hemingwayscats

“Sevgili Gianfranco;

Tam sana yazmayı bitirmiş mektubu zarfa yerleştiriyordum ki, Mary aşağı indi ve “Willie’nin başına korkunç bir şey gelmiş” dedi. Hemen dışarı çıktım ve yerde Willie’yi gördüm: Her iki sağ ayağı birden kırılmıştı; birisi kalçasından, diğer diz altından. Üzerinden bir araba geçmiş olmalıydı ya da birisi sopayla vurmuştu. Eve kadar tüm yolu diğer yandaki sağlam ayaklarıyla gelmişti. Kemikler çok yerden kırılmış, yaranın içinde dağılmıştı ve bazı parçalar dışarı fırlamıştı. Ama o yine de mırıldıyor ve onu iyileştirebileceğimden emin görünüyordu.

René’den onun için bir şişe süt getirmesini istedim, René onu kucağına aldı ve okşamaya başladı. Ve biraz sonra Willie sütünü içerken ben onu başından vurdum. Çok acı çektiğini sanmıyorum, sinirleri ezilmişti, bu yüzden bacakları gerçekten acımaya başlamamıştı henüz. Monstruo benim yerime ateş etmek istedi ama bu sorumluluğu kimsenin üstüne yıkamazdım, Willie’nin bir gün kendisini bir başkasının vurduğunu bilme ihtimaline müsaade edemezdim.

Seni gerçekten özledim. Uncle Willie’yi özledim. Daha önce de birilerini vurduğum olmuştu ama tanıdığım ve 11 yıldır sevdiğim birisini değil. Hele iki kırık ayağıyla mırıldayan birini hiç değil.

(…)”

Ernest Hemingway Küba’daki evi Finca Vigia‘dan dostu Gianfranco Ivancich’e yazdığı 22 Şubat 1953 tarihli mektubunda böyle anlatır emektar kedisi Uncle Willie’nin son saatlerini. Metnin İngilizcesini şuradan okuyabilirsiniz.

Reklamlar

Başlangıçta, Tanrı kendi suretinde kediyi yarattı. Ve şüphesiz ki, bunun iyi olduğunu düşündü. Çünkü gerçekten de iyiydi. Yalnız kedi biraz haylazdı, canı hiç iş yapmak istemiyordu. O zaman, çok sonra, birkaç bin yılın ardından, Tanrı insanı yarattı. Yalnızca kediye hizmet etsin, sonsuza dek onun hizmetinde bir köle olsun diye. Tanrı kediye kayıtsızlık ve zekâ vermişti; insana ise asabiyet, el yeteneği ve çalışma aşkı verdi. Ve insan kendini tümüyle çalışmaya adadı. Yüzyıllar boyunca, sürekli icat ederek yoğun üretime ve tüketime dayanan bir uygarlık kurdu. Öyle bir medeniyet ki, özünde, tek bir gizli amaca hizmet ediyordu: Kediye rahat bir yuva ve refah sunmak.

Yani insan milyonlarca faydasız ve aslında çoğu zaman gülünç nesneyi yalnızca şunun için icat etmişti; kedinin rahatı için elzem olan sayılı birkaç gereci üretmek için: Radyatörü, yastığı, süt kasesini, talaş kutusunu, kilimi, halıyı, rahat uyuması için sepeti ve hatta radyoyu bile; çünkü kediler müziği çok severler.

Ve elbette, insanlar bundan bihaberdirler. Çünkü böyle olması işlerine gelir. Bu sayede iyiliksever olduklarını, ayrıcalıklı olduklarını düşünürler. İşte böylesine kusursuzdur kediler dünyasında işler.

Jacques Sternberg‘in Türkçeye henüz çevrilmemiş olan Contes Glacés isimli öykü kitabından Türkçeye daha önce çevrilmiş olan Les Esclaves (Köleler) isimli öyküsünde böyle anlatılır kedilerin dünyası.

Biliyorum bir kedi kardeşe sorsak “Nerde o eski Martlar güzel kardeşim, Mart ayının bir değeri kaldı mı bugün?” diye hasretle sitem eder, ama ben yine de Mart bitmeden kedilere dair bir şey yayınlayayım diyordum ki Sternberg’in bu öyküsüyle karşılaştım.

Öyküyü aldığım, Arjantinli yazar Eduardo Berti’ye ait blogda senaryosunu yine Sternberg’in yazdığı 1968 tarihli Alain Resnais filmi Je t’aime, je t’aime‘den aşağıdaki fragman da vardı:  Catrine (Olga Georges-Picot)  Claude Ridder’a (Claude Rich) yukarıdaki öyküyü anlatıyor. Fransızca, İngilizce altyazılı.

%d blogcu bunu beğendi: