Blas de Otero: İki Şiir

Haziran 13, 2013

Blas de Otero

Uğraş

Barış; tüy için ve hava için.
Barış; kağıt için ve ateş için.
Barış; söz için ve toprak için.
Barış; ekmek için ve su için.
Barış; aşk için ve ev için.
Barış; düşünce için, yol için.
Barış; tohum için ve atom için.
Barış; eser için ve insan için.

Her Şey

Teşekkürler ediyorum hayata; doğduğum için.
Teşekkürler ediyorum hayata; ağaçları gördüm sayesinde,
nehirleri ve denizi.
Teşekkürler güzel havalar için ve fırtınalıları için.
Teşekkürler yol için, gerçek için.
Teşekkürler çelişkiler için, kavgalar için.
Teşekkürler açık havalar için, mapusluklar için.
Teşekkürler şaşkınlıklar için ve elimden çıkan işler için.
Teşekkürler öldüğüm için ve teşekkürler yine de sürdüğüm için.

Verso y Prosa, Blas de Otero, Ediciones Catedra, Madrid, 1999. pp. 112.

Bilbaolu şair Blas de Otero‘nun çoğu kısmını 1965-68 yılları arasında Küba’daki ikameti sırasında yazdığı, ilk olarak 1970 yılında yayınlanan Historias fingidas y verdaderas isimli eserinden iki küçük şiir okudunuz. Teşekkürler açıktan ve için için…

Xul Solar, vuel villa 1936

 

Reklamlar

Luis Buñuel: Teorem

Mayıs 31, 2013

LuisBuñuel

Teorem

Eğer bir doğrunun dışındaki bir noktadan ona paralel bir doğru çizersek güneşlenen bir güz akşamüstü elde ederiz.

Gerçekten de:

Baştan sona bir çift mavi gözü andıran gökyüzünde göletlerin bir gün balıksız olma düşü yansır ve göletler bir öğle sonu tembelliğinde tek başlarına gevşek gevşek yıkanırlar.

Kör ağaçlar bir kutsal ayin kafilesi halinde ağır adımlarla geçer giderler ve en yüksek dallarında avare bir yaprak altın altın cıvıldar.

Sokaklar toplu halde kırlara gezmeye çıkmak isterler ama o kadar yavaştırlar ki yayalar hemencecik tüm sokakları geride bırakırlar; güneşin altında tir tir titreyen halleriyle.

İyice sararmış kırlar tepelere ve sırtlara tırmanırlar ve orada, bacaklarını iyice açıp, geceyi beklerler. Yalnızca her daim endişeli birkaç karakavak, yapraklarıyla bir “mors” alfabesi telgraf ederler.

Akşamüstünün ölçülü nefesleri duyulur her anda ve her şey onun ritmine uyar.

Ben elimin avucunda yapraksız bastonumu taşırım.

Bir meme güneşte mırıldaya mırıldaya uyur durur.

Tüm pencerelerin kirpikleri vardır, kadınlar gibi.

Kilisenin kulesi, bir işaret parmağıymışçasına son beyaz bulutu gösterir.

Mırıldanılan bir şarkı, ardından bir sessizlik ve sonra İsa geçer oradan sesler satarak.

Kırlangıçlar saat yediyi küsuratlarından öperler.

Rüzgârgüllerinin yaylım ateşi başlar havada.

Şu katırın kulakları -oradan fark edilmese de- tekrar tekrar emer akşamı.

Güneş benim yakalarımda söner.

Şimdi saat, sokak lambalarının yapayalağuz birer birer doğumlarına başladığı saattir.

Birisi hafifçe çevirir yıldızların düğmesini.

Lakin bizim göstermeyi amaçladığımız şey bu değildir.

1925, Luis Buñuel

Luisbunuel

Belen Gopegui

Değişen Ay Üzerine Yemin Etme

Álvaro, sürekli erkek egemen sistem üzerine tartışmaktan bıktığını söylüyor. Eğer sınıf egemen sistemden bahsetsek, diyor, iş değişir. Her ne kadar yapmamaya çabalasa da, sınıfının nimetlerinden faydalandığını kabul ediyor. Mesela birisini konuşurken duyması yetiyor, üst sınıftan mı, değil mi, hemen söyleyebiliyor. Ama zengin çocuklarının aksanlarıyla ilgili değil bu, diyor. Kullandıkları tipik sözlerle de ilgisi yok. Yalnızca sürekli aynı tip insanlarla çevrili bir hayatları olduğu için. Bu, kazanmak için hiçbir şey yapmaları gerekmeyen bir tür güvence ve hece hece çevreliyor onları; kimseye hiçbir şey göstermelerine gerek yok, farklı olduklarını biliyorlar diye özellikle çokbilmiş olmaları da gerekmiyor.

Pedro, cinsiyetlerde de benzer bir şeyin yaşandığını söyleyerek yanıtlıyor onu. Biz erkekler de, diyor, kazanmamız gerekmeyen bir güvencenin keyfini sürüyoruz. Kadınlar yüzlerce yıllık bir güvencesizliğin üstesinden gelmek zorunda kalırken. Üstelik bunu başardıkları zaman da, bireysel zaferlerini sergileyen sınıf bilincinden yoksun tiplere benzememek için uğraşmaları gerekiyor. Çünkü kadınlar bireysel zafer diye bir şey olmadığını iyi biliyorlar.

Álvaro onu dinlemiyor ve konuşmayı sürdürüyor. Sınıfçılığın kötü tarafı, diyor, istemesem de beni insanları küçümseyen bir tip yapıyor. Çünkü benim vatanım, benim kültürüm, benim gücüm kökenlerimden geliyor. Eğer benim başıma bir şey gelirse, bu başka sınıftan birinin, senin mesela, başına gelen bir şey gibi değildir. Şeyler ne kadar değişirse değişsin, aslında o kadar da değişmiyorlar. Benimkiler bakandılar, meşhur önemli tipler, dünyayı yönettiler; çoğunlukla perde arkasından, üstlerine leke sıçramasın diye.

Pedro söz alıyor: Ben bu küçümsemeyi erkeklerden biliyorum. Gel, birlikte XX. yüzyılın en belirleyici, en etkili isimlerini sayalım, istersek tek bir kadının adını bile anmadan yapabiliriz.

İnsanların beni sınıfçı olarak hatırlayıp hatırlamayacakları beni ilgilendirmiyor, diye devam ediyor Álvaro. Şu kaba soy isimleriyle ve benimle diyaloga girme çabalarıyla bu pek itaatkâr yoksul insanlar haklılar aslında; demokrasi iyi bir şey, herkes biraz katılabiliyor. Bu da beni, tabii ki, rahatsız ediyor, çünkü sınıfçılığın benim yaratılarımı belirlediğini söylüyorlar.  Lütfen, belirliyor değil, belirlemek zorunda. Çünkü ben kendimi seviyorum, çünkü yaratarak kim olduğumu ortaya koyuyorum. Onlara yerlerini göstermek için onları aşağılamaya mecburum, bu benim özüm. Ama bu açlıktan ağzı kokan bu tipler benim özüm üzerine nasıl fikir beyan edebilirler?

Senin benim özüm dediğin şey üzerine fikirlerimiz var ve üzerine tükürüp geçiyoruz, diyor Pedro, ama sen bunun farkına vardığında senin için artık çok geç olacak.

belengopegui

Yeşilce bir çama tırmandım
belki onu görürüm sandım
ama ancak tozuna bulandım
onu götüren arabanın.

Anda jaleo, jaleo:
bitti artık şamata
haydi herkes silah başına.

Yapma, güvercinim, çıkma kırlara
bak biliyorsun ben avcıyım ama
eğer atar da vurursam seni
bu acı daha rahat vermez bana,
yerden yere vurur beni.

Anda jaleo, jaleo:
bitti artık şamata
haydi herkes silah başına.

Los muros sokağında,
ah, bir güvercini vurdular.
Gidip kendi ellerimle dereceğim, ah,
tabutunu süsleyen çiçekleri.

Anda jaleo, jaleo:
bitti artık şamata
haydi herkes silah başına.

Anda jaleo ne demek peki, diyeceksiniz belki; ama ben de çok emin değilim. Bir yanıyla; ritmiyle bir tür Endülüs halk dansı jaleo, bir tür bulería, tıpkı videoda dönen ezgi gibi. Flamenko parçalarında duymuşsunuzdur, kenardan alkış tutup, nidalara atılır. Bu alkış tutmalara, nida atmalara jaleo denir işte. Bu anlamıyla bir tezahürat, bir Jaleo dansına çağrı gibi okunabilir Anda jaleo.

Ama aynı zamanda; kargaşa, keşmekeş anlamına da geliyor jaleo. O zaman da şimdi mücadele zamanı dercesine “Haydi kargaşaya” gibi bir anlama geliyor Anda jaleo: Bir güvercin cinayetinin ardından yeni ve daha haklı bir keşmekeşe, bir kargaşaya çağrı olarak okunabilir bu anlamıyla.

Anda Jaleo, Federico García Lorca‘nın en bilinen, en çok yorumlanan eserlerinden. Ama hiçbir kitabında yok. Daha önce kaçakçılar tarafından söylenen geleneksel bir ezgiye 1931 yılında yeni sözler yazmış Lorca. Dönemin öne çıkan seslerinden La Argentinita da söylemiş.

Sonra, İç Savaş’ta Cumhuriyetçiler sözlerini değiştirip bir devrim şarkısına dönüştürmüşler. Franco döneminde adı değiştirilip – sansürden kaçmak için ama belki, alttan alta, Lorca’ya da bir saygı duruşu olarak- Cordoba adıyla söylenilmeye devam edilmiş. Sonraki yıllarda Türkçeye bir Can Yücel güzelliği olarak Eskicinin Tazesi adıyla çevrilen La zapatera Prodigiosa‘da da kullanılmış Anda Jaleo.

VIII. BÖLÜM

YİĞİT DON QUİJOTE’NİN O KORKUNÇ VE AKILALMAZ YELDEĞİRMENLERİ MACERASINDAKİ BÜYÜK BAŞARISI VE HATIRDA TUTMAYA DEĞER DAHA BAŞKA OLAYLAR

Tam bu sırada, vadide, otuz kırk yeldeğirmeni gördüler. Don Quijote, bunları görür görmez seyisine döndü ve dedi ki:

― Talih bize istediğimizden çok yardım ediyor; şu koskoca devleri görüyor musun, sevgili Sancho Panza? En azından otuz tane var. Onlarla savaşmak, hepsinin canını almak istiyorum. Elde ettiğimiz ganimetle zenginleşmeye başlarız: iyi bir savaş olur bu; ayrıca, böyle bir canavar soyunu yeryüzünden kaldırmak, Tanrı’ya hizmettir.

― Hangi devlerden söz ediyorsunuz? ―diye sordu Sancho.

― Şurada gördüğün, kimisi iki fersah uzunluğunda, koskocaman kollu devlerden canım.

― Dikkat edin, Senyor, bu gördükleriniz dev değil, yeldeğirmeni; kol sandıklarınızsa, rüzgârla dönen ve değirmen taşını çeviren kanatlardır.

Maceradan hiçbir şey anlamadığın belli oluyor ―diye karşılık verdi Don Quijote―, dev bunlar, korkuyorsan, ayak altından çekil; ben şu benzersiz ve korkunç kavgayı yaparken, sen de otur dua et.

Bunu dedikten sonra, saldıracağı şeylerin dev değil yeldeğirmeni olduğunu haykıran Sancho’ya kulak asmaksızın Rocinante’yi mahmuzladı; gözleri öylesine kararmıştı ki, Sancho’nun dediklerini duymuyor, yanıbaşlarına geldiği halde, değirmenleri göremiyordu.

― Kaçmayın korkak ve alçak yaratıklar ―diye bağırdı avazı çıktığı kadar― tek bir şövalyedir karşınızdaki.

Tam bu sırada hafif bir rüzgâr çıktı, kanatlar dönmeye başladı. Bunu gören Don Quijote bağırmaya devam etti:

― Dev Briareos gibi yüz tane kolunuz olsa da, cezanızı bulacaksınız.

Bunları söylerken, bu büyük tehlike karşısında ona yardım etmesi için kendini, bütün kalbiyle, yavuklusu Dulcinea’ya emanet etti; kalkanına sıkıca yapışıp mızrağını doğrulttu, Rocinante’yi dörtnala sürerek en yakın yeldeğirmenine saldırdı, mızrağını kanatlardan birine sapladı. Bu sırada rüzgâr öyle şiddetlendi ki, kanat mızrağı, onunla birlikte de atı ve şövalyeyi havaya kaldırdı; mızrak kırılınca, ikisi de tarlaların bir köşesine fırladılar. Sancho eşeğini dörtnala kaldırarak yardıma koştu, efendisini kıpırdamadan yatarken buldu; düşüş öylesine sert olmuştu.

― Hey ulu Tanrım, sen bana yardım et! ―diye bağırdı―, ah Senyor, ben size dikkatli olun, bunlar yeldeğirmeninden başka bir şey değil demedim mi? Bu sözümün doğruluğundan kuşkulanabilmek için asıl sizin kafanızda bir takım yeldeğirmenleri olmalı.

Sus Sancho, diye karşılık verdi Don Quijote―; savaş sanatı, bütün öteki sanatlardan zordur. Bana gelince, öyle sanıyorum ki ―ve bu sanım doğrudur― kitaplığımı ve kitaplarımı yürüten büyücü Freston, onları yenme şerefini elimden almak için devleri yeldeğirmeni biçimine soktu; böylesine düşmandır bana; ama önünde sonunda, kötü büyüleri kılıcımın önünde boyun eğecektir.

― Amin! ―diye tamamladı Sancho.

Sonra efendisinin kalkmasına yardım etti, Rocinante’nin sırtına oturttu; hayvanın sırtı yarı yarıya soyulmuştu: başlarına gelen macerayı konuşarak Puerto Lapice’ye doğru yollandılar; Don Qujote, böyle kalabalık bir yerde bir sürü ve değişik macerayla karşılaşmamanın imkânsız olduğunu söylüyordu.

(…)

Don Quijote, Cervantes, Birinci Cilt, Çeviren: Bertan Onaran, Sosyal Yayınları, Üçüncü Baskı, Mayıs 1992, İstanbul. Sf. 66-70. (Boldlar bana ait).

KIZIM (JULİA) İÇİN KELİMELER

José Agustín Goytisolo

Artık geri dönüş yok kızım
hayat, sonsuz bir uğultu gibi,
ardından iteleyecek seni.

Ama unutma kızım, hayata sırtını
dönüp ağlamaktan hep daha iyidir
insanlara has neşeyle yaşamak.

Köşeye sıkışmış hissedeceksin kendini
Kaybolmuş, yapayalnız hissedeceksin
Belki hiç doğmamış olmayı dileyeceksin.

Şuna eminim ama,
yaşamak manasız diyecekler, sana
hep sıkıntı, diyecekler, hep tasa.

Böyle anlarda kızım, hep beni hatırla
zamanında seni düşünerek yazdığım şeyleri
tıpkı şimdi, şu anda yaptığım gibi.

Hayat güzeldir, kızım, sen de göreceksin;
nasıl da, her şeye rağmen,
dostların olduğunu, aşık olduğunu.

Yalnız bir adam, ya da yalnız bir kadın,
böyle, tek başlarına, havada uçuşan
bir toz zerresi gibidirler, birer hiçtirler.

Şimdi sana ediyorum ya bu sözleri
öteki insanları da düşünüyorum ben,
yazarak, onlara da söylüyorum bu dizeleri.

Unutma, senin kaderin de ötekilerle beraber
senin geleceğin, evet, kendi hayatın
ama onurun, herkesin onuru kızım.

Başkaları var direnmeni bekleyen,
yalnızca neşenle bile yardım edebileceğin,
şarkını şarkılarına katmanı isteyen.

Böyle anlarda kızım hep beni hatırla
zamanında seni düşünerek
yazdığım şeyleri, tıpkı şimdi,
şu anda yaptığım gibi.

Sakın teslim olma kızım, sakın vazgeçme
asla benden bu kadar,
beni burada bırakın, deme.

Hayat güzeldir kızım, sen de göreceksin,
nasıl da, her şeye rağmen,
dostların olduğunu, aşık olduğunu.

Gerisi herkes için hep aynı telaşe
senden önce de böyleydi bu
senden sonra da kalacak böyle.

Affet kızım, beceremedim belki
hakkıyla söylemeyi, ama lütfen anla,
ben de hayattayım, ben de yoldayım hâlâ.

Böyle anlarda kızım, sakın unutma, hep beni hatırla
zamanında seni düşünerek yazdığım şeyleri
tıpkı şimdi, şu anda yaptığım gibi.

Türkiye’de bilenler genelde Juan Goytisolo’yu bilirler. Onun kardeşi şair José Agustín Goytisolo’yu bilen nadirdir. José Agustín Goytisolo İspanya’nın 50 Kuşağı’ndan en önemli şairlerindendir. Kızı Julia için bu şiiri yazan bir şairin bir gün gelip intihar etmiş olması anlaşılmaz geliyor insana.  Palabras Para Julia Benim en sevdiğim şiirlerdendir, elimden geldiğince çevirmeye çalıştım. Goytisolo’nun bu şiiri bestelenip şarkı olarak da söylendi, söyleniyor. Aşağıda iki farklı yorumunu bulabilirsiniz. Biri Paco Ibáñez‘den klasik bir yorum, diğeri İspanya’nın (Galiçya’dan) efsanevi gruplarından Los Suaves‘in Rock yorumu. Ben ikisini de seviyorum….


%d blogcu bunu beğendi: