radyo sait faik: bir adam

Haziran 13, 2016

Detektiv

Josef Çapek, Dedektif (1915-1916), tuval üzerine yağlıboya, 38 x 28 cm.

“(…)

Şöyle sadece ahbapsanız fikirlerini kabule mecbursunuz. Kabul etmediniz mi, bütün vücudundan şimşekler gökyüzünden çıkar gibi sizin gibi çamurlu bir yeryüzünde hiddetle, gürültü ile çakacaktır. Hiçbir şeyine itiraz edilemez. Kitapların birçoğu onun namına konuşur. Fikir tektir. Allah gibi tektir. Münakaşa edilemeyecek kadar tektir. Birden bağırıverse, pastane halkı çevremize halkalansa, kapıdan insanlar üşüşüp gelse, aralarında bir tek sizi kayıracak birisi bulunsa, o adamın da aklı başına ise sizin tarafınızı tutmayacağına eminim. Aklı başında ise çıkıp gider. Belki bir, “Lanet olsun,” diyebilir, sizin namınıza. Ama siz de enayi misiniz? Siz de apaçık haklı bile olsanız çevrenize toplanmış elli kişinin kırk dokuzunun bu adamın fikrinde olduğunu düşünmek mecburiyetindesiniz.

Kahramanlıklar ondadır, fedakârlıklar ondadır. Din iman ondadır. Mukadderat ondadır. Tek sıfatının üzerine bina edilmiş her şey ondadır. Bir lahza onun sizin delice fikirlerinize saygı duyduğunu düşünürseniz, onun da sizi kepaze etmeyeceğine emin olsanız da bir şey söylemeye kalksanız size nefretle, şüphe ile safdilliğinize, Türk olduğunuz halde, bir Türk keyfiyle, hatta herkesin fikrine uymamak maksadı bile bulunmadan, futbola en küçük bir ilgi, sevgi duymadan içinizden milli takımın yenilmesi arzusu geçse… Sıkı iseniz söyleyin bakalım.

Haftalardan beri bir futbol dedikodusu ile çalkalanmış şehirde bir Türk olarak Yunan milli takımını tutmak hakkından mahrumsunuzdur. İşte bu beyin karşısında her zaman bu haldesiniz.

Söz dönüp dolaşıp en küçük fanteziye müsaade etse tek cephelidir. Böyle olunca da siz hep Yunan milli takımını tutan bir garip Türk halindesinizdir.

En masum, en fantezili, en gıllügişsiz, en zararsız bir fikir bile değil, laf kabilinden bir şey söylemek isteseniz söyleyemezsiniz.

Mesela milli takım Yunanistan’a gitmiş olsa, siz de ortaya en küçük bir düşünceye sahip olmadan keyif için, fantezi için,

–Şu bizim milli futbol takımı Yunanistan’da mağlup olsa ne iyi olur, deseniz, diyemezsiniz ki.

Evvela şaka söylediğiniz sanılır. Ciddi olarak böyle zorlu bir fikri söyleseniz sokakta binlerce kişi size şaşmaz mı? Şaşmak değil sizi dövenler bile olur. Siz istediğiniz kadar masum olabilirsiniz.

sait faik, bütün eserleri 15, bitmemiş senfoni ve sait faik kaynakçası, bilgi yayınevi, ikinci basım, temmuz 1993, ankara, Sf.22-24. Boldlar bana ait.

Bu sene sait faik‘in doğumunun 110. yıldönümü. Bu vesileyle, en azından doğumgünü olan 18 Kasım’a kadar, sait faik kitaplarından seçtiğim bazı pasajları radyo sait faik başlığı altında paylaşacağım.

Çapek Parti

Josef Çapek, Şenlik (1937), tuval üzerine yağlıboya, 50,5 x 70,5 cm.

Reklamlar

HijaDeDios

Küçük bir kızken, şu fanatizm meselesine pek aklım ermezdi. Normal bir hayatımız vardı. Babam bazen okula beni almaya gelirdi. Kız arkadaşlarım sık sık bizim eve oynamaya gelirler ama babamın ne iş yaptığını bile bilmezlerdi. Arada bazı babaların buluşup benim babamı görmeye geldikleri de olurdu ama öyle başka bir dünyadan gelmişler gibi değil.

Bir keresinde babamdan beni alışveriş merkezine götürmesini istedim. O böyle bir şeyi duymak bile istemiyordu. Ağlamaya başladım, kapris yaptım, beni götürmek istememesinin kötü bir şey olduğunu düşünüyordum. O kadar ısrar ettim ki, sonunda kabul etti. Alışveriş merkezine girmemizle beraber inanılmaz bir kargaşa başladı. Çığlıklar, koşuşturmalar…

İnsanlar çıldırmış gibiydiler. Benim alışveriş yapmak istediğim bir mağazaya sığındık ama insanlar babamı görmek için vitrinlere üşüştüler. Neredeyse mağazanın camları içeri girmek isteyen insanların baskısı yüzünden yıkılacaktı! “Anladın mı neden seni alışverişe getirmek istemediğimi?” dedi babam bana. O gün, orada anladım onunla yapılamayacak şeyler olduğunu.

(…)

Hayatım boyunca insanların sayısız farklı tepkilerini gördüm: Arabasından inip bir anda ağlamaya başlayan koca koca adamları. Ya da frene basıp şoka giren ve uzun süre hiçbir şey diyemeden babama bakakalanları. Ya da arabayı istop edip sonra heyecandan bir türlü çalıştıramayanları.

Bir keresinde babamla stadyuma gidiyorduk, babam camı indirmişti. Yanımızda baştan sona Boca Juniors çıkartmalarıyla kaplı bir motosiklet belirdi. Motorun direksiyonunda bir adam vardı, arkada karısı ve aralarında oğulları. Çıkartmalar babamın hoşuna gitmişti, onlara korna çaldı. Adam, babamın babam olduğunu fark edince, direksiyonu falan bırakıp bir anda ağlamaya başladı. Neredeyse tüm ailesini öldürecekti! Çıldırmıştı!

(…)

Gittiğim her yerde bana babamla ilgili bir hikaye anlatılır. Herkesin mutlaka onunla bir hikayesi vardır (ya da hikayeler uyduracak kadar yetenekliler, bilmiyorum).

(…)

“Baban İngilizlere o golü atınca babamla ben ayağa fırlayıp birbirimize sarıldık ve ağlamaya başladık. Bu, benim babamla birbirimize sarıldığımızı hatırladığım tek andı ve senin baban sayesinde oldu. Onu hayatım boyunca minnetle hatırlayacağım.”

(…)

Babam maça çıktığında, maç başlamadan önce rakip takımın bütün oyuncuları gelip babamdan maç sonunda formasını kendileriyle değiştirmesini isterdi. Babam hepsine tamam, derdi. Bazen bunu strateji olarak da kullanırdı: Diğer takımın en iyi birkaç oyuncusuna birden özellikle söz verirdi; ikinci yarının sonlarına doğru onları kendi yakınında tutmak için. Böylece takım arkadaşı diğer oyuncuların üzerindeki markajı hafifletirdi. Adamlar babama yakın olup maç sonunda formasını almak için, tutmaları gereken oyuncuları bırakırlardı, inanabiliyor musun?

(…)

Aklım erdiğinden beri, bana babamla ilgili inanılmaz şeyler anlatıldı. Alıştım artık ama içlerinden en kötüsü şuydu. Fanlarından biri bana şöyle dedi: “Sana dokunabilir miyim? Sen Tanrının bir spermisin!”

****

Geçtiğimiz günlerde Arjantin’de efsane futbolcu Diego Armando Maradona’nın kızı Dalma Maradona’nın kitabı yayınlandı: Tanrının KızıAile albümünden fotoğraflar, çizimler ve Dalma’nın babasıyla ilgili hatıralarından oluşan kitaptan bazı bölümler Arjantin gazetesi Página 12’nin haftasonu eki Radar’da yayınlandı. Siz de o yazıdan kısa bir seçki okudunuz. (Boldlar bana ait) 

maradona

Oynayabilmek ya da oynayamamak; işte bütün mesele. Kazananlar oynayamıyor, oynayanlar kazanamıyor.

Katalonya’da Barselona’nın bir saat güneyinde küçük bir yerleşim olan Margatania’nın futbol takımı geçen sezon bütün yıl oynadı ama hiç kazanamadı.

Margatania F.C. 7 yaş altı minikler takımının oyuncuları kalelerinde 271 gol gördüler. Ancak son maçta bir gol atabildiler. Yine de çok eğlendiler, çok şey kazandılar. Miniklerin bu eğlenceli hikayesi, “minik takım” (l’equip petit) adlı 9 dakikalık bir kısa filmle anlatıldı.

İlk kez geçtiğimiz Haziran ayından paylaşılan filmin yapımcısı bunun bir kısa film olmadığını, yalnızca çocukların aileleriyle ve yakın dostlarla paylaşmak için hazırlandığını söylüyor. Ama filmi yüz binlerce kişi izledi ve daha şimdiden birkaç ödül aldı bile.

Bu eğlenceli film seyretmeye ve paylaşmaya değiyor… Takım minik ama anlamı büyük…

Eduardo Galeano

Bu ödülü Barça’nın 1936’da demokrasi düşmanları tarafından katledilen başkanı Josep Sunyol’un anısına adamak istiyorum.

Yine aynı şekilde bir yıl sonra 1937’de bütün İspanya’da yaralı ama canlı kalan onuru ayakta tutan gezgin sporcuların anısına almak istiyorum. 1937’de Cumhuriyet yararına futbol karşılaşmalarına çıkarak Amerika Birleşik Devletleri ve Meksika’yı dolaşan Barçalı oyuncuları kast ediyorum ve aynı eylemi pek çok Avrupa ülkesini gezerek yapan Bask ulusal takımını da elbette.

Onlar sayesinde bu ödülü almak beni heyecanlandırıyor, onlar sayesinde ama aynı zamanda o yılların onurlu mirasçıları olan bugünün Barçalı oyuncuları sayesinde; bu ödül diğer taraftan, tüm bunların yanı sıra, benim can dostum Manolo Vázquez Montalbán’ın adını taşıyor.

Manolo’yla pek çok tutkuyu paylaşırız.

İkimiz de futbola tutkunuz ; biz iki solak, iki düşüncede solak olarak kazanmayı ödev bilerek oynayanların yönettiği bir dünyada solda oynamanın en iyi yolunun zevk almak ve zevk vermek için oynayanların cesaretine sahip olanların özgürlüğünü savunmak olduğuna inanırız. Ve bu yolda, halkın ayaklarıyla düşündüğüne inanan sağ görüşlü pek çok insanın önyargılarıyla mücadeleye giriştik ama aynı zamanda halkın düşünmemesinden futbolun mesul olduğuna inanan soldaki pek çok yoldaşımızın önyargılarıyla da mücadele etmemiz gerekti.

Manolo’yla ben aynı zamanda ironiden, içtenlikle gülmekten ve esprinin her türlüsünden aldığımız keyifte ve bunları yazılarımızda, kitaplarımızda ve kafelerdeki sohbetlerimizde düşündüğümüzü ve hissettiğimizi söylerken kullanma biçimlerimizde de örtüşürüz. Çünkü ciddi beyefendiler, örnek hanımefendiler bize güven vermezler, çünkü kendileriyle alay etmeyi bilmezler; ne Manolo ne de ben, yine bizimkilere benzer politik düşünceleri olan bazı meslektaşlarımızda olduğu gibi sıkıcılığı ciddiyetle karıştırırız.

Şimdiki zamanda konuşuyorsam bu yanlışlıkla ya da dikkatsizlikten olmuş değil; güvendiğim sağlam kaynakların bana ölümün kötü bir şakadan başka bir şey olmadığı konusunda güvence vermelerinden ileri geliyor.

Manolo’yla ikimiz için çok önemli olan bir başka ortak nokta da: kültürel çeşitliliğin bir kutsaması olarak iyi yemeği savunmamızdır.

Antonio Machado, bugün bazı budalalar şeylerin değeriyle fiyatını birbirine karıştırıyorlar, diyordu ve çok haklıydı, şairin o zamanının bizim yaşadığımız zamandan farkı yok gibi, çünkü günümüzde de aynı durum yaşanıyor .

En iyi yemek en pahalı olan değildir, Manolo’nun pek yerinde söylediği gibi, en pahalı yemekler çoğu zaman bir ahmakaldatandan başka bir şey değillerdir.

Ben de Manolo gibi halkların kendi kaderini tayin hakkının midenin kendi kaderini tayin hakkını da kapsadığına inanıyorum. Bu hakkı her zamankinden daha çok savunmak gerekiyor, sunduğu fırsatlarda her geçen gün daha eşitliksizken dayattığı alışkanlıklarda her geçen gün daha eşitleyici olan dünyanın mecburi macdonaldlaştırılmaya gittiği bu zamanlarda bu jakkımızı her zamankinden daha çok savunmak durumundayız.

Buraya kadar geldim. Ama biraz fazla içince aptalca şeyler söyleme riskim olduğunu biliyorum bu yüzden ben de aşağıdaki sözleri;

İnsanlık onuru ve dayanışma için,

Oyun zevki ve temiz oyun oynayanları seyretme mutluluğu için,

Bir arada olmanın getirdiği neşe için, paylaşılan ekmek ve şarap için,

Gecelere gizlenen güneşler için,

Bazen acılı olan ama her zaman insanın yolculuğuna, insanın yürüyüşüne hayatın rüzgarına (al vent del món) yön ve duygu katan bütün tutkular için,

içmenin başka bir biçimi olarak, şarap kadehleriymişçesine Manolo’yla beraber, Manolo’nun şerefine kaldırmak istedim.

* Uruguaylı yazarın,25 Mayıs 2011 günü Barselona Futbol Kulübü Vakfı ve Katalonya Gazeteciler Birliği tarafından verilen Uluslararası Manuel Vázquez Montalbán Gazetecilik Ödülü’nü alırken Barselona’daki Hükümet Sarayı’nda yaptığı konuşma.

Galeano’nun kullandığı al vent del món, Katalancadan kelimesi kelimesine çevrilince “dünyanın rüzgarına” anlamına geliyor, ben yukarıda daha Türkçe olduğunu düşünerek “hayatın rüzgarına” dedim. Bu Katalanca deyişle aynı zamanda Franko döneminde, özellikle atmışlı yıllarda Katalanlar için özgürlük/özerklik mücadelesiyle bütünleşmiş bir şarkıya, ilk defa 1959 yılında Valensiyalı ozan Raimon tarafından yazılıp söylenen ve 1963 yılında kayıt edilen bir şarkıya gönderme yapılıyor. Şarkıyı dinlemek için burayı tıklayabilirsiniz.

%d blogcu bunu beğendi: