BİZ HAYIR DİYORUZ

Mart 16, 2017

Biz Hayır Diyoruz

Biz Hayır Diyoruz

FARKLI ÜLKELERDEN geldik ve buradayız, Pablo Neruda’nın koca gölgesinin altında bir arada: Hayır diyen Şili halkına eşlik etmek için buradayız.

Biz de hayır diyoruz.

Paranın ve ölümün övülmesine hayır diyoruz. En çok malı olanın en değerli olduğu, mallara ve insanlara fiyat biçen bir sisteme hayır diyoruz. Silahlara her dakika iki milyon dolar harcayan ve her dakika otuz çocuğu açlıktan ya da iyileştirilebilir hastalıklardan öldüren bir dünyaya hayır diyoruz. Eşyaları korurken insanları yok eden nötron bombası çağımızın mükemmel bir sembolü. Gecenin yıldızlarını askeri hedeflere çeviren katil sistem için insanoğlu bir üretim ve tüketim faktöründen, bir kullanım aracından başka bir şey değil; zaman yalnızca ekonomik kaynak ve bütün gezegen suyu son damlasına kadar emilecek bir rant kaynağı. Zenginliği çoğaltmak için yoksulluklar çoğaltılıyor ve diğerlerinin yoksulluğunu çizginin dışında tutmak, bu çok azın zenginliğini gözetmek için silahlar kat kat artıyor, bu arada yalnızlık da kat kat artıyor: Bize ne yiyecek ne de sevecek bir şey veren, çoğunluğu yiyecek açlığına ve çok daha fazla kişiyi de kucaklaşma açlığına mahkûm eden bu siteme hayır diyoruz.

Yalana hayır diyoruz. Büyük iletişim araçlarının evrensel ölçekte yaydığı egemen kültür, bizleri dünyayı hemcinslerimizin bir mal ya da rakip olabileceği ama asla bir kardeş olamayacağı bir süpermarket ya da otoyol saymaya davet ediyor. İnsan aşkını sonradan fazlasıyla geri almak için spekülasyona tabi kılan bu yalancı sistem gerçekte bir bağsızlık kültürüdür. Tanrısı muzafferler, paranın ve iktidarın başarılı sahipleridir; kahramanları da bu kişileri ulusal güvenlik doktrinini uygulayarak koruyan üniformalı rambolardır. Söyledikleri ve sustuklarıyla, egemen kültür yoksulların yoksulluğunun zenginlerin zenginliğinin bir sonucu olmadığı yalanını söyler, bu kimsenin suçu değildir, bir keçinin kulağından çıkmıştır ya da yoksulları tembel ve eşek yapan Tanrı’nın işidir. Aynı biçimde bazı insanların diğerleri tarafından aşağılanmasının dayanışmacı öfkeyi ya da skandalı gerektirecek bir nedeni yoktur çünkü şeylerin doğal yasasıdır bu; örnek verecek olursak, Latin Amerika diktatörlükleri, emperyalist iktidar sisteminin değil bizim aşırıya kaçan doğamızın bir parçasıdır.

Horgörü tarihe ihanet eder ve dünyayı parçalar. Güçlü düşünce imalatçıları bize sanki yokmuşuz gibi davranırlar ya da sanki aptal gölgelermişiz gibi. Sömürgeci miras, üçüncü sınıf insanlar tarafından mesken tutulan Üçüncü Dünya denileni galiplerinin belleğini kendi bellekleriymiş gibi kabul etmeye ve kendisine uzak bir yalanı kendi gerçeğiymiş gibi kullanmak üzere satın almaya zorlar. İtaatimizi ödüllendirirler, zekâmızı cezalandırırlar ve yaratıcı enerjimizin soluğunu keserler. Biz düşünülenleriz ama düşünenler olamayız. Yankıya hakkımız var ama sese yok, yönetenler bizim papağanlık yeteneğimizi överler. Biz hayır diyoruz: Bu pespayeliği kader olarak kabul etmeyi reddediyoruz.

Biz korkuya hayır diyoruz. Söyleme korkusuna, yapma korkusuna, olma korkusuna hayır. Görünen sömürgecilik söylemeyi yasaklıyor, yapmayı yasaklıyor, olmayı yasaklıyor. Daha etkili olan görünmez sömürgecilik bizi söylenemeyeceğine, yapılamayacağına, olunamayacağına inandırıyor. Korku gerçeklik kılığına bürünüyor: Gerçeklik gerçekdışı olmasın diye iktidarsızlığın ideologları bize ahlakın ahlaksız olmak zorunda olduğunu söylüyorlar. Onursuzluk karşısında, sefalet karşısında, yalan karşısında boyun eğmekten başka çaremiz yok. Alın yazısıyla damgalanmışız, tembel, sorumsuz, şiddete eğilimli, aptal, görülmeye değer ve askeri yönetime mahkûm doğuyoruz. Özet olarak, kendimizi bizi aşağılayan lüksü ve bize vuran sopayı finanse etmek için imzalanmış muazzam bir dış borcun faizlerini zamanında ödeme yetisi olan, iyi halli mahkûmlara dönüştürmek için gönüllü olmalıyız.

Bu dünya tablosunda, biz insan sözünün tarafsızlığına hayır diyoruz. Çevremizde gerçekleşen gündelik çarmıha germeler karşısında bizi elimizi yıkamaya davet edenlere hayır diyoruz. Aynada kendini izleyen, ilgisiz soğuk bir sanatın sıkıcı cazibesi karşısında sıcak bir sanatı tercih ediyoruz; insanın dünyadaki macerasını kutsayan ve ona katılan, umutsuzca âşık ve kavgacı bir sanatı tercih ediyoruz. Eğer adil olmasaydı güzellik güzel olur muydu? Eğer güzel olmasaydı adalet adil olur muydu? Güzelliğin ve adaletin birbirinden koparılmasına hayır diyoruz çünkü bu ikisinin güçlü ve verimli kucaklaşmasına evet diyoruz.

Biz hayır diyoruz ve hayır derken evet de diyoruz.

Diktatörlüklere hayır, demokrasi kılığına girmiş diktatörlüklere hayır derken, gerçek bir demokrasi için mücadeleye evet diyoruz; kimsenin ekmeğinin ve sözünün reddedilmeyeceği, Neruda’nın bir şiiri ya da Violeta’nın bir şarkısı kadar tehlikeli ve güzel olacak bir demokrasi için mücadeleye evet diyoruz.

Merkezi Amerika’nın kuzeyinde olan yok edici açgözlülük imparatorluğuna hayır derken, olası bir başka Amerika’ya evet diyoruz; en eski Amerikan geleneklerinden, komün geleneğinden: Şilili yerlilerin yenilgiden yenilgiye beş yüzyıldır umutsuzca savundukları komün geleneğinden doğacak bir Amerika’ya evet diyoruz.

Onursuz barışa hayır derken, adaletsizliğe karşı kutsal isyan hakkına ve onun uzun Şili haritasındaki halk direnişleri tarihi kadar uzun tarihine evet diyoruz.

Paranın özgürlüğüne hayır derken, insanların özgürlüğüne evet diyoruz: Yaralı, kötü davranılmış, Şili gibi bin kez düşmüş ve Şili gibi bin kez kalkmış özgürlüğe evet diyoruz.

Dünyayı bitimsiz bir kışlaya çeviren güçlülerin intihara varan egoizmine hayır derken, bize evrensel bir anlam katan, tüm o gardiyanlara rağmen bütün sınırlardan daha güçlü olan kardeşlik gücünü onaylayan insan dayanışmasına, bizi Şili müziği gibi sarıveren ve Şili şarabı gibi kucaklayan o güce evet diyoruz.

Hayal kırıklığının hüzünlü cazibesine hayır derken, umuda evet diyoruz, Şili gibi aç, çılgın, âşık ve maşuk umuda: Şili’nin çocukları gibi geceyi yırtarak gelen o isyankâr umuda evet diyoruz.

(1988 ortalarında Şili, Santiago’da
“Şili Yaratıyor” günlerinin açılış konuşmasıdır.)

Biz Hayır Diyoruz, Eduardo Galeano, Çeviri: Bülent Kale, Metis Seçki Dizisi, Metis Yayınları, İstanbul, Mart 2008. Sf. 193-195. Boldlar bana ait.

Reklamlar

Eduardo Galeano

Eduardo Galeano aramızdan ayrıldığında ben Sardes Antik Kenti’nde, Artemis Tapınağı’ndaydım. Montevideo’da sabahtı, Artemis Tapınağı’nda öğleydi. Haberi ise Birgi’de aldım. Ulu Cami’nin duvarına oturmuş kasabayı seyrediyordum. İkindi ezanı okunuyordu. Hastalığını, ağırlaştığını biliyordum, haberi bekliyordum ama yine de bilmediğim bir şeyin beni bilmediğim bir yerimden yaraladığını hissettim.

Bir iş için çıkmıştım o yolculuğa. Yoluma devam ettim. Neredeyse bir hafta yürüdüm durdum. Derelerde, tepelerde, sokaklarda, alanlarda, köylerde, kasabalarda, su kenarlarında, ormanlarda, zeytinliklerde, gölgede ve güneşte saatlerce yürüdüm. Ama onu size anlatabileceğim hiçbir kelimeyle karşılaşmadım, belki de bilerek kaçtılar, karşılaşmak istemediler benimle…

“Acı susarak söylenir” derdi Eduardo Galeano. Aynı cümleyi yeniden, bir kez daha, daha iyi söyledi giderken.

***

***

Yukarıdaki video Eduardo’nun evine taziyeye gitmek isteyenler için. İspanya’dan iki büyük ozanın, Joan Manuel Serrat ve Joaquín Sabina’nın hikayesinin anlatıldığı “El símbolo y el cuate” filminden bir parça. 2013 yapımı belgeselde ikili Galeano’nun Montevideo’daki evine konuk oluyorlar. Galeano iki küçük öykü anlatıyor konuklarına.

Birisi Barselona’daki sürgün günlerinden, ziyarete gittiği evin küçük kızıyla olan sohbeti. Küçük kız Galeano’ya ne iş yaptığını soruyor. Yazıyorum, diyor. Ne yazıyorsun?, diye soruyor küçük kız. Kitap yazıyorum, diyor. Ben kitapları sevmiyorum, diyor ufaklık, şarkıları seviyorum ben, kitaplarda sessizce duruyor kelimeler ama şarkılarda hep uçuşuyorlar.

İkincisi duvardaki tablonun hikayesi. Galeano; tabloyu kendisine Venezuela’dan ressam dostu Vargas’ın hediye ettiğini söyler ancak ülkedeki ve kıtadaki en büyük petrol yatağının bulunduğu Cabimas’ta doğup büyüyüp ölen ressam Vargas’ın çizdiği rengarenk, hayat dolu tabloyla Cabimas’ın hiç alakası yoktur. “Tek bir yeşil ot bile göremezsin orada” der Galeano. Buna rağmen ona “Sen gördüğüm en gerçekçi ressamlardansın Vargas” dediğini anlatıyor Galeano konuklarına “Sen içinde yaşadığın gerçekliği değil ihtiyacın olan gerçekliği resmediyorsun. Bu da çok değerli bir gerçekçiliktir.”

EDUARDO GALEANO - MARIO BENEDETTI

JUAN

Eduardo Galeano

Daha birkaç gün önce Soriano’dan (el gordo) ve Fontanarrosa’dan (el negro) bahsederken şöyle demiştim ya da daha doğrusu şunu anlamıştım:

―Ölüm, bazen, yalan söylüyor.

Ve şimdi yine tekrar ediyorum. Ölüm, Juan Gelman’ın artık olmadığını söylerken yalan söylüyor.

O, sevdiğimiz her şeyde, okuduğumuz her şeyde, içimizin derinliklerinde sesini duyduğumuz her şeyde yaşamaya devam ediyor.

Bu tek bir yaşamda pek çok kişi olabilen, bu çoktan ‘biz’e dönüşen adama duyduğumuz şükranı ifade edecek kelimeleri hiç bulamayacağız, yaşamaya onun bize bıraktığı kelimeler olarak devam edeceğiz.

Gelman ve Galeano

Juan Carlos Onetti

Yeni Başlayan Yazarlar İçin Dekalog Artı Bir Tavsiye Daha

I.

Orijinal olmaya çalışmayın. Özellikle orijinal olmak için uğraşmadıkça, farklı olmak kaçınılmazdır.

II.

Burjuvaziyi şaşırtmaya çalışmayın. Gayrı işe yaramıyor. Yalnız ceplerini tehdit altında görünce korkuyorlar artık.

III.

Okuru da katmayı denemeyin metnin içine, okurun yardımını da istemeyin, beklemeyin de.

IV.

Hiçbir zaman eleştirileri düşünerek yazmayın; dostlarınızı, akrabalarınızı, bir tanecik sevgilinizi ya da eşinizi de. Farazi bir okuru bile düşünmeyin yazarken.

V.

Edebi samimiyetinizi hiçbir şey için feda etmeyin. Ne siyaset için, ne de başarı için. Her zaman şu öteki için yazın, içimizde taşıdığımız ve aldatmanın mümkün olmadığı sessiz ve acımasız öteki için.

VI.

Modalara kulak asmayın, daha gün bir adım bile ilerlemeden değiştiriverirler büyük yazarlarını.

VII.

Sadece artık herkes tarafından kutsanmış kitapları okumakla yetinmeyin. Proust ve Joyce kendilerini ilk gösterdiklerinde aşağılanmışlardı, bugün birer dahiler.

VIII.

Hakkıyla meşhur olmuş şu cümleyi unutmayın: İki iki daha dört eder; ama ya 5 ediyorsa?

IX.

Tuhaf anlatıma sahip metinleri küçük görmeyin, nedeni ne olursa olsun. Eğer gerekiyorsa, aşırın.

X.

Hep yalan söyleyin.

XI.

Hemingway’in yazdıklarını aklınızdan çıkarmayın: “Romanımın artık bitmiş bölümlerinden bile okumalar yaptığım oldu, ki bu bir yazarın alçalabileceği en alt noktadır.”

Uruguaylı yazar Juan Carlos Onetti  Latin Amerika edebiyatının en eğlenceli figürlerindendir. Hakkında son eşi Dolly (Dorotea Muhr) Onetti ve öğrencisi ve dostu Eduardo Galeano menşeli birbirinden eğlenceli pek çok anekdot okumak ya da dinlemek mümkün. Yukarıda yazmaya yeni başlayanlar için her zamanki gibi biraz alaya alarak ama gayet ciddi 11 tavsiyesini okudunuz. (Boldlar bana ait.)

Aşağıda”Hiç Onetti Okumadım” (Jamás leí a Onetti) başlıklı belgeselden görüntüler eşliğinde Uruguaylı müzisyen Fernando Cabrera’nın aynı belgesel için bestelediği bir parçayı dinleyebilirsiniz. Belgesel ismini Onetti’nin zamanında kendisiyle röportaj yapan gazeteciye verdiği bir yanıttan alıyor: “Tekrar söylemeyi deneyeceğim; size yemin ederim, hiç Onetti okumadım.” Belgeselin (İspanyolca) tamamını  izlemek için şurayı tıklayabilirsiniz.

6 Ocak
Bekleyen Ülke

Türkiye, 2009 yılında Nazım Hikmet’in reddedilen vatandaşlık hakkını tekrar iade etti, ülkenin en sevilen, en nefret edilen şairinin Türkiyeli olduğu sonunda resmen kabul edildi.

Kendisinin bu iyi haberden haberi olmadı, yarım yüzyıl önce hayatının büyük kısmını geçirdiği sürgünde ölmüştü.

Ülkesi onu bekliyordu, ama kitapları yasaktı, kendisi de tabii. Sürgündeki şair dönmek istiyordu:

Giderayak, işlerim var bitirilecek,
                                                 giderayak.
Oldum yıldızlarla haşır neşir
ama sayısı bir tamam sayılamadı.
Kuyudan çektim suyu
ama bardaklara konulamadı.

Nazım hiç dönmedi.

***

Eduardo Galeano, Latin Amerika ve İspanya’da Nisan ayında yayınlanan son kitabı Günlerin Çocukları’nda her gün için bir hikâye anlatıyor. Galeano, Nazım’ın vatandaşlığa kabul edildiği günün anısına, 6 Ocak sayfasını Nazım’a ayırmış. Yukarıda o sayfanın aynen çevirisini okudunuz.  Sayfayı elindeki kitaptan bilgisayara aktarıp Arjantin’den gönderen gazeteci arkadaşımız Canan Kaya’ya teşekkürler.

Günlerin Çocukları. Eduardo Galeano’nun yeni kitabının ismi bu. Takvim formatında. Her günün bir hikayesi var. Günlerin Çocukları, bu ay Latin Amerika ve İspanya topraklarında yürümeye başladılar. Bu yıl bitmeden Türkiye’ye de yetişirler diye ümit ediyorum.

Kitabın ismi “uzayı zamanın kurduğunu” söyleyen Mayaların Yaratılış inanışından geliyor, diyor Galeano Arjantinli Ñ dergisine verdiği röportajda: “Ve günler yürümeye başladılar. Ve onlar, günler, bizi meydana getirdiler. Böyle dünyaya geldik işte hayatı kovalayan ve araştıran bizler; yani günlerin çocukları.” Aşağıda bu yeni kitaptan bir kaç günün hikayesini bulacaksınız. İspanyolca bilenler şuradan daha fazlasını okuyabilirler.


30 Mart
Temizlikçi Kadınlar Günü

Maruja’nın yaşı yoktu.
Önceki yaşlarından bir şey anlatmıyordu. Sonraki yaşlarından bir şey beklemiyordu.
Güzel değildi, çirkin de değildi, şöyle böyle de değildi.
Ayaklarını sürüyerek yürüyordu ve elinde de hep bir toz bezi ya da süpürge yahut bir kepçe oluyordu.
Uyanıkken başını omuzlarının arasına saklıyordu.
Uyurken başını dizlerinin arasına saklıyordu.
Onunla konuştuklarında yere bakıyordu, karıncaları sayar gibi.
Kendini bildi bileli yabancı evlerde çalışmıştı.
Lima şehrinin dışına hiç çıkmamıştı.
Yıllarca ev ev çalışıp durmuştu, hiçbirinde fark edilmemişti.
Sonunda insan gibi davranıldığı bir yer buldu.
Birkaç gün sonra da göçtü bu dünyadan.
Ama sevgiyi tatmıştı.

30 Ağustos
Kayıplar Günü

Kayıplar:
Mezarsız ölüler,
isimsiz mezarlar,
terörün yuttuğu kadınlar ve adamlar
savaş ganimeti sayılan ve hâlâ öyle olan bebeler.
Ama aynı zamanda:
doğal ormanlar,
şehir gecelerinin yıldızları,
çiçeklerin kokusu,
meyvelerin aroması,
el yazısı mektuplar,
kaybedecek zamanların olduğu ve harcandığı o eski kahveler,
sokaklarda oynanan futbol,
yürüme hakkı,
nefes alma hakkı,
güvenceli işler,
güvenceli emeklilikler,
etrafı çevrilmemiş evler,
kilitsiz kapılar,
birlik duygusu
ve sağduyu.

12 Ekim
Keşif Günü

1492’de Amerikalılar yerli olduklarını keşfettiler,
Amerika’da yaşadıklarını keşfettiler,
çıplak olduklarını keşfettiler,
günah diye bir şeyin olduğunu keşfettiler,
başka bir dünyanın kralına ve kraliçesine ve
başka bir göğün tanrısına itaat etmek zorunda olduklarını keşfettiler,
ve aynı zamanda günahı ve giysiyi de icat eden bu tanrının
güneşe, aya, toprağa ve onu sulayan yağmura tapanların
canlı canlı ateşte yakılmasını emrettiğini keşfettiler.


<

Bir Mektup: Osvaldo Soriano’dan Eduardo Galeano’ya

Sevgili Eduardo:

Sana önceki gün San Lorenzo Stadı’nın yerine yapılan “Carrefour”da olanları anlatacağım. Süpermarkete çocukluğumun kahramanı, San Lorenzo’nun dört sezon arka arkaya gol kralı olan golcüsü José Sanfilippo’yla gittim. Birlikte tencere ve tavalarla, peynirlerle, kangal sucuklarla dolu reyonların arasında yürüyorduk. Tam kasalara doğru yaklaşırken, Sanfilippo birden kollarını açtı ve bana “Düşün,” dedi, “Boca’ya karşı o maçta meşhur Antonio Roma’ya tam buradan çivilemiştim o voleyi.” Çeşit çeşit konservelerle, mezelerle, sebzelerle dolu bir arabayı iteleyen şişmanca bir kadının önünden hızla karşıma geçip “Tarihteki en hızlı gol olmuştu.” diye ekledi.

Köşe vuruşunun yapılmasını bekleyen bir forvet gibi iyice yoğunlaşıp anlatmaya başladı: “O gün ilk maçına çıkan beş numaraya, maç başlar başlamaz topu bana doğru havalandır, dedim. Korkmamamasını söyledim; seni zor duruma sokmam. Ben yaşça bayağı büyüktüm, o daha küçüktü. Adı Capdevilla’ydı, korktu, becerebilir miyim acaba diye biraz sıkıntı yaptı.” Sonrasında Sanfilippo soluk bile almadan bana mayonez kavanozlarının olduğu reyonu gösterip bağırdı: “Tam şuraya bıraktı topu.”  İnsanlar kaygıyla bize bakıyordu. “Top orta sahadakilerin arkasına, bayağı uzağa düşmüştü, tökezledim ama sonunda topa yetişmeyi başardım, tam şurada, pirinçlerin olduğu yerde, gördün mü?” Bana en alt rafı gösterirken mavi takım elbisesine ve ayna gibi iskarpinlerine bakmadan bir tavşan gibi sıçrayarak: “Top bir kere önümde sekti ve boom!” O müthiş soluyla gelişine vurdu. Hepimiz otuz küsür yıl önce kalenin olduğu yerdeki kasalara döndük ve hepimize top üst ağlara asılı kalmış gibi geldi; tam radyo pillerinin ve traş bıçaklarının olduğu yere.

Sanfilippo golü kutlamak için kollarını iki yana açtı. Müşteriler ve kasiyerler avuçları patlayıncaya kadar alkışladılar. Ben neredeyse ağlayacaktım: ‘Bebekyüz’ Sanfilippo 1962’de attığı o golü yeniden atmıştı, hem de sırf ben de görebileyim diye.

Bir Rivayet: Soriano, Ördek Sayıcısı

Soriano belgeselinin çekimi sırasında Osvaldo Bayer, yönetmen Eduardo Montes Bradley’e yazar dostu üzerine dönen bir rivayeti anlatır.

Söylenenlere göre, Osvaldo Soriano Belçika’da sürgünde aç bilaç yaşarken Brüksel’deki Yüz Ördekli Göl’de bir ördek sayma işi bulmuştur. İşi her akşam göldeki ördekleri iyice sayıp, eğer bir eksik varsa yetkililere bildirmektir. Böylece üstleri de hemen eksik kuşları tamamlayıp Yüz Ördekli Göl’de adına yakışır biçimde tam yüz ördek olmasını sağlayacaklardır.

Ancak göldeki ördeklerin hiç eksilmemesi sıkıntı yaratmaya başlamıştır; Yüz Ördekli Göl’de hep yüz ördek vardır, ördekler hiç eksilmiyordur. Soriano yetkililerin işin gereksizliğini anlamalarından ve kendisini işten çıkarmalarından korkmaya başlar. Bunu önlemek için, yine sürgünde olan Perulu bir arkadaşıyla anlaşırlar; adam başı birer çift ördek çalacaktırlar.

Soriano bu yöntemle işini korumayı başarır. Söylentilere göre, o dönem Latin Amerikalı sürgünler arasında Soriano’nun onur konuğu olduğu ziyafetler bir efsane haline gelmiştir. Menü hiç değişmezmiş elbette, hep ızgara ördek.

Bradley hikayeden çok hoşlanmış ve belgeselini daha ilgi çekici hale getirmek isteğiyle Bayer’e, Neden birlikte Brüksel’e gidip şu ördek sayma işi hala var mı, bir bakmıyoruz?, diye sormuş. Bayer, Gitmesek daha iyi, diye cevap vermiş, hem niye…

Brüksel’de Yüz Ördekli Göl diye bir gölün de, ördek sayıcısı diye bir kadronun da olmadığını öğrenmek, bu vahşi dünyanın uzak bir yerindeki gizli ve güzel bir köşesinde mutluluk diye bir şeyin var olduğunu düşlemeye, umut etmeye, inanmaya izin vermezdi ki.

Bayer haklıydı, hem niye…

%d blogcu bunu beğendi: