00iÐxii.PaleyFrontREV.indd

Tête de clown, Georges Rouault, 1907.

“(…)

Soytarı, hayatın acımasız olduğunu biliyordu. Kadim şaklabanın rengârenk kostümü, olağan melankolisini şakaya döküyordu. Soytarı kaybetmeye alışkındır. Kayıptan yola çıkar.

Chaplin’in maskaralıklarının enerjisi kendini yineliyor ve kademeli olarak artıyordu. Her düştüğünde yeni bir adam olarak doğruluyordu ayakları üstünde. Bir yandan aynı, diğer yandan farklı olan yeni bir adam. Ayakta kalabilmesinin sırrı çok katmanlı olmasıydı.

Her ne kadar umutlarının tekrar tekrar tuz buz olmasına alışmış olsa da, aynı çok katmanlılık onun bir sonraki umuduna sarılmasını sağlıyordu. Birbiri ardına gelen küçük düşmeleri metanetle atlatıyordu. Karşı atağa geçtiğinde bile bunu bir hayıflanma imasıyla yapıyordu. Tavrındaki metanet, onu yıkılmaz kılıyordu – ölümsüz görünecek derecede yıkılmaz. Biz de, umutsuz hadiseler karnavalımızda bu ölümsüzlüğü seziyor, gülüşümüzle onaylıyorduk.

Chaplin’in dünyasında Gülme ölümsüzlüğün takma adıydı.

(…)”

Çeviri: Oğuz Tecimen

Hoşbeş, John Berger, Çevirenler: Aslı Biçen, Beril Eyüboğlu, Oğuz Tecimen, Metis Yayınları, İstanbul, Aralık 2016. Sf.37-38. Boldlar bana ait.

Reklamlar

Mısır Protesto, Kahire, 10 Şubat 2011 - (Alex Majoli/Magnum Photos/Newsweek)

“(…)

Her ciddi siyasi protesto mevcut olmayan adalete yapılan bir çağrı ve bu adaletin istikbalde gerçekleşeceğine dair bir umuttur; ancak protestoların birincil nedeni bu umut değildir. Karşı çıkmamak son derece onur kırıcı, küçültücü, ölümden de beter olacağı için protesto eder insan. Barikat kurarak, silahlanarak, açlık grevi başlatarak, omuz omuza haykırarak ya da yazarak karşı çıkar; çünkü gelecekte ne olacak olursa olsun, içinde bulunduğu ânı kurtarmaktır derdi.

Protesto, sıfırlanmayı ve suskunluğa mahkûm edilmeyi reddetmektir. Bu sebeple, gerçekleşirse eğer, o anda küçük bir zaferdir protesto. Her an gibi geçici de olsa iz bırakır. Geçip gitse de belleklere kazınmıştır. Protesto aslında başka, daha adil bir gelecek için göze alınmış bir fedakârlık değildir; içinde bulunulan zamanın kifayetsiz bir kurtarılışıdır. Mesele, kifayetsiz sıfatıyla tekrar tekrar nasıl yaşanabileceğidir.

(…)”

Bento’nun Eskiz Defteri, John Berger, Çeviren: Beril Eyüboğlu, Metis Yayınları, Kasım 2012, İstanbul, sf. 87-88. (Boldlar bana ait.)

Yunanistan  Protesto, Selanik, 15 Haziran 2011 (Nikolas Giakoumidis/Associated Press)

Kedi by J.B.

“Yazarın rolü bir meseleyi hakikate en uygun şekilde tasvir etmektir. Öyle ki, okur onu asla görmezden gelemesin.” Anton Çehov

“(…)

Bir hikâyenin neticesi. Anton Çehov’un yüzleşelim diye önümüze sürdüğü tartışmada bunun yararlı bir terim olabileceğini seziyorum. Netice: bir şeyi neticelendirip evden sokağa çıkmak gibi.

Geleneksel olarak bu terim hikâyenin nasıl son bulduğuna, sonuç itibarıyla karakterlerin başına gelenlere atıfta bulunur. Trajik, mutlu ya da aşkın bir netice.

Öte yandan dinleyicinin, okurun ya da izleyicinin hayatlarına devam etmek üzere hikâyeden nasıl çıktıklarına da atıfta bulunur. Hikâye onu takip etmiş olanları nerede, nasıl bir ruh hali içinde bırakır?

Bu soruya verilecek cevap hikâyenin neyi açığa çıkardığı ve ifşa ettiğine bağlı olabilir; ya da –eğer böyle bir şey içeriyorsa- ahlaki önermesine. Ama benim önsezim çok daha ilginç bir başka cevap olduğunu söylüyor.

Berger

Bir hikâyenin peşine düştüğümüzde, hikâye anlatıcısını izleriz; daha doğrusu anlatıcının dikkatinin rotasını, neyi fark ettiğini, neyi görmezden geldiğini, nerede oyalandığını, neyi tekrarladığını, neyi önemsiz bulduğunu, nereye varmak istediğini, neyin etrafında dolandığını, neyi toparladığını izleriz. Bu tıpkı bir dansı izlemeye benzer; ayaklarımız ve bedenlerimizle değil, gözlemlerimiz ve beklentilerimizle, yaşadığımız hayatın anılarıyla.

Hikâye boyunca anlatıcının kendine özgü dikkat çekme ve ilk bakışta karmaşık görünen bir durumu belli bir anlama kavuşturma üslubuna alışırız. Hikâyecinin anlatım alışkanlıklarını edinmeye başlarız.

Hikâyeden etkilenirsek eğer bu alışkanlıklar, bu dikkat kesilme tarzı bize de sirayet eder, benimsenir bizce de. Sonra bunu içinde binlerce hikâyenin saklı olduğu süregiden hayatın kargaşasına uyarlarız.

Hikâyenin neticesi derken işte bu ‘tevarüs’ü kastediyorum. Her hikâyecinin, kadın ya da erkek, kendine özgü bir üslubu vardır. Asla birbirine benzer iki hikâyeci bulamazsınız.

Lakin bu gece dünyada anlatılmakta olan hikâyeleri tahayyül edecek ve neticelerini dikkate alacak olursak, iki ana akımdan söz edebileceğimizi düşünüyorum: gizli olan önemli bir şeyi vurgulayan anlatılarla, açıklığı vurgulayanlar.

(…)”

Bento’nun Eskiz Defteri, John Berger, Çeviren: Beril Eyüboğlu, Metis Yayınları, Kasım 2012, İstanbul, sf. 79-80.

Bisiklet by J.B.

john berger

“(…)

Yoksullar arasında hikâye anlatılmasının sırrı, hikâyelerin başka yerlerde de dinlenmesiyle, belki de birisinin ya da birilerinin hayatın anlamının ne olduğunu hikâyeciden ya da hikâyenin kahramanlarından iyi bilebileceği inancından kaynaklanır. Muktedirler hikâye anlatamaz: Böbürlenme hikâyenin zıttıdır ve anlatı ne denli yumuşak olursa olsun, pervasız olmalıdır; günümüzde muktedirler tedirginlik içinde yaşar.

Hikâyeler hayatı uzak diyarlardaki kesin sözlü bir başka hakeme havale eder. Bu hakem gelecekte yer alabileceği gibi, bugünle hâlâ ilgili olan geçmişte de yaşamış olabilir, belki de talihin güleceği (yoksullar iyi ya da kötü talihten dem vurur sık sık), ayakların baş olacağı bir tepenin üzerindedir.

Hikâye zamanı (yani hikâye içindeki zaman) düz bir çizgide seyretmez. Yaşayanlar ve ölüler bu zaman içinde dinleyici ve hakem olarak buluşur; dinleyici sayısının arttığı hissedilirse, her dinleyici hikâyenin daha derin bir mahremiyete büründüğü duygusuna kapılır. Hikâyeler bir anlamda adaletin her an tecelli edeceği inancının paylaşılmasıdır. Ve bu inanç uğruna kadınlar, erkekler, çocuklar tarihin belirli bir anında insanüstü bir şiddetle savaşırlar. Tiranlar bu nedenle hikâye anlatılmasından hoşlanmaz: Tüm hikâyeler bir bakıma onların iktidarlarının yıkılışına dairdir.

‘Nereye giderse gitsin sadece hikâye anlatacağını söylemesi yeterliydi; insanlar onu konuk eder, yatacak yer gösterirdi: Hikâye Çar’dan güçlüdür. Yalnız bir şeyi unutmamak gerekiyordu: Eğer hikâye akşam yemeğinden önce başlamışsa, kimse açlık hissetmez, o da aç biilaç yatmak zorunda kalırdı. Yaşlı asker bu sebeple hikâyeye başlamazdan önce daima bir tas çorba isterdi.’*

(…)”

Kıymetini Bil Herşeyin, Hayata Tutunma ve Direnişe Dair Notlar, John Berger, Çeviren: Beril Eyüboğlu, MetisYayınları, İstanbul, Nisan 2009. Sf. 90-91.(Boldlar bana ait.)

* The Portable Platonov, İng. Çev. Robert ve Elizabeth Chandler, Olga Meerson, Harvill, 2003.

kıymetini bil

%d blogcu bunu beğendi: