sürüyerek yürüyordu ve elinde de hep bir toz bezi ya da süpürge yahut bir kepçe oluyordu.
Uyanıkken başını omuzlarının arasına saklıyordu.
Uyurken başını dizlerinin arasına saklıyordu.
Onunla konuştuklarında yere bakıyordu, karıncaları sayar gibi.
Kendini bildi bileli yabancı evlerde çalışmıştı.
Lima şehrinin dışına hiç çıkmamıştı.
Yıllarca ev ev çalışıp durmuştu, hiçbirinde fark edilmemişti.
Sonunda insan gibi davranıldığı bir yer buldu.
Birkaç gün sonra da göçtü bu dünyadan.
Ama sevgiyi tatmıştı.

30 Ağustos
Kayıplar Günü

Kayıplar:
Mezarsız ölüler,
isimsiz mezarlar,
terörün yuttuğu kadınlar ve adamlar
savaş ganimeti sayılan ve hâlâ öyle olan bebeler.
Ama aynı zamanda:
doğal ormanlar,
şehir gecelerinin yıldızları,
çiçeklerin kokusu,
meyvelerin aroması,
el yazısı mektuplar,
kaybedecek zamanların olduğu ve harcandığı o eski kahveler,
sokaklarda oynanan futbol,
yürüme hakkı,
nefes alma hakkı,
güvenceli işler,
güvenceli emeklilikler,
etrafı çevrilmemiş evler,
kilitsiz kapılar,
birlik duygusu
ve sağduyu.

12 Ekim
Keşif Günü

1492’de Amerikalılar yerli olduklarını keşfettiler,
Amerika’da yaşadıklarını keşfettiler,
çıplak olduklarını keşfettiler,
günah diye bir şeyin olduğunu keşfettiler,
başka bir dünyanın kralına ve kraliçesine ve
başka bir göğün tanrısına itaat etmek zorunda olduklarını keşfettiler,
ve aynı zamanda günahı ve giysiyi de icat eden bu tanrının
güneşe, aya, toprağa ve onu sulayan yağmura tapanların
canlı canlı ateşte yakılmasını emrettiğini keşfettiler.


<

Herkesin Anadili Herkese

Şubat 21, 2012

“(…)

Coetzee’den, şu ana kadar (11 kitabını Katalancaya çevirerek) pek çok kez “alter ego”su olduğum bu yazardan, ileride bahsedeceğim. Şimdi bir iki kelimeyle nasıl çevirmen olduğumdan bahsetmek istiyorum: Yirmi yıldan fazla zamandır yapmakta olduğum, hayatımı bana sunduğu sefillikler ve güzellikler içinde geçirdiğim bu mesleğe nasıl vardığımdan. Biz kırklı ve altmışlı yıllar arasında doğan kuşak için Katalanca bir araç dildi, aramızda konuştuğumuz bir dildi ama bir kültür dili değildi. Franco döneminde okulda Katalanca konuşmak yasaktı ve bütün eğitimimiz, hem ilk hem orta öğretimde, İspanyolcaydı. Buna rağmen, Katalanca çoğumuz için doğal dildi, kimliğimizin en derinlerine nüfuz eden, ona biçim verendi: Eğer şairin sözleriyle söyleyecek olursak; düş gördüğümüz dildi.

(…)”

Katalan çevirmen Dolors Udina‘nın “La traducción literaria como creación” (Bir yaratı olarak edebi çeviri) isimli yazısından aldım yukarıdaki pasajı.

Bir dil elbette  okuyarak, yazarak, çevirerek, tartışarak gelişir. Ama bunların yapılamadığı zamanlarda yalnızca konuşmak da alevi canlı tutar. Konuşmanın da yasaklandığı zamanlarda hane içlerinde, kafa içlerinde yaşar anadil. İnsanoğlunun en gizli düşlerine ev kurar. Ve orada yaşadığını bilmek bile insana dayanma gücü verir. Bunu bilenler bilir. Anadil insanın ruhunu üfüler.

Tam da iktidar partisinin Kürtçenin bir “medeniyet dili” olmadığını söylediği günlerde geldi Dünya Anadili Günü. Bunu söyleyenler, bütün medeniyetlerin anayla evlat arasında ve anadilde tekrar tekrar doğup yeniden kurulduğunu bilmeyenlerdir. Eğer anadilde değilse; medeniyet, medeniyet değildir.

Muktedirler ne derse desin: Hayat anadilde kurulur. Sevda anadilde yaşanır. Ölüm anadilde gelir. Bunu bütün Kürtler bilir.

Herkesin anadili herkese! Hepinizin Dünya Anadili Günü Kutlu olsun!

 

Eleştirmen Semih Gümüş’ün Radikal’de yayınlanan “Çeviri, nasıl bir sorun?” başlıklı yazısını okuyunca bir çevirmen olarak hemen itiraz etmek istedim. Ama edemedim. Yazıyı karşıma alıp itirazlarımı sıralamayı denediğimde yazıda bir sıkıntı olduğunu, ayakta duramadığını fark ettim. Yazıyı ele alıp karşı çıkmaya çalıştığımda ise metnin kıvamında bir sorun olduğu, yazının bütününden bağımsız olarak yalnızca itiraz ettiğim cümlenin elimde kaldığı dikkatimi çekti. Bu alegoriyi Türkçeye çevirirsek ortada bir tutarlılık, bütünlük sorunu vardı. Söylemek istediğimi birkaç örnekle açıklayayım, mesela yazının girişini ele alalım:

Yayıncılık sektörünün en önemli sorununun dağıtım olduğu düşüncemi birçok kez belirttim, sonra çeviri sorunu gelir, diye ekleyerek (diyelim ki öyle). İkisi birbirinden bağımsız, ama yayıncılığı bir dizi unsurun bir araya gelip birbirine bağlanarak oluşturduğu bütüncül bir yapı olarak düşünürsek, (başka nasıl düşünülebilir?) sıralamadaki ağırlıkları birbirinden farklı olsa bile, bütün unsurların vazgeçilmez olduğunu da biliyoruz (tamam). Her yıl on bin değil, bir milyon kitap satsanız bile, yayımladığınız çeviriler iyi değilse, yaptığınız yayıncılık niteliksiz kalacaktır. (Yani? Bu üç cümle de tek başlarına doğru olabilirler, tartışılır, ama dikkatli bakılırsa üçü birbiriyle ilgisizdir, ilk cümledeki iddiayı hiçbir biçimde desteklemezler.)

Yine çevirinin yayıncılığın en önemli ikinci sorunu olduğunu söyleyen bir başka örnek:

Çeviri, bizde yayıncılığın en önemli ikinci sorunudur (diyelim ki öyle). Bunun bir nedeni çevirmen eksikliği (evet);  ikincisi çevirmenlerinin büyük çoğunluğunun, özellikle edebiyat yayıncılığının gereksinimlerine uygun niteliksel karşılık verememesi (yani, çevirmen eksikliği); üçücüsü de çevirmenlerin çoğunluğunun bu eksiklikleri yok sayması. (Bir başka anlamda, yine çevirmen eksikliği. Sıralanan bu birbirinin aynısı sebeplerin çevirinin neden yayıncılığın en önemli ikinci sorunu olduğuyla da, ayrıca, hiçbir ilgisi yoktur.)

Başka örnekler de verilebilir ama ben cümleler ve paragraflar arasında bağları eksik ya da çok zayıf olan, yanlış tasımlarla, totolojilerle bezeli metnin kendisine, Türkçesine, müellifine ve editörüne itiraz etmeden söylenenlere itiraz edilemeyeceğini düşündüğüm için verdim bu örnekleri. Şimdi de yazıda itiraz edilebilecek sayısız noktadan benim için elzem olan bir kaçına değinip örnekleri seçerken de altını çizdiğim çevirmen ve Türkçesi konusuna geçeceğim.

Birincisi, Gümüş’ün yazısında itiraz ettiği çevirmen, tümüyle farazi ve keyfince eleştiriler yöneltmesine hizmet etmesi açısından da manipülatiftir. İkincisi; evet, çevirmen Dickens ya da Dostoyevski değildir ama editör de Dickens ya da Dostoyevski değildir. Aklın yolu da, kitap çevirmenlerinin meslek birliği ÇEVBİR de her zaman metne uzun zaman emek harcamış, metni içerden tanıyan çevirmenle, metne dışarıdan bakabilen konuya hakim bir editörün işbirliğinin kitap ve Türkçesi için en hayırlısı olduğunu söylemiştir, söylüyor.

Üçüncü itirazım, Gümüş’ün parantez içine aldığı ama bir paranteze sığmayacak kadar büyük ve haksız yargısına: (Her çeviri yaratıcı emek istemez.) diye parantez içinde belirtmiş Gümüş. Bilakis, bütün çeviriler yaratıcı emek ister, diyeceğim ben. Çevirmen, farkında olsun ya da olmasın, dünyanın bütün dillerinde aynı yöntemle çalışır: Kaynak dilde metni çözümler, kendi dilinde yeniden kurar. Birbiriyle birebir örtüşen iki dil vaki olmadığı için çözülen metnin malzemelerinin büyük kısmı başka bir dilde işe yaramaz. Bunları ayıklamak zahmetli iştir, birikim ister. Kaynak dilden taşınamayan malzemeyi amaç dilde uygun kalıplar, deyişler, üsluplarla karşılamak yaratıcılık gerektirir.

Çevirmen bu mesleki sıkıntıları kendinden çok şey katarak kendi dilinden çarelerle halletmek durumundadır. Çözümlediği metinden elde ettiği temel malzemelerle, çeviri yaptığı dilin potansiyelini ve kendi yaratıcı gücünü kullanarak metni yeniden kurar. Ve her türlü metni çözümlemek de yeniden kurmak da yaratıcı emek ister. Yani: Evet, Ulysses’i, Mrs. Dalloway’i çevirmek yaratıcı emek ister ama herhangi bir romanı ya da öyküyü, bilimsel çalışmayı yahut çocuk kitabını çevirmek de yaratıcı emek ister ve bunlar arasında harcanan yaratıcı emek üzerinden bir hiyerarşi tesis edilemez. Yaratıcı emek ölçülebilir bir şey değildir.

Son olarak, yukarıda seçtiğim örneklerde de dile getirilen çevirinin yayıncılık sektörünün ikinci büyük sorunu olması var ve eğer yazıya bakarsak sorun, ülkede bir yıl içinde yayımlanan kitapların yüzde 50’sini çeviri kitapların oluşturması değil, çevirilerin Türkçelerinin kötü olması.

Başka açılardan da itiraz edilebilir ama çevirinin böylesi bir sıralamada telif eserlerin önüne geçmesi şu anlama gelir: Bu ülkede harika bir edebiyat iklimi var, ardı ardına birbirinden yaratıcı romanlar, öyküler, şiirler yayınlanıyor, üniversitelerimiz aralıksız ufuk açıcı çalışmalar, araştırmalar yayınlıyorlar ve bunları çok yetkin, çok sarih bir Türkçeyle yapıyorlar ama çevirmenler sanki başka bir ülkede yaşıyor, başka bir dil konuşuyorlar, durumları çok kötü, iki lafı doğru çeviremiyorlar.

Bu gerçek değil, olamaz da zaten: Çevirmenler ve dilleri her zaman içinde yetiştikleri kültürel ortamın ürünüdürler ve Türkçeleri sorunluysa, bu ancak, dillerinin beslendiği alanlarda temel sıkıntılar yaşandığını gösterir. Çevirmenin dilinin gündelik yaşamdan, okuldan, üniversiteden, edebiyattan, bilimden, gazete ve dergilerden yeterince beslenemediği anlamına gelir. Oralara bakmayı gerektirir.

Çevirmenin Türkçesi aynadadır, akistir. Konuyla azıcık ilgili herkesçe malum olan Türkçe sorununu Eğitim Bakanlığı’nda, Kültür Bakanlığı’nda, üniversitelerde, telif eserlerde, basın yayın organlarında değil de çevirmenin Türkçesinde tespit edip düzeltmeye kalkmaksa külliyen abestir.

Çiçekler ve Çevirmeni

Şubat 17, 2011

Kassiya, bildiğimiz ismiyle Sinameki

“Prosper Merimée’nin Karmen’ini Türkçeye çevirirken, Karmen’in tütün imalathanesine saçlarında bir kassiya demetiyle girdiğini okudum. Bodrum da Akdeniz’in Anadolusiya gibi, güneş iliydi. Oradaki kadınlar saçlarına neden “kassiya” demetleri takmasınlardı? Hemen kassiya tohumları ısmarladım. Bunları ektim, fidanları sağa sola diktim. Bir gün bir dükkanda oturuyordum. Bir gelin alayı geçti. Fukaraydı zavallı kızlar, takınacak süs bulamamışlardı. Kassiya demetleriyle süslenmişlerdi. Öyle sevindim ki buna.”
                                                                              Mavi Sürgün, Halikarnas Balıkçısı

Ekim 1973’te İzmir- Hatay’da Merhaba Apartmanı’ndan terk etti dünyayı, Azra Erhat’a yazdığı mektupları da hep bir Merhaba’yla  bitirirdi Balıkçı .

Ben de bir başlangıç olarak bir merhabayla bitireyim bu kısa güzel hikayeyi: MERHABA.

%d blogcu bunu beğendi: