şirin-tekeli-portre

Şirin Tekeli (1944-2017). Tarih (muhtemelen) 2016 Baharı, yer (muhtemelen) Bodrum. Kaynak: 5harfliler. com

“(…)

YAZKO çevresindeki bilinç yükseltme grubunuz nasıl oluştu?

Üniversiteden istifa ettikten sonra, muhtemelen Stella’nın (Ovadia) önerisiyle Mustafa Kemal (Ağaoğlu) bana ilk iş teklifini yaptı: YAZKO için bir kadın dergisi çıkarmak ve kadın dizisi hazırlamak. Tek başıma böyle bir şey yapamayacağım için bu konularda bilgili olan kadınlara haber verdik. Ben TÜMAS’tan tanıdığım Gülnur’u (Savran) ve benimle tez yazmak için gelmiş olan Yaprak’ı (Zihnioğlu); Stella, Ferai’yi (Tınç) ve Şule’yi (Aytaç), YAZKO’da çalışan Zeynep Avcı ise Günseli’yi (İnal) gruba dahil etti.

Stella ve Zeynep çeviri grubunda yer almadılar ve biz altı kadın toplandık. Dergi çıkarmaya başlamadan önce bizim feminizmi öğrenmemiz lazım diyerek yola çıktık. Nasıl öğreneceğiz? Bir kitabı çevirerek öğrenmeye karar verdik. Herkes evindeki kitapları getirdi. İyi bir başlangıç olacağını düşündüğümüz Juliet Mitchell’in Kadınlık Durumu’nu çevireceğimiz ilk kitap olarak seçtik. Kitabı çevirirken de feminist literatürün terminolojisini öğrendik. Üzerimizde feminizmi Türkçeleştirmek sorumluğu vardı. Bu yüzden her kavramı nasıl çevireceğimiz üzerine uzun tartışmalar yaptık. Mesela, “male dominance” bu kavramlardan biriydi. Sosyolojide ataerkillik diye bir şey var fakat tamamen feminizmin atfettiği patriyarka, erkek hegemonyası içeriğinden boşaltılmış şekilde kullanılıyor. Ben itici bile gelse patriyarka kavramını kullanmamız lazım, ataerkillik dersek güme gider diye düşünüyordum. Nihayetinde kitapta patriyarka olarak çevirmeye karar verdik.

‘Gender’ üzerine tartıştığımız bir diğer kavramdı. Ben cins denilmesinden yanaydım ama daha sonraki kuşaktan arkadaşlar, toplumsal cinsiyet dediler ve bu kavram öyle yerleşti.

Gender’ın toplumsal cinsiyet olarak çevrilmiş olmasını bugün de sorunsallaştıranlar var. Siz neden cins olarak çevrilmesi gerektiğini düşünüyordunuz?

‘Çünkü cins, hukuk sistemine girmiş bir kavram, cins eşitliği diye bir şey var. Dolayısıyla gender kavramını esas karşılayan kavram cinstir. Fakat, belki de hepimizin karşı çıktığı yeni anayasada bu kavram bulunduğu için başka arkadaşlar toplumsal cinsiyet dediler. Bence hiç gereği yok. Cins zaten toplumsal bir şey. Toplumsal cinsiyet demek bir şey kazandırmıyor aslında. Gender tek bir kelime ve toplumsal cinsiyet onun çarpıcılığını kaybettiriyor diye düşünüyorum.

Üzerine tartıştığınız başka hangi kavramlar vardı?

Aklıma gelen bir diğer tartışma da “the personal is political” üzerine olandı. Kişisel olan politik midir yoksa siyasi midir? Kişisel olan mı, özel olan mı? Ben, “özel olan siyasidir” demekten yanaydım, zira Fransızca’da kavram “la vie privée est politique” diye kullanılıyordu. Ama sonunda “kişisel olan politiktir”de karar kılındı yanılmıyorsam. Çevirdiğimiz kavramların bir çoğu yerleşti, bazıları ise zamanla değişti. Örneğin, bizim bilinç yükseltme dediğimiz şeye şimdiki genç feministler farkındalık çalışması diyorlar. Her kavram günlerce tartışıldı. Çok verimli, son derece birbirimize yaklaştıran, güç kazandıran bir süreç oldu. Dolayısıyla tartışmaktan dergi çıkarmaya ve kadın dizisi hazırlamaya bir türlü gelemedik (Gülüyor), Juliett Mitchell çevirisini de yayınlayamadık ama kendi kadınlık durumlarımızı ve feminizmi konuştuğumuz, adını da sonradan koyduğumuz bir bilinç yükseltme grubu olduk.

(…)”

Bundan neredeyse 1 yıl önce, 30 Haziran 2016’da 5harfliler.com’da Esen Özdemir imzasıyla yayınlanan uzun ve keyifli söyleşiden çeviri, dil ve feminizme dair kısa bir bölümü alıntıladım. Söyleşinin tamamını şuradan okuyabilirsiniz. Sorular haricindeki boldlar bana ait. 

Reklamlar

(…)Almanca biliyor ya da bilmiyor olmanın ayırıcı çizgi olduğunu hemen fark etmiştik. Onları anlayan ve düzgün bir biçimde karşılık verenlerle görünüşte insani bir ilişki kuruluyordu. Onları anlamayanlara karşı bu siyah apoletliler bizi hayrete düşüren ve korkutan bir tepki gösteriyorlardı: İtaat edebileceğini bilen bir kişinin sakin sesiyle dile getirilmiş olan emir, yüksek sesle ve öfkeli bir biçimde tekrarlanıyor, daha sonra avaz avaz haykırılarak bir kez daha söyleniyordu, tıpkı bir sağırla konuşulurken ya da bildirinin içeriğinden çok ses tonuna daha duyarlı evcil bir hayvana seslenirken yapıldığı gibi.

Duraksayan olursa (herkes duraksıyordu, çünkü söyleneni anlamıyorlardı ve korku altındaydılar) darbeler çıkageliyordu ve bunların aynı dilin bir çeşitlemesi olduğu açıkça ortadaydı. Düşüncenin iletilmesi için sözün kullanımı, insanın insan olması için gerekli ve yeterli olan bu mekanizma kullanımdan kaldırılmıştı. Bu bir gösteriydi: Bu öteki kişilere göre biz artık insan değildik: İnekler ya da katırlar için olduğu gibi bizim için de bağırma ve yumruk arasında herhangi bir temel fark yoktu. Bir atın koşması ya da durması, dönmesi, bir şeyi çekmesi ya da bırakması için onunla yumruklaşmak ya da ona ayrıntılı açıklamalar vermek gerekmez; değişik biçimlerde sıralanmış, ancak anlamı belirgin (sessel, dokunsal ya da görsel) bir düzine göstergeden oluşan bir sözcük dağarcığı yeterlidir: Dizginlerin çekilmesi, mahmuzların batırılması, bağırışlar, jestler, kırbaç darbeleri, buyruklar, sırt sıvazlama… bunların tümü aynı oranda geçerlidir. Onunla konuşmak aptalca bir hareket olacaktır, tıpkı yalnız başına konuşmanın ya da gülünç bir duygusallığın aptalca olacağı gibi. Öyle ya, ne anlayacaktır ki? Marsalek Mathausen (La Pietra, Milano 1977) adlı kitabında Auschwitz’den daha çok dilin konuşulduğu bu Lagerde lastik kırbaca ‘der Dolmetscher’, yani dilmaç dendiğini anlatıyor. Kırbaç herkesin anlayacağı dilden konuştuğu için.(…)

(…)Bu nedenle, Almanca’yı anlamayan ya da konuşamayan kişi tanımı gereği barbardı; kendi dilinde, daha doğrusu yok-dilinde derdini anlatmaya ısrar ederse, onu dayakla susturmak ve çekme, taşıma, itme işlerini yapacağı yere geri göndermek gerekiyordu, çünkü o bir Mensch, yani insan değildi.(…)

(…)Seninle konuşmayan ya da sana anlaşılmaz görünen bağırışlarla seslenen kişiyle konuşmaya cesaret edemezsin. Eğer yakınında ortak bir dile sahip olduğun herhangi birini bulma şansın olursa, ne âlâ, ona izlenimlerini aktarabilir, onunla avuntu bulabilir, ona içini dökebilirsin; yanında kimseyi bulamazsan, dilin ve dille birlikte düşüncen birkaç gün içinde kurur.(…)

(…)Pek azı birden çok dil konuşan biz hayatta kalanların anılarında, Lagerin ilk günleri bulanık bir görüntü, çılgınca bir gürültü ve öfkeyle dolu, anlamdan yoksun bir görüntü biçiminde belleğimize işlemiş: Üzerinde insan sözünün boy göstermediği arka planda kulakları sağır eden sürekli bir gürültü içine gömülmüş, adı ve yüzü olmayan bir insanlar karmaşası. Sesli, ancak konuşmanın olmadığı siyah beyaz bir film.(…)

(…) Almanca bilmek yaşam demekti: Çevrene bakman yeterliydi. Almancayı anlamayan İtalyan arkadaşlar, yani birkaç Trieste’li dışında hemen hemen bütün İtalyanlar, anlamamanın fırtınalı denizinde birer birer boğulmaktaydı: Emirleri anlamıyorlar, nedenini kavramaksızın tokat ve yumruk yiyorlardı. Kampın ilkel düzeydeki etiği uyarınca, kuralı bozma-ceza-pişmanlık üçgeninin kurulmasını kolaylaştırmak için bir darbenin şu ya da bu biçimde haklı gösterilmesi öngörülmüştü; bu nedenle Kapo ya da onun temsilcileri yumrukla birlikte “Biliyor musun neden?” sözünü homurdanıyorlar, daha sonra “suç bildirisini” kısaca açıklıyorlardı. Ancak, yeni sağır dilsizler için bu tören boşunaydı. Kendilerini korumak için içgüdüsel olarak köşeler sığınıyorlardı: Saldırı her yönden gelebilirdi. Şaşkın gözlerle çevrelerine bakıyorlardı, tıpkı tuzağa düşmüş hayvanlar gibi: Gerçekte de o hayvanların konumuna getirilmişlerdi.(…)

(…)İletişimin engellendiği ülkelerde ve çağlarda tüm öteki özgürlükler de hemen canlılığını yitirir; uzun süre ara vermiş olmaktan dolayı tartışma yeteneği ortadan kalkar. Başkalarının görüşleri ile ilgili bilgisizliğimiz yaygınlık kazanır, zorla benimsetilmiş görüşler üste çıkar.(…) Hoşgörüsüzlük sansüre yol açar, sansür ise başkalarının aklı konusunda bilgisizliği getirir, dolayısıyla hoşgörüsüzlüğü arttırır: Kırılması güç, katı bir kısır döngüdür bu.(…)

Primo Levi, Boğulanlar Kurtulanlar, Çeviren: Kemal Atakay, Can Yayınları, 1996, İstanbul, Sf. 76-87. (Boldlar bana ait).


%d blogcu bunu beğendi: