Զապել_Եսայան

Zabel Yesayan (1878-1943)

“(…)

—Biliyorsunuz değil mi, böyledir… diye devam etti, sanki yabancı ve uzak bir memleketteki sürgünleriz. Biz doğduğumuz ülkede sürgünüz, zira halkımızın müşterek hayatının etrafımızda yaratacağı o atmosferden mahrumuz… Yalnız narin ve ince iplerle bağlıyız öz yurdumuza.

(…)

Belki de budur sebeplerin sebebi. Her birimiz yalnızız ve en iyi şartta kayan bir yıldız gibi geçiyoruz yabancı gökkubbelerin üstünden. Bıraktığımız aydınlık iz ne kadar parlak, ne kadar ışıltılı olsa da seyrelmeye ve yitip gitmeye mahkûm. Yapayalnız sesimiz bir koro ahengine dahil olmayacak hiçbir zaman. Biz kaburgalarımızın altını boş hissediyoruz ve ruhumuzun şahsi ıstırabımız ve saadetimiz içinde zincire vurulmuş olmasının sebebi hiç şüphesiz bu. O ne zaman esaretinden rahatsız olup zincirlerini kırmayı istese, hususi hayatımızı çevreleyen yüksek duvarlar onun uçuşuna mani oluyor. Bize yaratıcılığın kudretli soluğunu yalnız müşterek hayatın dalgalı denizi ve hür ufukları verebilirdi. Kendi üzerimize kapanmışken kristalleşmek zorundayız, geçmişten kopuk, gelecekten yasaklı.

(…)”

Sürgün Ruhum, Zabel Yesayan, Ermeniceden çeviren: Mehmet Fatih Uslu, Aras Yayıncılık, İstanbul, 2015. Sf 37-39.(Boldlar bana ait.)

00592901_0 (1)

Ermeni halkı için kutsal olan Zeytun İncili’nin giriş kısmından bir motif, Toros Roslin, 1256.

Reklamlar

İnsan Deposu - Ana Arzoumanian

Arjantinli Ermeni yazar Ana Arzoumanian‘ın Kitlesel Şiddet İnsanlara Ne Yapar? alt başlığıyla yayınlanan İnsan Deposu isimli kitabı Aras Yayıncılık etiketiyle bu ay yayınlandı. Çevirisi bana ait olan kitaptan kısa bir bölüm paylaşıyorum. İyi okumalar…

“(…)

Kaçırılıp el konan Ermeni kız çocuklarını ve kadınlarını kurtarmaya yardımcı olan Danimarkalı misyoner Karen Jeppe’nin (Orient im Bild’te yayınlanan) fotoğraf arşivi koleksiyonunda kimlik ve bedendeki izler arasındaki ilişkiyi gözlemlemek mümkün; çünkü kaçırılan ve Müslümanlaştırılan pek çok kadının alnına, boynuna, çenesine ve ellerine dövmeler yapılmıştı. Dövme yeni aidiyetin simgesi işlevi görüyordu. Müslüman aileler bereket, güç ya da korunma edinmek gibi doğaüstü amaçlar için kullanırlardı dövmeyi; ama kaçırılan kadınlarda, farklı olarak, bir işaretleme mekanizması olarak kullanılıyordu..

Kargalara yem olmak da, tehcir edilenlerin Türkçe söyledikleri şarkıların dizelerinde bahsi geçen bir şeydir:

Der Zor çölünde çürüdüm kaldım
Kargalara tayın oldum, kaldım
Oy anam, oy anam, halimiz yaman.

Amerika Birleşik Devletleri’nde gelişen Ermeni edebiyatı daha da ileri gider; 2007 yılında kaleme alınan bir metinde, Margaret Ajemian Ahnert’in The knock at the Door: A Journey through the Darkness of the Armenian Genocide isimli kitabında kurbanlar arasındaki kanibalizmden bahsedilir: Romanın kahramanı Ester yollara yığılıp kalmış bedenlerden parçalar kesip alan kadınlar görür ve annesine yalvarır: “Lütfen anne, lütfen söz ver bana, benim bedenimi senden başka kimsenin yemesine izin vermeyeceksin, bir tek sen yiyeceksin, tamam mı anne?”

(…)”

Ermeni Kadın ve  Dövme

Karen Jeppe albümünden yüzüne ve ellerine dövmeler yapılmış bir Ermeni kadın.


Hikaye, Bingöllü öğretmen-yazar Akif Arda’nın Ağustos 2002′de yayımlanan Kamçurcu adlı kitabından. Kiğı’nın Xurs (Darköprü) köyüne bağlı Mexsan mezrasından olan Akif Arda’nın babasından dinlediği bir hatıradır.

“1915 yılının Nisan-Mayıs aylarıydı. Yağmur yağıyor, karlar eriyor, akarsular alabildiğine kabarıyordu. Çemémezin (Büyüksu, Peri Suyu) kıyısında, kabaran suyu seyretmek için ben, Memedi, Eli dolaşıyorduk. Ben altı, Memedi sekiz yaşında birer çocuk iken Eli on beşinde bize göre çok güçlü bir delikanlı idi. Dolaşa dolaşa Berevan Tarlası’nın yüksek tepesine gelip durduk. Burada azgın ve bulanık suya yamaç aşağı taş yuvarlamaya başladık. Biz suya taş yuvarlayıp zevkini almaya çalışırken, kucağında çocuk taşıyan tanımadığımız bir kadın yanımıza geldi. Kadın son derece perişan, tedirgin ve bezgindi. Hala gözümüzün önünde, olduğu gibi hatırlıyorum. Uzun boylu ve güzeldi. Elbiseleri yırtıktı. Ağlıyordu. Su kıyısı boyunca yukarılardan gelip aşağı doğru göç eden muhacirlerdendi (Ermeni?). Kucağındaki bebek henüz yürüyemeyecek kadar küçüktü. Yanımıza gelir gelmez yalvaran sesiyle bize şöyle dedi: “Ne olur, beni bebeğimden kurtarın, alın suya atın” dedi. Evet, belki garip gelebilir ama ben canlı tanığım. Anne savaşın ve zorunlu göçün yarattığı korkunç sonuçtan dolayı bebeğinden kurtulmak istiyordu. Kendisi kıyamıyordu bebeğine. Can derdine düşmüş, aç ve perişandı. Artık annelik şefkatini yitirmiş, kendisini kurtarmayı düşünüyordu. Bebek de bir deri bir kemik kalmıştı. Belki de onun daha fazla acı çekmesini istemiyordu. Ağlayarak yalvardı, kucağında tuttuğu bebeği Eli’ye uzattı. Eli, istemeye istemeye bebeği aldı, sağ avucunun üstüne yerleştirdi, bulunduğumuz yüksek tepeden alt tarafımızda akan suya olan gücüyle taş atar gibi fırlattı. Ancak şimdi anlıyorum ne kadar korkunç manzara olduğunu. Bebek anında bulanık suda kayboldu. Kadın, artık bebeğinin yokolduğunu anlayınca, annelik şefkatinin verdiği acıya dayanamadı; ağlayıp çığlık attı, o da kendini azgın suya attı. Su, anneyi sürükledi, halı büyüklüğünde bir adaya bıraktı. Adada iki gün iki gece bağırıp çağırdı. Hiçbir tarafa gidemiyordu. Üçüncü gecede şiddetli yağmur yağdı, rüzgâr esti. Sabah kalkıp Çem’e baktığımızda su daha da çoğalıp bulanmıştı. Halı kadar ada da kadınla beraber yok olmuştu.

(…)”

Akif Arda’nın Ağustos 2002de Düşünceler Dükkanı etiketiyle çıkan Kamçurcu isimli kitabında sf. 5-6da yer alanBen Bir Türküm, Dinim Cinsim Uludur” isimli öyküsünden. Boldlar bana ait.

Görseller Lübnanlı sanatçı Naeema Zarif imzalıdır.

%d blogcu bunu beğendi: