tahir elci

Em te ji bîr nakin

“PKK terör örgütü değildir.”

Dedi katıldığı televizyon programında ama nedenini açıklayamadı, konuşturulmadı. Küfürler, hakaretler yağdı; ölüm tehditleri aldı.

Hakkında derhal soruşturma açıldı, beş gün sonra Diyarbakır Baro Başkanı olarak bir gün boyunca ifadeye çağrılmak için makamında bekletildi. Sonra aynı gün gece yarısı “yurt içinde saklandığı ve tüm aramalara rağmen kendisine ulaşılamadığı” gerekçesiyle gözaltına alındı, sabah İstanbul’a götürüldü.

Kendisine Ankara’dan kurulan bu rezil bürokratik tiyatroya itirazını, katıldığı programda konuşmasına izin verilseydi yapacağı açıklamayı İstanbul’da Başsavcının makam odasında verdiği ifadede dile getirebildi. Yurtdışı yasağı kondu, “adli kontrol” şartıyla tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı.

Serbest bırakıldıktan dört gün sonra İngiliz gazeteci Jonathan Rugman’a hala ölüm tehditleri aldığını, tehditlerin sosyal medya ve telefon yoluyla geldiğini ve içlerinden bazılarının kendisini nasıl öldüreceklerini ayrıntılarıyla anlatacak kadar ileri gittiğini söyledi.

O görüşmeden bir ay sonra bir silahlı müsamereyle Diyarbakır’da katledildi.

Yalnızca profili, bir tabuyu yıkışı, sözünün arkasındaki onurlu duruşu, cenazesindeki kalabalık değil, yaşadıkları da Vedat Aydın’ı hatırlatıyordu. Sadece geçen 24 yılın ardından, süreç daha kısa sürmüş, başvurulan katletme tekniği daha alengirli olmuştu. Katil aynı katildi, hedef aynı hedef…

*

Öldürülmesinden iki gün önce gazeteci Can Dündar ve Erdem Gül’ün tutuklanmalarıyla ilgili attığı tweette bu tutuklamaya “şiddetli bir toplumsal refleks gösterilmezse dönüşü olmayan karanlık tünel”den çıkışın zor olacağını söylemişti.

Bize haber verdiği o karanlık tünelde kaybettiğimiz ilk ışık kendisi oldu. Işığı cesaretinden geliyordu.

Barışın unutarak değil hatırlayarak tesis edilebileceğini iyi bilen, adaleti elinden tutup görmeden geçtiği yerlere, zamanlara tekrar götüren bir cesaretti bu.

Kanıksanmış haksızlıkları, cinayetleri, yalnızlıkları üzerlerindeki zamandan toprağı silkeleyerek yeniden ortaya çıkaran, tek tek her birinin adaletin terazisinde yeniden tartılmasında inat eden bir cesaretti.

Ona biçim veren, yönünü belirleyen, onu Tahir Elçi yapan bir cesaret…

Pazar günü Amed’e gelebilen, gelemeyen milyonlarca insan tarafından gözyaşları içinde uğurlandı.

Ama o rafine cesareti burada kaldı; umudu, inancı, kavgası, yürünecek yolları hala bizimle…

Bizi uyardığı, içinden geçmemiz gereken o karanlık tünel hala önümüzde…

Hem de ABD; Suriye’de Rusya’ya karşı istediği hamleleri yapan bir Türkiye’nin işleyeceği tüm suçlara göz yummaya hazırken,

Hem de AB; mültecileri bırakmaması karşılığında Türkiye’nin yaptığı her şeyi görmezden gelmeye razıyken,

Hem de Türkiye’nin geçeceği bir karanlık tünelde en kör, en zifiri karanlıkların her zaman Kürtlerin ve yoksulların payına düştüğünü kanımızla canımızla bilirken,

O karanlık tünelden geçeceğiz
Belki ölerek,
Ama mutlaka kalarak,
Ve hep hatırlayarak…

Tıpkı Tahir Elçi gibi…

Oxir be Tahir Elçi.

Em te ji bîr nakin.

Tahir Elçi

Reklamlar

Selahattin Bulut

Selahattin Bulut

Diyarbakır 5 Nolu Askeri Ceza ve Tutukevi

Merhaba,

Geçen Cuma günü öğle sonrasıydı. Üstümüzdeki yağmur yüklü bulutlardan, testiyle boşanırcasına yağmur dökülüyordu havalandırmaya. Ve biz bu yağmurun altında yer yer oluşmuş su birikintileri için, yaş betonun kayganlığına aldırış etmeden yaşamadığımız çocukluğumuzun ve ilk gençliğimizin bütün bir intikamını alırcasına büyük bir coşkuyla top oynuyorduk. O esnada birden havalandırmanın kapısında elinde bir demet mektupla bizim koğuşun gardiyanı beliriverdi. Adımı okuyunca topu bırakıp koşmuşum hemen. Zarfın üstünde ismini gördüğümde yüreğimin o anki halini görmeliydin; sevinç ve heyecan karışımı bir duygulanımla göğüs kafesimi nasıl da vuruyordu. Koğuşa girmeye daha yarım saat kadar zaman vardı. Yağan yağmurun dibinde mektubunu açıp okumanın hiçbir yolunu göremiyordum. Çaresiz katlayıp gömleğimin sol göğüs cebine koydum. Yarım saatlik zaman dilimini doldurmak için tekrar oyuna girdiğimde kaleye girme sırası bana gelmişti. Bir türlü dikkatimi oyuna verip topu takip edemiyor ve gol üstüne gol yiyordum.

Nihayet o geçmek bilmeyen otuz dakika geçmiş, birer ikişer koğuşa giriyorduk. Ter ve yağmurdan adamakıllı ıslanmıştım. Üşütmemek için daha terim kurumadan üstümü değişmem, kurulanmam ve yeni bir şeyler giyinmem gerekiyordu. Ama mektubunu okumadan başka bir iş yapmam mümkün değildi. Bir an önce okumak için yatağıma çekildim hemen.

Cezaevinde yatak her şeyidir mahkûmun. Oturmak, uzanmak, dinlenmek, uyur gibi yapıp hayallere dalmak, yatıp uyumak, düş görmek, bir şeyler okumak, yazmak ve rahat rahat düşünmek için en uygun yerdir. Her bir ranza iki katlı bir ev ve her bir kat kendine ait bir oda gibidir yatak tutuklu için.

Buz gibiydi koğuşun içi. Yastığım soğuk, demir ranzam soğuk ve beton duvarlar soğuktu. Ama mektubunu bıraktığım gömleğimin sol göğüs cebi sıcaktı. Varsın bu yıl kış dilediği kadar yaman geçsin. Güneşle aramıza girsin bulutlar. Yağmurlar soğuk, kar soğuk ve önümdeki açık pencereden üstüme en amansız soğuklar estirsin rüzgâr, sözcüklerinin ve şiirlerinin sıcaklığı yeter bana. Aman mektupların kesilmesin, üşürüm sonra…

28 Eylül 1987

Hapishaneden Mektuplar “Sevgili Kardeşim…” Derleyen: Aytekin Yılmaz, Sezai Sarıoğlu, Kanat Yayınları, Nisan 2006, İstanbul. Sf. 31-32. Boldlar bana ait.

Kitapta mektubun kime yazıldığı belirtilmemiş ama mektubun yazılışından bir kaç ay evvel Diyarbakır Cezaevi’nden Eskişehir Cezaevi’ne nakil olan Hafız Akdemir’e yazılmış olma ihtimali yüksek gibi görünüyor.

Bu yüksek ihtimal fikrine, Selahatttin Bulut’un (aynı kitapta okuduğum) bir başkasına yazdığı mektupta kullandığı dilin yukarıdaki mektupla karşılaştırınca pek düz/yavan kalışından ve Hafız Akdemir’in (yine aynı kitapta okuduğum) Selahattin Bulut’a yazdığı lirizm yüklü mektuplardan yola çıkarak vardığımı belirtmek isterim. Bulut ve Akdemir arasındaki muhabbetin çok özel ve derin olduğu bilinir ama mektuplar da bunu açık ediyor.

Hafız Akdemir Mart 1991’de cezaevinden şartlı tahliye olduktan sonra, önce Yeni Ülke ardından Özgür Gündem gazetesinde çalışmaya başladı. 8 Haziran 1992’de sabah gazeteye giderken katledildi. Katili aranmadı ve bulunmadı.

Diyarbakır Cezaevi

captivity-2005-engraving-on-plexiglas-and-linoleum-102x82-cm

Burada Serhad Bapir’in bir eseri vardı. Kendisinin Türkçe yazılan sitelerde kendi eserlerini yayınlamama ilkesi ve isteği üzerine resmini sildim. Bu kara levha bir anı olarak kalsın. Resmi görmek isteyenler karanlığa tıklayarak ressamın sitesinde görebilirler. Serhad Bapir’in uzun mektubunun Kürtçesini ve Türkçesini okumak isteyenler yorumlar bölümünden okuyabilirler. Çeviri için Ayşegül Ertaş‘a teşekkür ederim.

Bundan yaklaşık 8 ay önce Abdullah Öcalan’ın avukatlarından Mahmut Şakar Yeni Özgür Politika’da “Tecrit ve İmralı Sistemi I” ve “Tecrit ve İmralı Sistemi II” başlıklı iki yazı kaleme almıştı.

5-6 Mart 2012 tarihlerinde yayınlanan bu ardışık iki yazının girişinde ŞakarGörüşme yapılması, Sayın Öcalan’dan haber alıyor oluşumuz tecridin olmadığı anlamına gelmiyor.” diye belirtiyor ve Mart 1999’dan itibaren İmralı ziyaretleri boyunca içeriden ve dışarıdan bizzat şahit olduğu bir “İmralı Sistemi”nin hikayesini anlatıyordu.

Ölüm orucu eylemlerinin menbaını hangi gerçeklerden ya da tespitlerden aldığını öğrenmek/ayırd etmek/ hatırlamak isteyenler bu iki yazıya yukarıda verilen linklere tıklayarak ulaşabilirler. Ben aşağıda Şakar’ın yazısının son bölümünden faşizmin en belirleyici karakteristiği olan keyfiyet ve İmralı Sisteminden bahsettiği bölümü aktarıyorum.

Şakar’ın yazısında bahsettiği keyfiyeti; bugün bizi açlık grevleriyle karşı karşıya getiren ve yine açlık grevlerini de şu an saydığımız tehlikeli günlere taşıyanı faşizan keyfiyetle akrabalığını sorgulayarak okumakta fayda var. (Boldlar Bana ait, grafik eserler Serhad Bapîr imzalıdır.)

“(…)

Kalıcı bir devlet politikası olarak keyfiyet

Bunca yıldan sonra, İmralı sistemi nedir? diye bana sorulsa, tek kelimeyle keyfiyettir derim. İlk günden bu güne kadar, askerden savcıya, kemalistten AKP’liye kadar kişi ve siyasetlerin etkinlikleri süresince değişmeyen, kalıcı bir devlet politikası olarak keyfiyet esastır. Keyfiyet de zaten, hukuksuzluğun, iktidar gücünün dizginsiz uygulamasının doğrusu faşizmin en önemli dayağı anlamına geliyor.

İmralı’da, günün koşulları neyi gerektiriyorsa, etkili pozisyonda olanların tercihleri neye evriliyorsa, yazının başından beri anlattığım tüm olaylardan da anlaşılacağı gibi, hiçbir hukuki kaygı, ahlaki tutum dikkate alınmadan uygulamaya konuldu.

Keyfiyet kendisini en çok günlük yaşam içerisinde ortaya koyuyordu. Mesela her gün verdikleri öğün ve yemek miktarı üzerinde oynuyorlardı. Amaç baskıydı, işkence yapmaktı, her şey baskıyı nasıl daha fazla derinleştiririz üzerinden ele alınıyordu. Zaten izolasyonda temel olgu da bu değil mi? Sadece görüşmeme meselesi değil, yaşamın bir parçası olarak her şey sana karşı bir işkence aletine dönüşebiliyor. Yiyeceğin yemek bile psikolojik bir baskı aracı, aileyle görüşmeler işkenceye dönüştürülebilirdi. Bir sabah kahvaltıda üç adet küçük kutu reçel veriliyor, ama üçü de kullanılmış, boş çıkıyor mesela. Ya da bir gün, istenilmediği halde çok açık çay, ertesi gün katran karası demli bir çay getirilip önüne bırakılıyor. Bir gün normal bir öğün yemek konuyor önüne, ertesi gün bunun dörtte biri. Hayat çok basit ve günlük anlarda çekilmez kılınıyor ve özellikle zorlaştırılıyor.

Küçük odanın bir kapısı demirden ve salona bakıyor, kitap okunuyor içeride ve tam da yoğunlaşıldığı anlarda kapının sürgüsü sertçe açınıp kapanıyor. Defalarca tekrar ediliyor her gün. Zaten içeride kamera var. Uyurken, yıkanırken, okurken, daracık odada volta atarken hep metalik bir göz izliyor. Yirmi dört saat yapay ışık yanıyor odada.  Gazeteler, iç organları sökülmüş halde elinize veriliyor. Tam da işinize yarayacak bir makalenin kesildiğini görüyorsunuz. Gazete dahi, üzerinizdeki basıncın bir parçası haline gelebiliyor. Güncel bir bilgiye hasret kalıyorsunuz aylarca. Tek kanallı radyodan sadece resmi haberleri dinlemek mesela, on üç yıl boyunca, işkencenin başka bir adı sanki.

Görüştürmeme ‘kılıfı’ hava muhalefeti…
Günlük hayat pratikleri hep böyle değişken ve keyfiydi. Mantığı da muhatabı da yoktu. Avukatlara yapılan pek çok uygulama da öyleydi. Bir dönem geldi, küçük bir çay kaşığıyla ağzımızın içine bile bakıldı. Belki ‘kesici bir alet’ saklıyor olabilirdik. Onlarda saçmalık bizde de sabır bitmiyordu.
Keyfiyet esastı, (…)

penaber-2004 (1)

Burada Serhad Bapir’in bir eseri vardı. Kendisinin Türkçe yazılan sitelerde kendi eserlerini yayınlamama ilkesi ve isteği üzerine resmini sildim. Bu kara levha bir anı olarak kalsın. Resmi görmek isteyenler karanlığa tıklayarak ressamın sitesinde görebilirler. Serhad Bapir’in uzun mektubunun Kürtçesini ve Türkçesini okumak isteyenler yorumlar bölümünden okuyabilirler. Çeviri için Ayşegül Ertaş‘a teşekkür ederim.

(…)

Keyfiyet aynı zamanda güvensizlik demektir. Öcalan, İmralı da hiç bir şekilde güvende değildir. Zehirlenme sürecini hatırlatmıyorum sadece, odasının aranması ve fiili saldırıya uğraması buna örnektir. Zorla saçının kestirilmesi de. Kaldı ki, bu Adada, askeri ve siyasi olarak keyfi bir rejim içinde, sürekli değişken bir havada yaşamak her türlü tehlikeye açık olmak demektir. Öcalan, her türlü tehlikeye açık bir atmosferde 13 yıldır yaşamaktadır. Şimdi yeni yasa ile avukatlarının da gitmesi sistemlice engellenerek, bu güvensizlik daha da ölümcül hale getiriliyor.

(…)

Abdullah Öcalan, 15 Şubat 1999 tarihinden bu yana, günde 23 saat (bazen 24 saat) daracık bir hücrede yaşamaktadır. Bir değil, tam 13. yılıdır. Kaç gün kaç saat ediyor, hesaplamaya dahi üşeniyorum. 

Tam da bu kadar gün ve saat, eli bir insan eline değmemiştir. Dokunma duygusunu yitirmesi için her şey yapılmıştır. İnsan sıcaklığını, dokunmanın büyüsünü ve sevecenliğini unutması istenmiştir. Tokalaşmak baştan beri yasaklanmıştır. Ailesiyle açık görüş yapamamıştır, Kürtçe konuşması yasaklanmıştır, konuşunca aile ile görüşme kesilmiştir, telefonla konuşamamış, televizyon izlememiştir. Diğer tutuklulara tanınan bu haklardan da mahkum bırakılmıştır.

(…)

Zamana yayılan bir ölüm cezası 
Sayın Öcalan’ın bu yıllar içinde sağlık durumu daha kötüleşmiş, İmralı’nın iklimi, kronikleşen hastalıklarına karşı  tıbbi desteğin sunulmaması aksine hastalıklarını bile zamana yayarak bireyin direncini düşürmeye ve iradesini kırmaya yönelik bir siyasetin parçası olarak kullanılmasını da İmralı sisteminin bir uygulaması olarak okumak gerekiyor.

(…)

Öcalan’a uygulanan sadece ‘görüştürülmeme’ durumu değil. Tecrit denilen olgu da zaten bununla sınırlı değil. Ağzımız alışmış, tecrit diyoruz aslında. Zaman yayılan bir ölüm cezası infaz ediliyor İmralı’da. Ve her şey buna göre kurgulanmış aslında.

(…)

Özel bir icra rejimi ile yürütülen, özel yasalarla işleyen İmralı Olağanüstü Hal Sistemi, bu ülkenin gerçek fotoğrafını oluşturuyor. Aynı zamanda Kürtlerin neden halen Olağanüstü bir siyaset, psikoloji ve yaşam içerisinde tutulduğunu da açıklıyor. Ve neden Roboskî’de Türk Savaş uçaklarıyla çocuklar paramparça edildikten sonra bir bütün olarak sistemin suskunluğa gömüldüğünü de…”

560x480_resize_thumb_kurdistan_cecenistan_tibet_2003_grafika_li_ser_dar

Burada Serhad Bapir’in bir eseri vardı. Kendisinin Türkçe yazılan sitelerde kendi eserlerini yayınlamama ilkesi ve isteği üzerine resmini sildim. Bu kara levha bir anı olarak kalsın. Resmi görmek isteyenler karanlığa tıklayarak ressamın sitesinde görebilirler. Serhad Bapir’in uzun mektubunun Kürtçesini ve Türkçesini okumak isteyenler yorumlar bölümünden okuyabilirler. Çeviri için Ayşegül Ertaş‘a teşekkür ederim.

%d blogcu bunu beğendi: