ekinoks-1

Kız Kardeşim, Günay Karakuş. 15-22 Kasım tarihlerinde Ankara’da, Galeri Çankaya’da gerçekleşen Ekinoks isimli sergiden.

“(…)

Çocukluğumdan beri resim yapıyordum. Ta ki bir 23 Nisan’da öğretmenim beni “resimlerini başkalarına yaptırma” diye azarlayana dek. Çekingen bir öğrenciydim, hiç sesimi çıkarmadım, “ben çizdim” diyemedim. Resim serüvenim orada bitti. Epey bir süre sonra çizmeye başladım yeniden.

Bütün arkadaşlarımı ikna etmeye çalışmış, “bu bir barış mitingi, siz de gelin” demişim. Halen mesajlar geliyor sosyal medyadan, “oradan geçerken mi yaralandın, yoksa mitinge mi katıldın” diye. Oradan geçerken yaralansaydım bu durumu daha masum olarak görecekler. Hiç masum bir soru değil bu. “Mitinge katıldım, barış şiarıyla oradaydım” diyorum. Kadın cinayetlerine giysi veya cinsel yönelimler üzerinden açıklama getirmeye çalışan karanlıkla aynı karanlık bu.

yesil elibseli kız

Yeşil Elbiseli Kız, Günay Karakuş.

Beş gün yoğun bakımda kaldım. Oradan çıkar çıkmaz, “bana kâğıt kalem getirin” dedim. Ev arkadaşım Adana’dan gelirken kuru pastel boya getirmişti. Çocukken kuru pastellerimin olmasını isterdim hep, onlar bana biraz pahalı gelirdi, alamazdım çünkü. Bu pastellerle yeşil elbiseli kızı çizdim. Şimdi bakınca daha iyi çizebilirdim diye düşünüyorum, pastelleri denemek için çizmiştim onu. Sağlık sorunlarım vardı, ellerim titriyordu. Doktorlarım, herkes çok beğendi bu resmi. Herkes resim yapmanın bana iyi geldiğini fark etti, devam etmemi söyledi. Hakikaten de çok iyi geliyordu. İnanın resim yapmasam o günleri, hastane günlerini atlatamazdım. Yeşil elbiseli kızı odanın penceresine astık.

Nisanda okuluma, Adana’ya döndüm. Arkadaşlarım, öğretmenlerim, tanıyan tanımayan çok büyük bir kalabalık çiçeklerle karşıladı beni. O kadar mutlu oldum ki anlatamam. Bir şey söyleyeyim mi, bacağıma üzülmeye zamanım olmadı başından beri. Heyecanla, coşkuyla geldiğimiz barış mitinginde arkadaşlarımı kaybetmiştim. Ayağım o kadar üzmedi beni. Bilindik biçimlerde estetik kaygısı olan biri de değilim. Protezim de olsa mini etek giyiyorum. Onu göstermekten çekinmiyorum. Bacağıma bir sene geçtikten sonra biraz üzüldüm. Yaşamımın niteliği baştan aşağı değişmişti çünkü.

Resim yapmak da, elbirliği ile bu serginin ortaya çıkışı da beni iyileştirdi. Sergimin adı da bunun göstergesi: Ekinoks. Resimlerimde karanlık ile aydınlık bir arada. Kadınları görünür kılmak istedim. Onların da yüzlerinde keder ve hüzün var. Hatta kaygı. Çevrem itiraz etmeseydi serginin adı Kaygı olacaktı. Kaygı benim için üzüntüyü ifade etmiyor. Üzüntüden rahatsız olmaya geçişi ifade ediyor. Rahatsız olunca harekete geçiyor insan. Değişim de böyle ortaya çıkıyor. Mesela bugün ülkemizin halinden kaygı duymalıyız. Bulunduğumuz durumdan kaygı duymalıyız ki bir şeyler yapalım. Bu tür bir kaygı itirazı doğuruyor. İtiraz da isyanı.

(…)”

Direnişin rengi, Günay Karakuş’la Ekinoks Üzerine, Söyleşi: Tuba Çameli, Express, Aralık 2017, sayı 158, İstanbul. Sf. 4-5. (Boldlar bana ait.)

ekinoks-2

Pencere, Günay Karakuş. 15-22 Kasım tarihlerinde Ankara’da, Galeri Çankaya’da gerçekleşen Ekinoks isimli sergiden.

Reklamlar
pollock-fathom-five

Jackson Pollock, Full Fathom Five, 1947 (Detay).

Nisan 1978

“Sevgili Beatriz:

Söz, daha uzun yazacağım. Şu anda ne durumda olduğunu bilmiyorum. Senden bana nasıl olduğunu yazmanı istiyorum, neye ihtiyacın olduğunu ya da sana ne göndermemi istediğini; elimden geldiğince yapmaya çalışacağım. Çok çok sevgi ve hatıralarla,
Manuel.”

Mektupta tarih yok ama onu, neredeyse tesadüfen, 1978 Nisan’ında aldığımı biliyorum. Manuel Gestal, Uruguay ve Paraná Caddeleri arasında kalan Tucumán sokağındaki Galerna Kitabevi’nde çalışıyordu. Ordu hemen yanındaki ofisimi boşaltmadan önce, kitabevine her akşamüstü telefonu kullanmak, kitapları karıştırmak ve biraz laflamak için mutlaka uğrardım. Bir gün ofisime gelip her şeyimi alıp götürdüklerinde, doğal olarak yapmayı bıraktım.

Manuel’e yanıt yazdım, ona bir posta kutusu adresi verdim ve bana gazete ve dergi göndermesini istedim. İki yıl boyunca, Meksika’dan İspanya’ya, oradan tekrar Meksika’ya ve sonra yeniden sonunda izini kaybettiğim İspanya’ya gidinceye kadar bana benim dünyaya açılan tek pencerem olan kraft kağıdına sarılmış bir sürü rulo geldi. Manuel İspanya’dan kataloglar gönderiyordu (hayalgücü egzersizleri ve umutsuz arzular için) ve giderek sosyal demokratlara dönüşen eleştirel Marksistlerin dergisi El viejo topo sayılarını; Meksika’dan Nexos ve Vuelta dergilerini. O sefil yılları yaşamayan hiç kimse bu dergilerden herhangi birinin bir sayfasının bizim için ne anlama geldiğini bilemez. Kısa süre sonra İngiltere’den birkaç New Left Review sayısı geldi. Bana neredeyse başka şeye ihtiyacım yokmuş gibi gelmişti. Diktatörlük dönemindeki mutluluk kıvılcımları: hiç o gecenin karanlığında olduğu kadar yoğun olmamıştı. Sanki bugünmüş gibi hatırlıyorum, Buenos Aires’te “reel sosyalizm” ya da Nikaragua üzerine bir tartışma okumanın nasıl da başımı döndürdüğünü.

Benim kitapçı arkadaşım işte böyle girdi, sonsuza dek, iyilik yapan ayrıcalıklılar albümüne. Bazen birisi bir kitap gönderiyordu ya da gidip bir dergi alabileceğim bir adres. Bazen, Caracas’ta sürgünde olan bir başka dost, yüz dolar gönderiyordu. Yemin ediyorum: asla asla unutmayacağım bunu.

Dostluk

O yıllardan kalan yukarıda paylaştığımın da içinde olduğu mektuplarla dolu bir dosyam var. Yazanların neredeyse tamamı sürgüne gidenler. İçlerinden çoğu, o ana kadar, özellikle dostum değillerdi ama sürgün ve diktatörlük bizi benim gözümde, sanırım onlarınkinde de, ömür boyu dosta dönüştürdü. “Ömür boyu”nu hiç abartmadan yazıyorum: o günler bir ömürdü (ya da nerdeyse bir ömür) benim bakış açıma göre; basitçe çünkü onlar yaşıyordu ve ben de yaşıyordum. Cinayetler ve kaybedişler zamanında yalnızca bu yeterliydi. Ben bir dostuma “Çok sıcak, biraz hava almaya çıkıyorum” yazıyordum. O bana “Kış soğukları geldi, iki kedimle beraber mutfaktayım” yazıyordu. Bu cümleler bütün birer ömürdüler.

Bu mektuplarda pek çok şey üzerine tartıştım: filmler, kitaplar, fotoğraflar, Malvinler Savaşı, bana verilen işler, Buenos Aires’te yayınlamaya başladığımız Punto de Vista dergisine gelen katkılar. Dostlarımın Avrupa’da, Meksika’da neler okuduğunu öğrenmek, sanki bir tür mecburi okuma listesi oluşturmak gibiydi ve onları elde etmenin bir yoluna bakmak gibi elbette. İçlerinden biri, Fransa’dan bana uzun bir işe girişeceğini yazıyordu: Walter Benjamin okumaya başlayacaktı. Mektupta “Benjamin” kelimesi bir rock grubunun ismi gibi tınlıyordu.

(…)”

Tiempo Presente, notas sobre el cambio de una cultura, Beatriz Sarlo, Siglo XXI Editores Argentina, Buenos Aires, 2006, pp. 187-189. Boldlar bana ait.

Birkaç balıkçı denizden bir şişe çıkardılar

Bir gün, birkaç balıkçı denizden bir şişe çıkardılar. Şişenin içinde bir kağıt vardı, kağıtta da şu kelimeler: “İmdat!, buradayım. Okyanus beni bu ıssız adaya sürükledi. Kıyıdayım ve yardım bekliyorum. Acele edin, buradayım!”

-Hiç tarih yok, iş işten geçmiştir çoktan.- dedi birinci balıkçı- Şişe buraya varıncaya dek uzun zaman yol almış olmalı denizde.

-Yer de belirtilmemiş. -dedi ikinci balıkçı- Hangi okyanus olduğu bile belli değil.

-Ne çok geç, ne de çok uzak. -dedi üçüncü balıkçı- “Buradayım” adası her yerdedir.

Ortam birden rahatsız edici bir hal aldı, bir sessizlik çöktü. Genel gerçeklerin böyle bir sorunu vardır.


Vietnam

Kadın, adın ne? –Bilmiyorum.
Ne zaman doğdun, nerelisin? –Bilmiyorum.
Neden kazdın bu sığınağı? –Bilmiyorum.
Ne zamandır gizleniyorsun? –Bilmiyorum.
Neden ısırdın parmağımı? –Bilmiyorum.
Sana bir şey yapmayacağımızı biliyor musun? –Bilmiyorum.
Kimden tarafsın? –Bilmiyorum.
Savaştayız, seçmen gerek. –Bilmiyorum.
Köyün hâlâ duruyor mu yerinde? –Bilmiyorum.
Bu çocuklar senin mi? –Evet.

%d blogcu bunu beğendi: