Elbette ki her şey birdenbire olmuyor. Bu kitabın ortaya çıkışı da öyle.

12 Eylül’den sonra derdi ifade biçimimiz, daha doğrusu patriarkaya, dolayısıyla iktidara muhalefet yolumuz, kadın olarak yaşadıklarımızı ortaya çıkarmaktı. Üstelik ‘muhalif’ erkeklerin kadınlarla ilişkilerinde, savaş verdikleri iktidarın yöntemlerini kullanmaları, ilişkilerini de bunun üzerine kurmaları çok can yakmıştı, ve işte şimdi, kadınlara bunu sorgulamaları için bir zaman aralığı tanınmıştı. Bu sorunla ve kadınların şiddet dahil erkek iktidarına teslim oluş sebepleriyle ilişkili sıkı bir yüzleşme gerekiyordu.

Özel hayat denen, sokaktan kapı, pencere ve perdelerle ayrılan alanda yaşananların aslında bir kamu meselesi olduğunu dillendiren Kadın Çevresi, Feminist, Kaktüs gibi feminist dergiler, şiddetin sadece kaba güç olmadığını, kadının duygu ve düşünce dünyasına nasıl ince ince sızdığını ve kadını ‘hata bende’ kabulüne sürüklediğini gösteriyorlardı. 1987’de “Dayağa Karşı Dayanışma” eylemiyle sokağı kullanmaya başlayan kadınlar, hemcinslerine, görmeye, anlamaya başladıktan sonra artık geri dönüşün mümkün olmadığını kanıtlıyorlardı. Söylenceler, kavramlar, hatta bilgi lime lime ediliyor, altındaki kadın düşmanlığı, kadını baskı altında tutma, şiddet gözler önüne seriliyordu.

1980’lerde feminist hareketi başlatan kadınlar,kendilerinden önceki deneyimlerinden biliyorlardı ki, yolları uzun, zorluydu. Ayrıca, yüzleşme bir kereye mahsus değildi; kadının dönüp dönüp kendisine bakması, ‘aşk ne’, ‘anne kim’, ‘taciz nerede başlayıp nerede bitiyor’, ‘neden fedakârlık denince akla hemen kadın geliyor’, bunları tekrar tekrar sorması gerekiyordu. Bu soruların cevaplarını kolaylaştıran, yine 1980’li yıllarda yayınlanan, kadınların baba, erkek kardeş, koca, sevgili, oğul karşısında kendi yeteneklerini nasıl kullanmadıklarını gösteren biyografiler oldu.

(…)

Şimdi okuyacağınız Gölgenin Kadınları’na esin veren işte bu kitaplar oldu. Türkiye’dede kapitalizmin engellemelerinin dışında, bir erkekle eşit koşullarda eğitim almaları, hayatı ve bilgiyi kullanmaları halinde yaratıcılığın, hatta dehanın sınırlarını zorlayacak kadınlar vardı elbette. Ben de kendime bir sınırlama getirme açısından Inge Stephan’ı örnek alarak, ünlü erkeklerle evli yetenekli kadınların peşine düştüm. ‘Bulamazsın, az kadın vardır’ uyarılarına rağmen kısa zamanda onu aşkın kadın buldum, onuna da ulaşmanın yollarını aradım.

Daha 1970’lerin başında ölen Suat Derviş dışındaki kadınlarla yüz yüze konuştum.Yola çıkarken kitabın ismi olarak “Gölgenin Kadınları” zihnimden şöyle bir geçip gitmişti, ama her görüşmeden sonra biraz daha yerleşti zihnime, biraz daha benimsedim. Açıkçası zor bir işti konuşmak, sormak. Çünkü insanların yanılgılarını haklı çıkarmak için kendini kandırmasından tutun da, canları daha fazla acımasın diye ‘keşke’lerini dillendirmekten kaçınmalarına kadar hayatla baş etme yolları var, özellikle kadınların. Bu baş etme yollarını bir süreliğine kapatmalarını, ya da kendileriyle bir kez daha hesaplaşmalarını istemekti, onların yetenekleri ve ilişkileri üzerine konuşmak.

Yine de konuştular, sorularıma açıklıkla yanıt verdiler.

Röportajlar önce Cumhuriyet gazetesinde bir dizi olarak yayınlandı, diziye sığmayanlar Cumhuriyet Pazar Dergi’nin sayfaları arasında yer aldı. Sonra, o sıralar Yapı Kredi Yayınları’nın başında bulunan Enis Batur beni telefonla aradı, diziyi kitap yapmak istediklerini söyledi. Görüşmemizde de bu isteğin asıl sahibinin eşi olduğunu gizlemedi; diziyi okuyan ve etkilenen kişi, eşiydi!

Kitap, dizi ismiyle, yani Gölgenin Kadınları olarak 1995 Ekim ayında yayımlandı. Tek baskı yaptı.

Şimdi 13 yıl sonra ikinci baskı yapılmasının sebebi, konunun hâlâ yakıcı bir şekilde gündemde olması. Kadınların hâlâ erkeklerin ‘kadının gücü fedakârlığıdır’ sözüne inanmaları, kadının kendi varoluşunu gerçekleştirme yolunun hâlâ kapalı olması.

(…)

Kitabın amacı kadınlığın bu genel sızısını örneklerle dillendirmek, kadınlara, kendi varoluşlarını gerçekleştirememenin yarasını kapatacak bir aşkın, tutkunun henüz yaşanmadığını anlatabilmekti.

On üç yıl içinde konuştuğum kadınlardan yitirdiklerimiz oldu, yazılarda değişiklik yapmaktansa onların ölüm tarihlerini öykülerinin sonuna eklemeyi yeğledim. Çünkü ne öyküleri geçmişte kaldı, ne de kadınların özgürleşmesi onları unutturacak kadar yakın.

Ne de olsa bu bir yol, üzerinde hep birlikte yürüdüğümüz…

Berat Günçıkan, İstanbul, Şubat 2008

Gölgenin Kadınları, Berat Günçıkan, Agora Kitaplığı Mart 2008, İstanbul, Sf. xii-ix. 2. Baskıya Önsöz’den. (Boldlar bana ait.) 

Felice Bauer

Felice Bauer (1887-1960)

[Felice Bauer’le] İlk karşılaştıkları gece, Kafka kafasında kendi el yazılarına bağlı bir kadın okur figürü kurdu. Hayatı ve yazıyı birleştiren duygusal bir figür. Kafka’nın (ama yalnızca onun değil) bakış açısına göre, mükemmel kadın sadık bir okurdu, hayatını yazan erkeğin elyazmalarını okumak ve temize çekmek için yaşayan sadık bir okur.

Eski büyük bir gelenektir bu: Yalnızca Sofya Tolstoy’u düşünmek bile yeter, Savaş ve Barış’ın eksiksiz yedi versiyonunu temize çekmişti (öyle ki sonunda romanın kendisinin olduğunu düşünmeye başlamıştı, sonrasında bu konuda kocasıyla büyük sorunlar yaşamaya başladılar). Onun ve Tolstoy’un günlüklerini bir okumak lazım. Karı koca arasında büyük bir savaş dönüyor.

Eğer temize çeken Rus kadın okurlarla devam edecek olursak, Dostoyevski’nin, Kafka tarafından da çok iyi bilinen, hikâyesini hatırlayabiliriz. Dostoyevski, borçları yüzünden sıkıştığı (Butor’un üzerine harika bir metin kaleme aldığı) o karar anında, aynı zamanda hem Suç ve Ceza’yı hem de Kumarbaz’ı (birini sabahları, diğerini akşamları) yazmak zorunda kalır ve bunun için bir stenograf tutar: Anna Grigorievna Snitkina. Dostoyevski 4 ve 29 Ekim 1866 tarihleri arasında ona Kumarbaz’ı dikte eder ve 15 Şubat 1867’de de onunla evlenir. Evlilik teklifini 8 Kasım’da yapmıştır; kitabı bitirdikten bir hafta, tanışmalarından ise bir ay sonra. Dostoyevskiyen bir hız (ve Kafkaesk bir durum). Yalnızca bir adamın üretim kapasitesine gönlünü kaptıran kadın. Kendisine söylenenleri kâğıda geçerken gönlünü kaptıran kadın.

Ve elbette, bir de Vera Nabokov var. Rus gölgesi, kocasını korumak için çantasında revolverle gezen kadın, Cornell’de verdiği derslerde onun ‘yardımcısı’ (bu Nabokov’un onu tanıtırken kullandığı kelime) olan ve her şeyden önce, her şeyi, bitmek bilmeyen o el yazmalarını, kocasının romanlarının ilk versiyonlarını yazdığı kâğıtları tekrar tekrar temize çeken kadın. Dahası onun namına mektuplar yazan kadın. Stacy Schiff’in kaleme aldığı Vera adlı biyografide bu yazarın-karısı ve hayatını-dâhinin-hayatına-adamış-kadın arasında gidip gelen simbiyotik figürün nasıl kurulduğu ayrıntısıyla görülebilir. Vera sanki kocasıymış gibi yazar. Görünmez bir biçimde onun yerine geçer. Onun yerine, onun gibi yazar, onda çözünür.

Vera’nın zıttı, elbette, Nora Joyce’dur, kocasının yazdığı tek bir sayfayı bile okumayı reddeden, Ulysses’in kapağını bile açmayan, romanın tanıştıkları günün anısına 16 Haziran 1904’te geçtiğini bile anlamayan Nora Joyce’dur. Nora başka bir yerde durur, cinselliğin çok daha vurgulandığı bir yerde, en azından Joyce için. Bu durum, Joyce’un ona yazdığı mektuplarda barizdir. (Kafka’nın Felice’ye yazdığı mektuplar, bir noktada Joyce’unkilere denk düşerler: İkisi de yazarak kadına ne yapması gerektiğini söylerler, hatta bazen, ne demesi, ne düşünmesi gerektiğini bile. Bir başkasının bedenini sahiplenme ve iktidar aracı olarak yazı. Bovarizmin bir başka türü vardır burada: Kadın okuduğunu yapmalıdır.)

Ama Nora esin perisidir, o Molly Bloom’dur. Farklı bir kadın düşüncesidir. Onunla değişik bir vampirizm söz konusudur. Her halükarda Joyce için temize çeken kişi… Beckett’tir, Paris’te aylarca sekreterliğini yapmıştır Joyce’un.

Temize-çeken-kadın ve esin-perisi-kadın: yazarların kadınları. Esin veren şehevi kadın ve kağıda geçen uysal kadın. Ya da esin vermenin farklı iki türü mevzubahis: Okumayı reddeden kadın ve yalnızca okuyan kadın. Köleliğin farklı iki biçimi yahut. Üstelik Nora gerçekten de Joyce’un hizmetçisiydi (Dublin’de bir otelde de hizmetçi olarak çalışmıştı). Her halükarda ikisi de hizmetçiydi. Kafka’nın ‘Hüküm’ hikayesinin sonunda karşılaştığı hizmetçi gibi. Ya da, daha uygunu, bütün geceyi yazarak geçirdiğini belli etmek istediği hizmetçi gibi.

Borges’de de çok vardır bu durum. Onun kadınlarla okur olarak ilişkisi, ilk olarak annesiyle kurduğu bağdır. Daha sonra da yazılarını kâğıda geçiren bir dizi sekreter-kadın eşlik eder ona (unutmayalım ki Borges kördü).

Bütün yazarlar kördür -Kafka tarzı alegorik anlamıyla kullanırsak- kendi yazdıklarını göremezler. Bir başkasının bakışına ihtiyaç duyarlar. Yazdıklarını bir başka açıdan bakıp kendi gözleriyle okuyan sevilen bir kadına mesela. Kendi metinlerini okuyabilmelerinin bir yolu yoktur, onlar yalnızca başkalarının gözü üzerinden okunabilirler.

***

(İzafi dergisi’nin son çıkan -Nisan 2014- sayısında daha geniş olarak “Temize Çeken Kadınlar” başlığıyla yayınlanan bu metin Arjantinli yazar Ricardo Piglia’nın El Último lector (Barcelona: Anagrama, 2005) adlı kitabında yer alan “Un relato sobre Kafka” başlıklı yazının “La copista” alt başlıklı bölümününden çevrilmiştir. Köşeli parantez ve boldlar bana aittir.)

Nora Barnacle

Nora Barnacle (1884-1951)

Belen Gopegui

Değişen Ay Üzerine Yemin Etme

Álvaro, sürekli erkek egemen sistem üzerine tartışmaktan bıktığını söylüyor. Eğer sınıf egemen sistemden bahsetsek, diyor, iş değişir. Her ne kadar yapmamaya çabalasa da, sınıfının nimetlerinden faydalandığını kabul ediyor. Mesela birisini konuşurken duyması yetiyor, üst sınıftan mı, değil mi, hemen söyleyebiliyor. Ama zengin çocuklarının aksanlarıyla ilgili değil bu, diyor. Kullandıkları tipik sözlerle de ilgisi yok. Yalnızca sürekli aynı tip insanlarla çevrili bir hayatları olduğu için. Bu, kazanmak için hiçbir şey yapmaları gerekmeyen bir tür güvence ve hece hece çevreliyor onları; kimseye hiçbir şey göstermelerine gerek yok, farklı olduklarını biliyorlar diye özellikle çokbilmiş olmaları da gerekmiyor.

Pedro, cinsiyetlerde de benzer bir şeyin yaşandığını söyleyerek yanıtlıyor onu. Biz erkekler de, diyor, kazanmamız gerekmeyen bir güvencenin keyfini sürüyoruz. Kadınlar yüzlerce yıllık bir güvencesizliğin üstesinden gelmek zorunda kalırken. Üstelik bunu başardıkları zaman da, bireysel zaferlerini sergileyen sınıf bilincinden yoksun tiplere benzememek için uğraşmaları gerekiyor. Çünkü kadınlar bireysel zafer diye bir şey olmadığını iyi biliyorlar.

Álvaro onu dinlemiyor ve konuşmayı sürdürüyor. Sınıfçılığın kötü tarafı, diyor, istemesem de beni insanları küçümseyen bir tip yapıyor. Çünkü benim vatanım, benim kültürüm, benim gücüm kökenlerimden geliyor. Eğer benim başıma bir şey gelirse, bu başka sınıftan birinin, senin mesela, başına gelen bir şey gibi değildir. Şeyler ne kadar değişirse değişsin, aslında o kadar da değişmiyorlar. Benimkiler bakandılar, meşhur önemli tipler, dünyayı yönettiler; çoğunlukla perde arkasından, üstlerine leke sıçramasın diye.

Pedro söz alıyor: Ben bu küçümsemeyi erkeklerden biliyorum. Gel, birlikte XX. yüzyılın en belirleyici, en etkili isimlerini sayalım, istersek tek bir kadının adını bile anmadan yapabiliriz.

İnsanların beni sınıfçı olarak hatırlayıp hatırlamayacakları beni ilgilendirmiyor, diye devam ediyor Álvaro. Şu kaba soy isimleriyle ve benimle diyaloga girme çabalarıyla bu pek itaatkâr yoksul insanlar haklılar aslında; demokrasi iyi bir şey, herkes biraz katılabiliyor. Bu da beni, tabii ki, rahatsız ediyor, çünkü sınıfçılığın benim yaratılarımı belirlediğini söylüyorlar.  Lütfen, belirliyor değil, belirlemek zorunda. Çünkü ben kendimi seviyorum, çünkü yaratarak kim olduğumu ortaya koyuyorum. Onlara yerlerini göstermek için onları aşağılamaya mecburum, bu benim özüm. Ama bu açlıktan ağzı kokan bu tipler benim özüm üzerine nasıl fikir beyan edebilirler?

Senin benim özüm dediğin şey üzerine fikirlerimiz var ve üzerine tükürüp geçiyoruz, diyor Pedro, ama sen bunun farkına vardığında senin için artık çok geç olacak.

belengopegui

“(…)

Karac’Oğlan’ın güzellerinde başka bir özellik de var ki, âşık şiirimizde pek görünmez. Bunlar erkekten kaçmayan, kendilerini sevgililerine sunacak kadar cömert, aşka ve sevgiye karşılık veren güzeller. Karac’Oğlan başını alıp gitmeye kalktı mı, boynuna sarılır döndürürler; çadırlarını da göğüslerini de ona açmaktan çekinmezler. Bu kavuşma ve birleşme anları, açık saçık çizgiler halinde, ama şiir yükünü yitirmeden bize anlatılır:

Sabahtan uğradım ben bir güzele
Ağlatmadı güzel güldürdü beni
Ben güzelden de böyle vefa ummazdım
Ağ göğsü üstüne kondurdu beni.

Tomurcuk memesin verdi ağzıma
Yorgunsun sevdiğim em dedi bana.

Bir kiraz dudaklı emdi şuramı.

Yönümü dönderdim inip gitmeye
Sarıldı boynuma indirdi beni.

Karac’Oğlan geleneğinin en yeni ve en önemli özelliği, sevgi ve kadın anlayışına getirdiği bu değişik bakıştır. Şiir bu yanı ile çığır açmış, kalıcı olmuş, kendinde sonra gelen nice çevre âşıklarına yön vermiştir. Nasıl oluyor da bu şiir, geleneğin çizdiği kalıpları böylesine kırıp, bu kadar yeni bir akım getirebiliyor? Bu sorunun karşılığını, Türkmen konar-göçerleri arasında, kadının yerine bakarak verebileceğimiz sanıyorum. Gene Cevdet Paşa’yı dinleyelim bu konuda:

«Aşiretin -Tecirli- Ağası Süleyman Ağayı o gün karısı boşamış, bundan dolayı canı sıkılırmış. Meğer Tecirli Aşiretinde karılar kocalarını boşamak âdet imiş. Şöyle ki, karı kocasına ben ondan mahzuz değilim diye haber gönderdiği gibi, kocasından boş olurmuş. Antakya’da dahi bu yolda bir garip adet vardır ki, örf ve ‘adetlerince, bir karı mavi ferace giydiği gibi kocasından boş olurmuş.  Binanaleyh oldukça hali vakti yerinde gelinlerin cihazında bir de mavi ferace bulunuyor. Bir karı kocasına pek ziyade darılırsa, sandıktan ol mavi feraceyi çıkarıp giydiği gibi kocasından boş düşüyor. Şayet kendisinin mavi feracesi yok ise bir komşusundan ödünç alıp giyiyor.» (Tezakir, s.73).

Aşiret ağasını boşamaya kadar varan kadının bu gücü ve yetkisi, onun iş hayatındaki sorumluluğu ile orantılı görünüyor. Konar-göçerlerin konut biçimi olan çadır, ev işi dediğimiz uğraşmayı daha geliştirmemiş. Erkek, çoğunluk hayvan yetiştirme ve ona bağlı işlerden sorumlu; geri kalan bütün işler kadına düşüyor. Sabahın erinde kalkıyor kadın. Su getirmek, odun kırmak, ocağı ve tandırı yakıp ekmek ve yemek yapmak, davarı sağmak, kilimi, halıyı dokumak, çadıra gelen erkek konuğu ağırlamak, üstelik de çocuğu bakıp büyütmek kadına bakıyor. Bunların hepsi de çadırın dışında yapılan işler. Ev işi kadını kafes arkasına, dört duvar arkasına daha kapamamış. Bütün gün süren dışarı işi, kadının erkek tarafından hayallenmesine meydan bırakmıyor. Soyutun toplum temeli böylece ortadan kalkıyor. Genç delikanlı, sabahtan nereye uğrasa orda iş içinde döneleyen gerçek kızla, gelinle yüz yüze geliyor. Karac’Oğlan’ın «Sabahtan uğradım ben bir güzele» demesine bunun için inanabiliriz. Onun yolu her sabah gerçekten bir güzele uğramış, böylece oturup güzeli hayallemesine gerek kalmamıştır. Bunun için, geleneğin soyut kadın anlayışından uzaklaşabilmesini, toplum düzenine bağlayabiliriz. Bunun gibi bize İran’dan gelen kadın soyutlaması geleneği de ancak, konmuş, oturmuş, toplum düzeninde, erkekle kadın arasına türlü sebeplerle kaç-göç girince kendine uygun toprağı bulmuş ve yeşermiştir.  Epikte, ister ana olsun, ister sevgili olsun, kadın erkekle nasıl omuz omuza döğüşüyor, bu sebepten soyut bir varlık olmaktan çıkıyorsa, Karac’Oğlan geleneğinde de erkekle omuz omuza çalışıyor, böylece gerçek bir varlık olarak şiire girebiliyor.

(…)”

Karac’Oğlan, İlhan Başgöz, Cem Yayınevi, İstanbul 1977, sf. 22-24. Başgöz’ün bir seçki olan kitabın girişine yazdığı “Karac’Oğlan Geleneği” isimli yazısından. Boldlar, benim suçum.

Birkaç balıkçı denizden bir şişe çıkardılar

Bir gün, birkaç balıkçı denizden bir şişe çıkardılar. Şişenin içinde bir kağıt vardı, kağıtta da şu kelimeler: “İmdat!, buradayım. Okyanus beni bu ıssız adaya sürükledi. Kıyıdayım ve yardım bekliyorum. Acele edin, buradayım!”

-Hiç tarih yok, iş işten geçmiştir çoktan.- dedi birinci balıkçı- Şişe buraya varıncaya dek uzun zaman yol almış olmalı denizde.

-Yer de belirtilmemiş. -dedi ikinci balıkçı- Hangi okyanus olduğu bile belli değil.

-Ne çok geç, ne de çok uzak. -dedi üçüncü balıkçı- “Buradayım” adası her yerdedir.

Ortam birden rahatsız edici bir hal aldı, bir sessizlik çöktü. Genel gerçeklerin böyle bir sorunu vardır.


Vietnam

Kadın, adın ne? –Bilmiyorum.
Ne zaman doğdun, nerelisin? –Bilmiyorum.
Neden kazdın bu sığınağı? –Bilmiyorum.
Ne zamandır gizleniyorsun? –Bilmiyorum.
Neden ısırdın parmağımı? –Bilmiyorum.
Sana bir şey yapmayacağımızı biliyor musun? –Bilmiyorum.
Kimden tarafsın? –Bilmiyorum.
Savaştayız, seçmen gerek. –Bilmiyorum.
Köyün hâlâ duruyor mu yerinde? –Bilmiyorum.
Bu çocuklar senin mi? –Evet.

<span>%d</span> blogcu bunu beğendi: