Victor Klemperer

Victor Klemperer, 1946. Foto: Abraham Pisarek.

“(…)

17 Mart 1933

Ricarda Huch’un bir kısa romanı var, dindar bir adam bir günahkârı takip ediyor ve Tanrı’nın onu nasıl cezalandıracağını görmek için bekliyor. Boşuna bekliyor. Bazen benim de bu dindar adamın başına gelenlerin aynısını yaşayacağımı düşünüyorum. Gerçekten ama, öylesine düşünülmüş bir şey değil bu: Kendimi bir türlü şu iğrenme ve utanç duygusundan kurtaramıyorum. Kimse bir şey yapmıyor, bir şey söylemiyor; herkes titriyor, herkes saklanıyor. (sf.17)

3 Nisan 1933

Bir gün bir patlama yaşanacak; ama biz belki onu hayatımızla ödeyeceğiz; biz, Yahudiler. (sf.25)

12 Nisan 1933

Güç, sınırsız bir güç var nasyonal sosyalistlerin elinde: yarım milyon silahlı adam, bütün kamu kurumları ve kaynakları, basın ve radyo, yabancılaşmış kitlelerin düşünceleri. Kurtuluşun gelebileceği tek bir yer bile görmüyorum. (sf.30)

30 Haziran 1933

29 Haziran’da bir Reich bakanı (Goebbels Stuttgart’ta) ilk kez resmi bir konuşmada söyledi: Bizimkinin yanında başka partiler izin vermeyiz, Hitler Almanya’nın “mutlak sahibi”dir. (Hindenburg ortadan kalkıverdi). (sf.46)

19 Ağustos 1933

Kitlelerin düşüncesinin gerçekten de Hitler’den yana olduğuna hem inanıyorum, hem inanmıyorum. Fazlasıyla işaret var aksini gösteren. Ama herkes, tam anlamıyla herkes, korkudan ölüyor. Artık ne mektup kaldı ne telefon konuşması, sokakta öylesine edilen herhangi bir söz bile bir ihbar konusu olabiliyor. Herkes ötekinin bir hain ya ajan olmasından korkuyor. Bayan Krappmann bizi Bayan Lehmann hakkında uyarıyor, fazlasıyla nasyonal sosyalist diyor; Bayan Lehmann ise bize büyük bir üzüntüyle erkek kardeşinin “sağlam bir kominist”e bir Rote Fahne nüshası verdiğini ama sonra söz konusu “sağlam komünist” ajan çıktığı için bir yıl hapis cezası aldığını anlatıyor.(sf.62)

15 Şubat 1934

Gerçek kendisi konuşur, yalan ise basın ve radyo yoluyla konuşuyor.(sf.102)

Ancak Almanya’da zekadan (intellect) hiç bu kadar nefret edilmedi.(sf.102)

24 Şubat 1934

Herkesi kandırıyorlar, her birini farklı bir yolla, işte burada yatıyor hükümetin asıl mahareti.(sf.108)

(…)”

Quiero dar testimonio hasta el final, Diarios 1933-1941, Victor Klemperer, Traducción: Carmen Gauger, Editorial Galaxia Gutenberg, Barcelona 2003. 906 págs.

Yahudi bir dilbilimci olan Victor Clemperer (1881-1960) 1920’den beri Almanya’da Dresden Üniversitesi’nde Roman Dilleri öğretim üyesi olarak çalışıyordu. Nazilerin iktidara gelmesinden itibaren peyderpey her şeyini kaybetti. Önce (Birinci Dünya Savaşı’na katıldığı için ve karısı Alman olduğu için) çalışmasına izin verilse de kütüphaneyi kullanması yasaklandı ve diğer öğretim üyelerinin haklarından yoksun bırakıldı. Sonra işi de elinden alındı. Ardından yanlarında çalışan, ev işlerinde onlara yardım eden kadın gitti; çünkü Yahudilerin ari ırktan vatandaşları çalıştırması yasaktı. Sonra kedisi gitti; çünkü Yahudilere evde hayvan beslemek de yasaklanmıştı. Böyle böyle her şeylerini kaybederek ama yine de karısı ari ırktan olduğu için 1945’e kadar kamplara gönderilmeden hayatta kalmayı başararak yaşadılar. 1945’de çember iyice daralmışken, Dresden Bombardımanı sırasında yaşanan kargaşadan yararlanarak ABD güçlerinin kontrolündeki topraklara geçmeyi başardılar.

Klemperer bu yıllar boyunca (1933-1945) tuttuğu günlüklerde Nazi ideolojisinin nasıl biçim aldığını en iyi gözlemleyen ve kayda geçen isim oldu. Yukarıdaki satırlar günlüklerin ilk sayfalarından benim altını çizdiğim bazı tespitler. Bakalım size ne diyecekler? Sonuna Kadar Tanıklık Etmek İstiyorum, Günlükler 1933-1941 ve 1942-1945 diye çevrilebilecek olan 2 ciltlik kitabın Türkçesi yok. Ben İspanyolca çevirisinden okudum. Verdiğim sayfa numaraları yaklaşıktır, İspanyolca elektronik kitap versiyonundan alınmıştır.

Eşek Frizi

Eşek Frizi, Franz Marc, 1911.

Reklamlar

radyo sait faik: bir adam

Haziran 13, 2016

Detektiv

Josef Çapek, Dedektif (1915-1916), tuval üzerine yağlıboya, 38 x 28 cm.

“(…)

Şöyle sadece ahbapsanız fikirlerini kabule mecbursunuz. Kabul etmediniz mi, bütün vücudundan şimşekler gökyüzünden çıkar gibi sizin gibi çamurlu bir yeryüzünde hiddetle, gürültü ile çakacaktır. Hiçbir şeyine itiraz edilemez. Kitapların birçoğu onun namına konuşur. Fikir tektir. Allah gibi tektir. Münakaşa edilemeyecek kadar tektir. Birden bağırıverse, pastane halkı çevremize halkalansa, kapıdan insanlar üşüşüp gelse, aralarında bir tek sizi kayıracak birisi bulunsa, o adamın da aklı başına ise sizin tarafınızı tutmayacağına eminim. Aklı başında ise çıkıp gider. Belki bir, “Lanet olsun,” diyebilir, sizin namınıza. Ama siz de enayi misiniz? Siz de apaçık haklı bile olsanız çevrenize toplanmış elli kişinin kırk dokuzunun bu adamın fikrinde olduğunu düşünmek mecburiyetindesiniz.

Kahramanlıklar ondadır, fedakârlıklar ondadır. Din iman ondadır. Mukadderat ondadır. Tek sıfatının üzerine bina edilmiş her şey ondadır. Bir lahza onun sizin delice fikirlerinize saygı duyduğunu düşünürseniz, onun da sizi kepaze etmeyeceğine emin olsanız da bir şey söylemeye kalksanız size nefretle, şüphe ile safdilliğinize, Türk olduğunuz halde, bir Türk keyfiyle, hatta herkesin fikrine uymamak maksadı bile bulunmadan, futbola en küçük bir ilgi, sevgi duymadan içinizden milli takımın yenilmesi arzusu geçse… Sıkı iseniz söyleyin bakalım.

Haftalardan beri bir futbol dedikodusu ile çalkalanmış şehirde bir Türk olarak Yunan milli takımını tutmak hakkından mahrumsunuzdur. İşte bu beyin karşısında her zaman bu haldesiniz.

Söz dönüp dolaşıp en küçük fanteziye müsaade etse tek cephelidir. Böyle olunca da siz hep Yunan milli takımını tutan bir garip Türk halindesinizdir.

En masum, en fantezili, en gıllügişsiz, en zararsız bir fikir bile değil, laf kabilinden bir şey söylemek isteseniz söyleyemezsiniz.

Mesela milli takım Yunanistan’a gitmiş olsa, siz de ortaya en küçük bir düşünceye sahip olmadan keyif için, fantezi için,

–Şu bizim milli futbol takımı Yunanistan’da mağlup olsa ne iyi olur, deseniz, diyemezsiniz ki.

Evvela şaka söylediğiniz sanılır. Ciddi olarak böyle zorlu bir fikri söyleseniz sokakta binlerce kişi size şaşmaz mı? Şaşmak değil sizi dövenler bile olur. Siz istediğiniz kadar masum olabilirsiniz.

sait faik, bütün eserleri 15, bitmemiş senfoni ve sait faik kaynakçası, bilgi yayınevi, ikinci basım, temmuz 1993, ankara, Sf.22-24. Boldlar bana ait.

Bu sene sait faik‘in doğumunun 110. yıldönümü. Bu vesileyle, en azından doğumgünü olan 18 Kasım’a kadar, sait faik kitaplarından seçtiğim bazı pasajları radyo sait faik başlığı altında paylaşacağım.

Çapek Parti

Josef Çapek, Şenlik (1937), tuval üzerine yağlıboya, 50,5 x 70,5 cm.

captivity-2005-engraving-on-plexiglas-and-linoleum-102x82-cm

Burada Serhad Bapir’in bir eseri vardı. Kendisinin Türkçe yazılan sitelerde kendi eserlerini yayınlamama ilkesi ve isteği üzerine resmini sildim. Bu kara levha bir anı olarak kalsın. Resmi görmek isteyenler karanlığa tıklayarak ressamın sitesinde görebilirler. Serhad Bapir’in uzun mektubunun Kürtçesini ve Türkçesini okumak isteyenler yorumlar bölümünden okuyabilirler. Çeviri için Ayşegül Ertaş‘a teşekkür ederim.

Bundan yaklaşık 8 ay önce Abdullah Öcalan’ın avukatlarından Mahmut Şakar Yeni Özgür Politika’da “Tecrit ve İmralı Sistemi I” ve “Tecrit ve İmralı Sistemi II” başlıklı iki yazı kaleme almıştı.

5-6 Mart 2012 tarihlerinde yayınlanan bu ardışık iki yazının girişinde ŞakarGörüşme yapılması, Sayın Öcalan’dan haber alıyor oluşumuz tecridin olmadığı anlamına gelmiyor.” diye belirtiyor ve Mart 1999’dan itibaren İmralı ziyaretleri boyunca içeriden ve dışarıdan bizzat şahit olduğu bir “İmralı Sistemi”nin hikayesini anlatıyordu.

Ölüm orucu eylemlerinin menbaını hangi gerçeklerden ya da tespitlerden aldığını öğrenmek/ayırd etmek/ hatırlamak isteyenler bu iki yazıya yukarıda verilen linklere tıklayarak ulaşabilirler. Ben aşağıda Şakar’ın yazısının son bölümünden faşizmin en belirleyici karakteristiği olan keyfiyet ve İmralı Sisteminden bahsettiği bölümü aktarıyorum.

Şakar’ın yazısında bahsettiği keyfiyeti; bugün bizi açlık grevleriyle karşı karşıya getiren ve yine açlık grevlerini de şu an saydığımız tehlikeli günlere taşıyanı faşizan keyfiyetle akrabalığını sorgulayarak okumakta fayda var. (Boldlar Bana ait, grafik eserler Serhad Bapîr imzalıdır.)

“(…)

Kalıcı bir devlet politikası olarak keyfiyet

Bunca yıldan sonra, İmralı sistemi nedir? diye bana sorulsa, tek kelimeyle keyfiyettir derim. İlk günden bu güne kadar, askerden savcıya, kemalistten AKP’liye kadar kişi ve siyasetlerin etkinlikleri süresince değişmeyen, kalıcı bir devlet politikası olarak keyfiyet esastır. Keyfiyet de zaten, hukuksuzluğun, iktidar gücünün dizginsiz uygulamasının doğrusu faşizmin en önemli dayağı anlamına geliyor.

İmralı’da, günün koşulları neyi gerektiriyorsa, etkili pozisyonda olanların tercihleri neye evriliyorsa, yazının başından beri anlattığım tüm olaylardan da anlaşılacağı gibi, hiçbir hukuki kaygı, ahlaki tutum dikkate alınmadan uygulamaya konuldu.

Keyfiyet kendisini en çok günlük yaşam içerisinde ortaya koyuyordu. Mesela her gün verdikleri öğün ve yemek miktarı üzerinde oynuyorlardı. Amaç baskıydı, işkence yapmaktı, her şey baskıyı nasıl daha fazla derinleştiririz üzerinden ele alınıyordu. Zaten izolasyonda temel olgu da bu değil mi? Sadece görüşmeme meselesi değil, yaşamın bir parçası olarak her şey sana karşı bir işkence aletine dönüşebiliyor. Yiyeceğin yemek bile psikolojik bir baskı aracı, aileyle görüşmeler işkenceye dönüştürülebilirdi. Bir sabah kahvaltıda üç adet küçük kutu reçel veriliyor, ama üçü de kullanılmış, boş çıkıyor mesela. Ya da bir gün, istenilmediği halde çok açık çay, ertesi gün katran karası demli bir çay getirilip önüne bırakılıyor. Bir gün normal bir öğün yemek konuyor önüne, ertesi gün bunun dörtte biri. Hayat çok basit ve günlük anlarda çekilmez kılınıyor ve özellikle zorlaştırılıyor.

Küçük odanın bir kapısı demirden ve salona bakıyor, kitap okunuyor içeride ve tam da yoğunlaşıldığı anlarda kapının sürgüsü sertçe açınıp kapanıyor. Defalarca tekrar ediliyor her gün. Zaten içeride kamera var. Uyurken, yıkanırken, okurken, daracık odada volta atarken hep metalik bir göz izliyor. Yirmi dört saat yapay ışık yanıyor odada.  Gazeteler, iç organları sökülmüş halde elinize veriliyor. Tam da işinize yarayacak bir makalenin kesildiğini görüyorsunuz. Gazete dahi, üzerinizdeki basıncın bir parçası haline gelebiliyor. Güncel bir bilgiye hasret kalıyorsunuz aylarca. Tek kanallı radyodan sadece resmi haberleri dinlemek mesela, on üç yıl boyunca, işkencenin başka bir adı sanki.

Görüştürmeme ‘kılıfı’ hava muhalefeti…
Günlük hayat pratikleri hep böyle değişken ve keyfiydi. Mantığı da muhatabı da yoktu. Avukatlara yapılan pek çok uygulama da öyleydi. Bir dönem geldi, küçük bir çay kaşığıyla ağzımızın içine bile bakıldı. Belki ‘kesici bir alet’ saklıyor olabilirdik. Onlarda saçmalık bizde de sabır bitmiyordu.
Keyfiyet esastı, (…)

penaber-2004 (1)

Burada Serhad Bapir’in bir eseri vardı. Kendisinin Türkçe yazılan sitelerde kendi eserlerini yayınlamama ilkesi ve isteği üzerine resmini sildim. Bu kara levha bir anı olarak kalsın. Resmi görmek isteyenler karanlığa tıklayarak ressamın sitesinde görebilirler. Serhad Bapir’in uzun mektubunun Kürtçesini ve Türkçesini okumak isteyenler yorumlar bölümünden okuyabilirler. Çeviri için Ayşegül Ertaş‘a teşekkür ederim.

(…)

Keyfiyet aynı zamanda güvensizlik demektir. Öcalan, İmralı da hiç bir şekilde güvende değildir. Zehirlenme sürecini hatırlatmıyorum sadece, odasının aranması ve fiili saldırıya uğraması buna örnektir. Zorla saçının kestirilmesi de. Kaldı ki, bu Adada, askeri ve siyasi olarak keyfi bir rejim içinde, sürekli değişken bir havada yaşamak her türlü tehlikeye açık olmak demektir. Öcalan, her türlü tehlikeye açık bir atmosferde 13 yıldır yaşamaktadır. Şimdi yeni yasa ile avukatlarının da gitmesi sistemlice engellenerek, bu güvensizlik daha da ölümcül hale getiriliyor.

(…)

Abdullah Öcalan, 15 Şubat 1999 tarihinden bu yana, günde 23 saat (bazen 24 saat) daracık bir hücrede yaşamaktadır. Bir değil, tam 13. yılıdır. Kaç gün kaç saat ediyor, hesaplamaya dahi üşeniyorum. 

Tam da bu kadar gün ve saat, eli bir insan eline değmemiştir. Dokunma duygusunu yitirmesi için her şey yapılmıştır. İnsan sıcaklığını, dokunmanın büyüsünü ve sevecenliğini unutması istenmiştir. Tokalaşmak baştan beri yasaklanmıştır. Ailesiyle açık görüş yapamamıştır, Kürtçe konuşması yasaklanmıştır, konuşunca aile ile görüşme kesilmiştir, telefonla konuşamamış, televizyon izlememiştir. Diğer tutuklulara tanınan bu haklardan da mahkum bırakılmıştır.

(…)

Zamana yayılan bir ölüm cezası 
Sayın Öcalan’ın bu yıllar içinde sağlık durumu daha kötüleşmiş, İmralı’nın iklimi, kronikleşen hastalıklarına karşı  tıbbi desteğin sunulmaması aksine hastalıklarını bile zamana yayarak bireyin direncini düşürmeye ve iradesini kırmaya yönelik bir siyasetin parçası olarak kullanılmasını da İmralı sisteminin bir uygulaması olarak okumak gerekiyor.

(…)

Öcalan’a uygulanan sadece ‘görüştürülmeme’ durumu değil. Tecrit denilen olgu da zaten bununla sınırlı değil. Ağzımız alışmış, tecrit diyoruz aslında. Zaman yayılan bir ölüm cezası infaz ediliyor İmralı’da. Ve her şey buna göre kurgulanmış aslında.

(…)

Özel bir icra rejimi ile yürütülen, özel yasalarla işleyen İmralı Olağanüstü Hal Sistemi, bu ülkenin gerçek fotoğrafını oluşturuyor. Aynı zamanda Kürtlerin neden halen Olağanüstü bir siyaset, psikoloji ve yaşam içerisinde tutulduğunu da açıklıyor. Ve neden Roboskî’de Türk Savaş uçaklarıyla çocuklar paramparça edildikten sonra bir bütün olarak sistemin suskunluğa gömüldüğünü de…”

560x480_resize_thumb_kurdistan_cecenistan_tibet_2003_grafika_li_ser_dar

Burada Serhad Bapir’in bir eseri vardı. Kendisinin Türkçe yazılan sitelerde kendi eserlerini yayınlamama ilkesi ve isteği üzerine resmini sildim. Bu kara levha bir anı olarak kalsın. Resmi görmek isteyenler karanlığa tıklayarak ressamın sitesinde görebilirler. Serhad Bapir’in uzun mektubunun Kürtçesini ve Türkçesini okumak isteyenler yorumlar bölümünden okuyabilirler. Çeviri için Ayşegül Ertaş‘a teşekkür ederim.

(…)Almanca biliyor ya da bilmiyor olmanın ayırıcı çizgi olduğunu hemen fark etmiştik. Onları anlayan ve düzgün bir biçimde karşılık verenlerle görünüşte insani bir ilişki kuruluyordu. Onları anlamayanlara karşı bu siyah apoletliler bizi hayrete düşüren ve korkutan bir tepki gösteriyorlardı: İtaat edebileceğini bilen bir kişinin sakin sesiyle dile getirilmiş olan emir, yüksek sesle ve öfkeli bir biçimde tekrarlanıyor, daha sonra avaz avaz haykırılarak bir kez daha söyleniyordu, tıpkı bir sağırla konuşulurken ya da bildirinin içeriğinden çok ses tonuna daha duyarlı evcil bir hayvana seslenirken yapıldığı gibi.

Duraksayan olursa (herkes duraksıyordu, çünkü söyleneni anlamıyorlardı ve korku altındaydılar) darbeler çıkageliyordu ve bunların aynı dilin bir çeşitlemesi olduğu açıkça ortadaydı. Düşüncenin iletilmesi için sözün kullanımı, insanın insan olması için gerekli ve yeterli olan bu mekanizma kullanımdan kaldırılmıştı. Bu bir gösteriydi: Bu öteki kişilere göre biz artık insan değildik: İnekler ya da katırlar için olduğu gibi bizim için de bağırma ve yumruk arasında herhangi bir temel fark yoktu. Bir atın koşması ya da durması, dönmesi, bir şeyi çekmesi ya da bırakması için onunla yumruklaşmak ya da ona ayrıntılı açıklamalar vermek gerekmez; değişik biçimlerde sıralanmış, ancak anlamı belirgin (sessel, dokunsal ya da görsel) bir düzine göstergeden oluşan bir sözcük dağarcığı yeterlidir: Dizginlerin çekilmesi, mahmuzların batırılması, bağırışlar, jestler, kırbaç darbeleri, buyruklar, sırt sıvazlama… bunların tümü aynı oranda geçerlidir. Onunla konuşmak aptalca bir hareket olacaktır, tıpkı yalnız başına konuşmanın ya da gülünç bir duygusallığın aptalca olacağı gibi. Öyle ya, ne anlayacaktır ki? Marsalek Mathausen (La Pietra, Milano 1977) adlı kitabında Auschwitz’den daha çok dilin konuşulduğu bu Lagerde lastik kırbaca ‘der Dolmetscher’, yani dilmaç dendiğini anlatıyor. Kırbaç herkesin anlayacağı dilden konuştuğu için.(…)

(…)Bu nedenle, Almanca’yı anlamayan ya da konuşamayan kişi tanımı gereği barbardı; kendi dilinde, daha doğrusu yok-dilinde derdini anlatmaya ısrar ederse, onu dayakla susturmak ve çekme, taşıma, itme işlerini yapacağı yere geri göndermek gerekiyordu, çünkü o bir Mensch, yani insan değildi.(…)

(…)Seninle konuşmayan ya da sana anlaşılmaz görünen bağırışlarla seslenen kişiyle konuşmaya cesaret edemezsin. Eğer yakınında ortak bir dile sahip olduğun herhangi birini bulma şansın olursa, ne âlâ, ona izlenimlerini aktarabilir, onunla avuntu bulabilir, ona içini dökebilirsin; yanında kimseyi bulamazsan, dilin ve dille birlikte düşüncen birkaç gün içinde kurur.(…)

(…)Pek azı birden çok dil konuşan biz hayatta kalanların anılarında, Lagerin ilk günleri bulanık bir görüntü, çılgınca bir gürültü ve öfkeyle dolu, anlamdan yoksun bir görüntü biçiminde belleğimize işlemiş: Üzerinde insan sözünün boy göstermediği arka planda kulakları sağır eden sürekli bir gürültü içine gömülmüş, adı ve yüzü olmayan bir insanlar karmaşası. Sesli, ancak konuşmanın olmadığı siyah beyaz bir film.(…)

(…) Almanca bilmek yaşam demekti: Çevrene bakman yeterliydi. Almancayı anlamayan İtalyan arkadaşlar, yani birkaç Trieste’li dışında hemen hemen bütün İtalyanlar, anlamamanın fırtınalı denizinde birer birer boğulmaktaydı: Emirleri anlamıyorlar, nedenini kavramaksızın tokat ve yumruk yiyorlardı. Kampın ilkel düzeydeki etiği uyarınca, kuralı bozma-ceza-pişmanlık üçgeninin kurulmasını kolaylaştırmak için bir darbenin şu ya da bu biçimde haklı gösterilmesi öngörülmüştü; bu nedenle Kapo ya da onun temsilcileri yumrukla birlikte “Biliyor musun neden?” sözünü homurdanıyorlar, daha sonra “suç bildirisini” kısaca açıklıyorlardı. Ancak, yeni sağır dilsizler için bu tören boşunaydı. Kendilerini korumak için içgüdüsel olarak köşeler sığınıyorlardı: Saldırı her yönden gelebilirdi. Şaşkın gözlerle çevrelerine bakıyorlardı, tıpkı tuzağa düşmüş hayvanlar gibi: Gerçekte de o hayvanların konumuna getirilmişlerdi.(…)

(…)İletişimin engellendiği ülkelerde ve çağlarda tüm öteki özgürlükler de hemen canlılığını yitirir; uzun süre ara vermiş olmaktan dolayı tartışma yeteneği ortadan kalkar. Başkalarının görüşleri ile ilgili bilgisizliğimiz yaygınlık kazanır, zorla benimsetilmiş görüşler üste çıkar.(…) Hoşgörüsüzlük sansüre yol açar, sansür ise başkalarının aklı konusunda bilgisizliği getirir, dolayısıyla hoşgörüsüzlüğü arttırır: Kırılması güç, katı bir kısır döngüdür bu.(…)

Primo Levi, Boğulanlar Kurtulanlar, Çeviren: Kemal Atakay, Can Yayınları, 1996, İstanbul, Sf. 76-87. (Boldlar bana ait).


%d blogcu bunu beğendi: