Fransız yönetmen Jean-Luc Godard ekibiyle beraber 1970 yılında Filistin’de bir başka film için gerçekleştirdiği çekimleri (söz konusu film yapılamadığı için) 1976 yılında tamamladığı Ici et Ailleurs (Burada ve Bir Başka Yerde) adlı filminde kullanmıştı. O filmin ilk dakikalarında Filistin’i 1970 yılındaki haliyle görmek bugünkü Filistin’i anlamak açısından önemli olabilir gibi geldi bana. Ve merak ettim: Bu görüntüler acaba size de bir yanıyla bugünün Rojava‘sını hatırlatacaklar mı diye…

Reklamlar

Ninniler, Dağlar, Çocuklar

Haziran 12, 2014

Yukarıdaki ninniyi sıkı The Sopranos izleyicileri hatırlarlar belki, son bölümlerden birinin finalinde çalıyordu. Ben de ilk orada duydum galiba. Bir Sardinya ninnisi. Erkeklerinin dağa çıkmasıyla ünlü Sardinya adasında, yıllar evvel söylenmiş.

Önce anne söylüyor:

Antoneddu, küçük Antoniom, diyor. Seni de baban gibi dağlarda göreceğime öldüğünü göreyim daha iyi.

Sonra oğul alıyor:

Ay annem, güzel annem, bu kadar acımasız olma, diyor. Onuru için yaptı o, ben de ancak babam gibi dağlara çıkarsam yaşarım onurumla.

Sonra dağlardan, karanlıkların içinden yoksunluklar ve hasretlerle örülü bir ses yükseliyor. Biraz kırık, biraz eskimiş, biraz paslı bir ses:

Ne olur susma, söyle şarkını güzel kadın, diyor. Buralar çok karanlık ve çok sessiz. Yalnız senin şarkını duyuyorum burada, yalnız o şarkıyla aydınlanıyor bu dağlar.

***

Şarkıyı dinleyince Kürdistan’ı ve dağlara çıkan Kürt çocuklarını düşündüm. Artık dağlara çıkan çocuklar ikinci kuşak, bazıları üçüncü kuşak. Eski isyanları saymıyorum ve çocuk kelimesini bilerek kullanıyorum. Bizim için, Kürt halkı için, hep çocuktular çünkü. Biz, çocuk oldukları bu sistemin ve riyakar iktidarın aklına (siyasi manevra mahiyetinde) gelmeden önce de aynı şiiri okuyorduk: “Çocuklar öldürülmesin, Kürtçe de büyüyebilsinler.”

Eskiden susan, gizli gizli ağlayan ama şimdi çocuklarının geri getirilmesini (kimden?) isteyebilen gerilla anneleri bu ninnideki gibi “dağa gideceğine öldüğünü göreyim” derler mi? Derler, daha beterlerini de derler, dedikleri duyulmuştur, bilinir. Ama tıpkı ninnideki anne gibi çaresizlikten derler çünkü tıpkı ninnideki gibi oğulların (ve elbette kızların da) kendi yolları vardır. Annenin acıdan deliye dönerek ettiği bu kahreden ahlar onları yolundan çevirmez.

Büyük Japon şair Matsuo Başo “ustalarımın gittiği yoldan gitmiyorum, çünkü ben de onların aradığını arıyorum” diyordu. Kürt çocukları da birkaç kuşaktır anne ve babalarının gitmediği, denemediği yolları deniyorlar. Çünkü onların zamanında aramayı akıl etmedikleri şeyleri arıyorlar.

Ve zaman geçti, o dağlarda şimdi babalar var, anneler var, halalar, dayılar, amcalar, teyzeler var. Ve yalnızca dağlarda değiller onlar. Toprağın altında olanlar da var. Nasıl olup da toprağın altına kondukları bilinmeyenler var. Ve o toprağın altının tam olarak neresinde oldukları bilinmeyenler var. Ve yıllardır cezaevinde olalar var. Neden yıllardır orada oldukları öğrenilemeyenler var…

Ama yine de onlardan kalan hikayeler, kavgalar, sorular gaipten gelen bir ses olarak hep canlı kaldılar ve giderek yalnızca aşağıda kalanların anladığı bir şarkıya dönüştüler. Yani, ninnidekinden farklı olarak aşağıda da sessizlikleri kıran, günleri aydınlatan hiç dinmeyen stranlardan beslenenler var.

***

Neyse ki toplumsal duyarlılık daha ölmemiş bu ülkede… Televizyonlar hep dağa çıkan çocuklarını geri isteyen anneleri gösteriyor. Gazeteler hep onları yazıyor. Birbirinden duyarlı siyasetçiler, uzmanlar, akil adamlar hep onları konuşuyor. Biz de akşamları televizyonda arka arkaya dağa çıkan çocuklarının geri dönmesini (daha doğrusu geri gönderilmesini) isteyen acılı (ekranlardaki tek hakiki şey bu neredeyse: annelerin acısı) anneleri dinleyebiliyoruz. Evde annemle izledik bu anneleri. Annem “Bizim zamanımızda yoktu böyle şeyler, keşke olsaydı, biz de gider isterdik çocuklarımızı” dedi.

Televizyonda annelerden biri oğlunu anlatıyordu. Daha 14 yaşındaydı. Sara hastasıydı. Geçen seneye kadar sürekli ilaç kullanmıştı: “Benim oğlumun böyle şeylerle hiç ilgisi yoktu. Mutlaka kandırdılar.” diyordu anne. “Benim oğlum futbol severdi. Futbolcu olmak istiyordu. Gazeteci olmak istiyordu. Bir sabah okula diye gitti. Bir daha dönmedi.”

14 yaşında bir çocuğun yeri her zaman annesinin yanıdır elbette… Ama ben yine de belki futbolcu olamayacağını fark etmiştir, dedim kendi kendime acılı anneyi dinlerken. Belki gazeteci olamayacağını fark etmiştir. Bu sistemde her şeyin yalan olduğunu, kendisine hiçbir şey sunulmadığını, kandırıldığını, ancak bir hiç olabileceğini…

Ve her çocuk gibi nihayetinde o da bir şey olmak istediği için, annesinin hiç bilmediği, bu yüzden de hiç gitmediği bir başka yoldan devam etmek istemiştir yoluna.

Ama çocuk evine dön. Senin yerin annenin yanı. Ve sakın korkma. Daha fark etmediğin ama fark edeceğin ve öfkeni bileyeceğin çok rezillikler var aşağıda.

TOPSHOTS 2013-SYRIA-CONFLICT-KURDS

FABIO BUCCIARELLI/AFP/Getty Images/ Bir YPG gerillası, Serekaniyê, 16 Ekim 2013.

“(…)

Uzaktan bir grup kadının bana doğru geldiğini gördüm. Elbiselerindeki renklerin saçtığı neşeden Kürt olduklarını anlıyorum. Bitki kökleri çıkarıp, ot toplamakla meşguller. Benim gelip etrafıma daire şeklinde oturarak dinlenmelerini istediğim yere doğru dümdüz ilerliyorlar.

Bu Kürt kadınlar neşeli oldukları kadar güzeller de. Parlak renkler giyiyorlar, başlarında parlak turuncu örtüler var, entarileri yeşil, mor ve sarı renklerde. Uzun boylular ve başları yukarıda uzağa bakarak yürüyorlar, onları böyle muhteşem gösteren de bu. Bronz rengi yüzlerinde düzgün yüz hatlarına sahipler, kırmızı çeneli ve genel olarak mavi gözlüler.

Kürt erkekler ise çoğunlukla Lord Kirchener’in ben çocukken kreşte asılı renkli portresindeki gibiler. Kırmızı tuğla gibi bir yüz, koca kahverengi bıyıklar, mavi gözler, savaşçı ve mağrur bir hava!

Dünyanın bu parçasında Arap köyünden çok Kürt köyü var. İki halkın insanları da aynı yaşam tarzına sahip, aynı dine mensuplar ama Kürt kadınlarıyla Arap kadınlarını hiçbir zaman karıştırmazsınız. Arap kadınlar istisnasız sessiz ve çekingenler, onlarla konuştuğunuzda başlarını başka yöne çevirirler ve eğer size bakacak olurlarsa, bunu uzaktan yaparlar. Uzaktan yarım gözle bakarken, mahcup gülümserler. Çoğu zaman siyah ve koyu renk elbiseler giyerler. Ve hiçbir Arap kadın bir erkeğe yanıt veremez. Farklı olarak, Kürt kadınlar kendi düşüncelerini söylemekte tereddüt etmiyorlar, erkekler kadar iyi olduklarından şüpheleri yok, hatta daha iyi olduklarından! Sabah evlerinden çıkıyor ve ilk karşılaştıklarıyla şakalaşmaya başlıyorlar ve günleri çoğunlukla neşe içinde geçiyor. Kocalarına karşı gelmekten çekinmiyorlar. Kürtlerle daha önceden alışverişi olmayan Cerabluslu işçiler büyük şok içindeler:

“Saygıdeğer bir kadınla kocasının birbirlerine böyle bağırdıklarını duyacağım hiç aklıma gelmezdi. Utançtan yerin dibine geçtim.”

Bu sabah benim Kürt kadınlarım yapmacıksız bir ilgiyle inceliyorlar beni ve hakkımda müstehcen yorumlar yapıyorlar. Halleri çok arkadaşça, beni işaret ediyor ve gülüyorlar, sonra bana sorular soruyorlar, ardından iç çekip başlarını sallayarak dudaklarını ısırıyorlar. Bunlarla bana açıkça şöyle diyorlar:

“Ne yazık, birbirimizi anlayamıyoruz!”

Elbisemin eteklerini bir ucundan tutup dikkatle inceliyorlar. Kol yenimi çekiştiriyor ve kabarıklıkları gösteriyorlar. Ben Hoca’nın mı karısıyım? Başımla onaylıyorum. Sonra bana ardı ardına bir sürü soru soruyorlar, sonra vereceğim yanıtları anlayamayacaklarının farkına vararak gülmeye başlıyorlar. Söylemek bile gereksiz, doğurduğum çocuklar ve yaptığım düşükler hakkında her şeyi bilmek istiyorlar.

Sonra bana topladıkları otların ve yaprakların neye yaradığını açıklamaya çalışıyorlar. Beyhude bir çaba! Yeniden bir toplu gülüşme. Ayağa kalkıyorlar, gülümsüyorlar ve yine kendi aralarında konuşup gülüşerek uzaklaşıyorlar. Bana parlak canlı renklerden bir buket çiçeği hatırlatıyorlar. Çamurdan evlerde, belki de ancak birkaç parça kap kacakla, yaşıyorlar ama neşeleri ve gülüşleri çok sahici, çok içten. Rabelais’e özgü bir parça alaycı neşeyle yaşamayı hoş buluyorlar. Bu kadınlar güzeller, güçlüler ve hayat dolular.

(…)”

Tepe Sialk MÖ 5000

Agatha Christie ikinci eşi arkeolog Max Mallovan‘la 1930 yılında Irak’ta Ur antik kentine yaptığı bir gezide tanıştı ve ardından ölümüne dek süren evliliklerinin ilk yıllarında (1930-38) daha güneydeki Ur ve Ninova‘nın dışında Yukarı Habur Havzasındaki Tell Arpachiyah, Tell Chagar Bazar, Tell Brak höyüklerindeki kazılara da birlikte katıldılar. Christie daha sonra Mezopotamya’da kazılarda geçen bu yılları, Come, Tell Me How You Live isimli kitabında anlattı. Yukarıdaki metin bu kitaptan alıntıdır. Boldlar bana ait.

Bu metne çeviri demek doğru olmaz, sanırım. Çünkü ben metnin Fransızcasını buldum, çeviri programlarından İngilizce ve İspanyolca çevirilerini aldım. Cümle cümle karşılaştırarak, arada tahmin ederek ya da yorumlayarak bu metne ulaştım. Şöyle söylemek daha doğru; kitabın bir yerinde yaklaşık olarak böyle bir metin olması lazım.

Elde kitap olmadığı için hangi sayfalarda olduğunu yazamıyoruz ama hangi yörede olduğunu da yazamıyoruz. Yukarı Habur havzası (ve 1935-38 yılları arasında) olduğu kesin ancak Tell Brak mı, Tell Chagar Bazar mı, Tell Arpachiyah mı, kitabı okumadan söylemek zor. Aşağıdaki figürler ise ilk olarak Max Mallowan tarafından Tell Brak’taki Göz Tapınağında ortaya çıkarılan ve British Museum’da korunan meşhur ve gizemli Tell Brak göz figürleri

roboski

 

Eğer (Allah göstermesin) Roboski’deki gibi sevdiklerimiz öldürülür ve katil(ler)i aranmazsa acıya ve utanca boğuluruz. Acının membaı malumdur; kaybımızdan gelir ama şahit olduğumuz adaletsizlikle katmerlenmiştir. Çünkü adaletsizlik de acı verir. Kabullenildiğinde insanı inançsız, sinik, boş vermiş yapar. Hayatın tüm büyüsünü bozar, her şeyi tatsız ve yavan eder. Adil değilse güzel değildir dünya. Soğuk ve acı yüklüdür. Şimdi Roboski’deki olduğu gibi.

Utanç ise şuradan gelir: Bize alenen, herkesin ortasında -hayatın ortasında- hakaret ediliyordur: “Sana kardeşinin katilinin -adaletin- peşine düşemeyeceğin bir dünya öneriyoruz.” diye bir cümle belirir havada ve bir an bile gitmez gözümüzün önünden. Susarsak acımız ve utancımız aldığımız her nefeste büyür, bizi boğar. Susamayız. Roboskililer gibi.

İzleyebileceğimiz tek yol vardır: İnsanlara anlatmak ve onları bizimle birlikte savaşmaya çağırmak. Roboskililerin yaptığı gibi. Aktarmak önemli, çünkü bu rezil teklif bulaşıcıdır. Öğrenildiği anda üçüncü kişiye de teklif edilmiş olur: “Sana oğlunun katilinin -adaletin- peşine düşemeyeceğin bir dünya öneriyoruz.”

Peki Roboski’de 34 genç ve çocuk bombardımanla öldürüldüğünde
ve katilleri aranmadığında
ve bulunup yargılanmadığında
ve yerlerine para önerildiğinde
ve bunlar televizyonlardan, gazetelerden
tüm ülkenin gözü önünde yapıldığında…

Geçen iki yılda nasıl bir cümle belirdi gözümüzün önünde? Nasıl bir rezil teklife büründü yaşananlar? Bize nasıl bir yaşam, nasıl bir ülke, nasıl bir rejim sunuldu?

Bizi bombalarla 30’ar 40’ar öldürebilecekleri,
Katilleri kollayıp saklayacakları,
katilleri aramıza salacakları,
her şeyin değerini paraya vurabilecekleri,
zalimin zenginin alenen keyif çattığı
mazlumun yoksulun bakıp korktuğu
ve hep sustuğu
ve hep sustuğu
ve hep sustuğu…

Peki biz dünyaya bakmaya, korkmaya ve susmaya mı geldik?

Bize alenen ‘34 çocuğumuzun katledildiği’ bir olayı ‘fazla kurcalamamamızı’ öneren bir hayat yaşamaya değer mi, bir ülke bizim olabilir mi, bir rejimle mücadele etmek gerekmez mi?

Böyle bir hayatı kabul edebilir miyiz?

Em wê jînê qebûl nakin.

Roboskililer gibi…

Rojava Alerjisi

Kasım 19, 2013

serbesti

Türkiye’nin hesapları sürekli değişiyor ama aslında hep aynı: İlk hesapta Suriye meselesi hemen hallolacak, iktidara Sünniler (Müslüman Kardeşler) gelecek, Rojava’da Kürtler avuçlarını yalayacaktı. Tutmadı. İkinci hesapta, (Harekat bitecek gibi görünmeyince) radikal İslamcı gruplar Kürtlerin üzerine sürülüp desteklenecek, Rojava’da Kürtler bastırılacaktı. Tutmadı. Sonunda İslamcı gruplara verilen destek kesilmek gerekti ve (ne hikmetse) bütün çatışma noktaları tek tek YPG kontrolüne geçmeye başladı. Şimdiki hesap ise, görünüşe göre, Barzani’yi yanına çekmek, Kürtler arasındaki anlaşmazlıkları derinleştirecek hamlelere yoğunlaşmak. Tutacak mı? Göreceğiz…

 

Açıkça, bir Rojava alerjisinden muzdarip Türkiye. Ama geçer. Türkiye’nin bünyesi çabuk aşıyor bu tür alerjik reaksiyonları. Bundan 10 yıl önce Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne (KBY), Barzani’ye alerjisi vardı ama geçti. Şimdi karşılıklı çıkara dayalı son derece seviyeli bir ilişkileri var. Merkezi yönetimle sorunlar yaşayan KBY için tek çıkış Türkiye. Türkiye ise en büyük pazarı KBY’ye müteşekkir, üstelik bu ilişki üzerinden (Ortadoğu-Avrupa arasında bir) enerji koridoru olma hayallerini biraz daha süslemek peşinde. Bugün elele Amed’de (Diyarbakır) açılışlara katılıyor kardeşlik türküleri söylüyorlarsa bundandır.

 

Görünüşe bakılırsa Barzani ve KBY’nin de alerjisi var Rojava’ya. Kendi hikayelerini unutup Rojava’nın hikayesine burun kıvırıyorlar. Ağalıkla beylikle işi olmayan, eşitçe özgürce Kürtçe yaşamak için mücadele veren bu yoksul örgütlü Kürtler 2 yılda çok şeyler başardılar. Muhtemelen gözlerini kapatıyor ve bundan 10 yıl sonrasının Rojava’sını görüyorlar. 20 yıldır yapmadıkları şeyleri hatırlıyorlar. Alerjileri kısmen bundan kaynaklanıyor; yapmadıkları şeylerden. Kısmen de sınıflarından; yani satın alamadıkları şeylerden.

 

2 milyar dolarlık kişisel servetiyle Mesut Barzani ve iki aileye pay edilmiş koltuk ve ihaleleriyle KBY Kürtler için giderek “Nasıl bir Kürdistan istemiyoruz?” sorusunun cevabına dönüşüyor. Ve onlar da, sanki bu cevaba daha çok yaraşmak istercesine, sırf petrol yataklarının üzerinde oturdukları için tüm Kürdistan’a nizam verebileceklerini zannediyorlar.

 

Ama Kürdistan KBY’den çok daha büyüktür. Bunu unutuyorlar… Özgürlük, adalet, eşitlik, kardeşlik satın alınmaz. Bir de bunu…

 

Musa Anter: Dil Sorunu

Ekim 15, 2012

“(…)

Yıllar yılları takip etti, devir değişti, halk değişti: “Dinya bû hikûmet, Kurmanci rabû.” (Dünya hükümet oldu, Kürtlük kalktı.)

Artık cumhuriyet teşkilatlanıyordu. Yeni nahiye, kaza ve vilayetler kuruluyordu. Köylere serbestçe jandarma, tahsildar ve diğer memurlar gelebiliyordu. Üstelik bu sefer de, daha önce giremedikleri yerlere zulüm yapıyorlardı. Köy bizimdi, babam yoktu ve ailede köyü temsil edecek erkek de olmadığından annem köyün muhtarlığını da yapıyordu. Ama ne köyde, ne de bölgede tek kelime Kürtçe bilen adam vardı. Tahsildarlar yerli oldukları için onlarla anlaşmak kolaydı. Fakat jandarma gelince felaket başlardı. Ne istediklerini bir türlü anlayamıyorduk; tavuk mu, yumurta mı, kuzu mu, para mı veya karakolları için odun mu istiyorlardı, bilemiyorduk. Bilmeyince de köylü dayak ve küfür yiyordu. İstedikleri her şeyi vermeye razıydık ve adet böyleydi; hükümet budur zannediyorduk. Ama bu dil meselesi bizi perişan ediyordu. Hele annem mahvoluyordu. Sırf jandarmanın ne istediğini anlamak için beni okula gönderip Türkçe öğrenmemi istiyordu.

(…)

Annem beni, 1927’de Kercews’e, bugünkü adıyla Gercüş’e Şubat ayında okula gönderdi. Okul müdürü İbrahim Hoca (sonra Oğuz soyadını aldı) beni misafir talebe olarak kabul etti. Okullar kapanınca köye geldim. “Ekmek, su, odun, gel-git, adın ne” gibi sözcükleri öğrenmiştim. “Horoz, tavuk, hindi, yumurta” da alfabemizde olduğu için bunları da biliyordum. Dünyalar annemin olmuştu. O yaz köye gelen jandarmalardan hiçbir sıkıntı çekmemiş ve dayak yememiştik. Zaten sıkıntımız vermek değil, ne istediklerini anlamamaktı.

(…)

Bu ara asimilasyon amacıyla Kürdistan’da birçok köy yatılı mektepleri açıldı. Bunlardan bir tanesi de Mardin Köy Yatılı Mektebi idi. Bu okula fakir fukara çocukları değil de, Mardin vilayeti çevresinden ağa ve zengin aile çocuklarını alıyorlardı.

(…)

Hükümet bu asimilasyon düşüncesiyle zannediyordu ki, eğer aşiret reisi asimile olursa tüm aşiret kendiliğinden asimile edilmiş olur. Fakat memnuniyetle söyleyebilirim ki, onların düşündüğü olmadı. Gerek ben ve gerekse tek tük sağ kalan ve vefat eden arkadaşlarım arasında tek bir cahş çıkmadı. Doğal olarak Türkçe dahi bilmeyen biz köylü çocukları hükümetin bu politikasını anlayamazdık. Hatta büyüklerimiz dahi bunun farkında değillerdi. Nitekim planlayıcılar da planlarının muvaffak olmadığını görünce, 1935 senesinde Kürdistan’daki tüm bu yatılı mekteplerini kapattılar. Oysa açıkçası, bu okulları Hamidiye Mektepleri’nin devamı olarak düşünmüşlerdi.

Okulumuz Ermeni katliamında bir kısmı öldürülmüş, gerisi de Halep’e kaçmış Mardin’in meşhur zenginlerinden Ermeni Kendir’in hazineye malolmuş eviydi. Çok güzel bir evdi. Mardin’in meşhur krema rengindeki, oymalı, nakışlı, kesme taşlarından yapılmıştı. Öyle ki, Topkapı Sarayı’ndaki Mecidiye veya Bağdat Köşkü onun yanında adeta fakirhane kalırdı.

(…)”

Hatıralarım (1-2), Musa Anter, Avesta Yayınları, İstanbul, 2000, sf. 31-34. Kitabın birinci cildinin girişindeki “Dil Sorunu” başlıklı bölümden alıntılanmıştır. Boldlar bana ait.

Raporlar dünyada her yıl üç milyon kız çocuğunun sünnet edilme riskiyle karşı karşıya kaldığını söylüyor. Oranlara bakılırsa bu çocuklardan en az bir buçuk milyonu bu işkenceden kaçamıyor. Evet, çoğu Afrika ülkelerinde gerçekleşiyor. Ve evet: Sözkonusu adaletsizlik, vahşet,  kan ve gözyaşı olunca, Afrika uzaydan bile uzağa düşüyor.

Ama Afrika olmayan yerlerde de sünnet ediliyor kız çocukları. Mesela hemen yanıbaşımızda, Irak’ta ve İran’da. Ve özellikle bu ülkelerin sınırları içinde kalan Kürdistan’da… Irak Kürdistanı’nda, bazı bölgelerde kız çocuklarının sünnet oranı yüzde 90’lara varıyor.

Oğlan çocukları, hazzı azaltmak ve kısaltmak için sünnet edilirler. Hayatta hazdan daha önemli şeyler vardır…

Kız çocukları hazdan mahrum etmek için sünnet edilirler. Hayatta haz alan kadından daha tehlikeli bir şey yoktur…

Nasıl başladığı, gerçek amacı, dini referanslar, savlar, karşı savlar, farklı çeşitlemeleri, anlatmak uzun sürer. Ancak iddialar bilindik:

Sünnet edilen kız çocuklarının daha hoş oldukları, daha güzel koktukları, evlilik öncesi cinsel ilişkiden sakındıkları, evlilikten sonra daha sadık birer eş oldukları (yani daha iffetli oldukları) iddia ediliyor. Hatta cinsel organlarının daha güzel göründüğü… Daha da eklenebilir.

Şöyle tuhaf rivayetler de var: Mesela İran’da Basra körfezi kıyısındaki Bandar Kanga’da kadınların kötücül yaratıklar olduğuna, bu yüzden de şeytandan korunmaları için sünnet edilmeleri gerektiğine inanılıyor. Ve kız çocukları henüz kırk günlükken sünnet ediliyor. Afrika’da kim bilir ne inanışlarla, ne ritüellerle karşılaşırız biraz araştırsak…

Ben konuyla ilgili Kürdistan’dan iki çalışmayı paylaşmak istiyorum. İki çalışma birbirini tamamlıyor. Fotoğraflar, videoda gösterilmeyeni gösteriyorlar. Video, fotoğrafların anlatamayacağını anlatıyor.

Yukarıdaki fotoğraflar The Washington Post’tan Andrea Bruce tarafından 2009 yılında Bağdat’ın 150 km kuzeyinde bir kentte çekilmiş. Şehrin ismini vermemiş Bruce, ama kız çocuklarının sünnetini hikâye etmiş, bu foto hikâyeyi şuradan okuyabilirsiniz.

Aşağıdaki video ise Iraklı Kürt yönetmen Nabaz Ahmad’ın 2011’in son aylarında tamamladığı “Bir Avuç Kül” (A Handful of Ash) isimli belgeselden, belgesel tamamlanmadan evvel, geçtiğimiz yıl 6 Şubat’ta (Kadınların Genital Sakatlanmalarına Sıfır Tolerans) Farkındalık Günü dolayısıyla paylaşılan 5 dakikalık bir bölüm. Çekimler Kürdistan sınırlarındaki Garmian’da yapılmış.

Filmin adı, olası metaforları savuşturarak söylersek, kız çocuklarının klitorisleri kesildikten sonra üzerine basılan “bir avuç kül”den geliyor.

Kürdistan hükümeti geçtiğimiz yıl kız çocuklarının sünnet edilmesine karşı mollaların ateş püskürdüğü bir yasa çıkardı. Kız çocuklarının sünnet edilme oranının yüzde 41’lere düştüğünü söyleyen istatistikler de açıklandı.

Yasa ne kadar uygulanıyor, istatistikler ne kadar güvenilir, bilinmez. Ben şüphe ederim.

Çünkü yasalardan çok daha etkili olduğunu bildiğimiz şöyle gerçeklerle karşı karşıyayız: Kırsal bölgede müslüman halk arasında sünnetli olmayan kadının elinden yemek yenilmeyeceğine dair yaygın bir inanış var.

Hiçbir yerde yazılmamış ama sünnetli olmayan kadının “iffetinden şüphe edileceğini” de söyleyebilirim ben bütün kötücüllüğümle.

Kız çocuklarının sünnet edilmesine karşı Hükümet eliyle açıktan yürütülecek yoğun kampanyalara ihtiyaç var.

Kürdistan’da ve bütün kara parçalarında, Afrika dahil…

%d blogcu bunu beğendi: