Em Dibêjin Na!

Nisan 11, 2017

Na

Em Dibêjin Na!

Biz hayır diyoruz. Türkçesi bu.

Ama Kürtçesiyle aynı değil. Çünkü Kürtçesi daha yasak. Daha tehlikeli. Daha etkili.

Çünkü egemen ideolojinin ulaşamadığı yerlere en kısa yoldan, çok açık bir sempatiyle gidiyor.

Hele şarkı, türkü olarak gidince daha da yasak. Çünkü o zaman bir plak gibi zihinlerinde dönüp duruyor. Söylenmediğinde bile duyuluyor. Duyulmadığında bile söyleniyor.

Çünkü onun gittiği yerlerde İktidarın satılmış gazetelerinin, birbirinin aynı televizyonlarının, bu mecralarda boy gösteriveren o türedi gazeteci bozuntularının, siyasetçilerinin, iktidarın kendisinin, kullandığı dilin bir hükmü yok.

Oralarda muktedirlerin bir paçavra gibi kullandığı güzelim Türkçe dilinde yapılan manipülasyonlar, laf kalabalıkları, Ali Cengiz oyunları işlemiyor.

Kürtçe bir zırhın içinde yaşayan milyonlarca seçmen anadilleri sayesinde iktidarın tüm rezil oyunlarını boşa çıkarıyor.

İktidar çaresizlik içinde yasaklıyor. Elinden başka bir şey gelmiyor. Aynaya bakar gibi yasaklıyor.

Ama ulaşamadığı ve asla da ulaşamayacağı bir frekansta, yasakladığı bir dilde aynı şarkı dönüp duruyor:

“Em dibêjin na!” diyor.

Anadili böyledir işte. Aracısızdır. Bir önsezi, bir sağduyu, bir pusula gibidir. Kişiyle hisleri arasındaki o en mahrem  yerdedir. Orada hiç dinmeyen bir özgürlük şarkısı gibi, bizi gölgesinde büyüten koca anamız gibi iniler durur.

Söylenmediğinde bile duyulur. Duyulmadığında bile söylenir. Durun. İyi bakın içinize. Orada bir ağaç olmalı mutlaka. Bir rüzgar, bir şarkı olmalı. Dikkat edin, mutlaka siz de duyacaksınız. İyi dinleyin:

“Em dibêjin na!” diyor olmalı mutlaka sizin de anadilinizde.

Hayır

Naaaa! Hayıııır!

Reklamlar

Ninniler, Dağlar, Çocuklar

Haziran 12, 2014

Yukarıdaki ninniyi sıkı The Sopranos izleyicileri hatırlarlar belki, son bölümlerden birinin finalinde çalıyordu. Ben de ilk orada duydum galiba. Bir Sardinya ninnisi. Erkeklerinin dağa çıkmasıyla ünlü Sardinya adasında, yıllar evvel söylenmiş.

Önce anne söylüyor:

Antoneddu, küçük Antoniom, diyor. Seni de baban gibi dağlarda göreceğime öldüğünü göreyim daha iyi.

Sonra oğul alıyor:

Ay annem, güzel annem, bu kadar acımasız olma, diyor. Onuru için yaptı o, ben de ancak babam gibi dağlara çıkarsam yaşarım onurumla.

Sonra dağlardan, karanlıkların içinden yoksunluklar ve hasretlerle örülü bir ses yükseliyor. Biraz kırık, biraz eskimiş, biraz paslı bir ses:

Ne olur susma, söyle şarkını güzel kadın, diyor. Buralar çok karanlık ve çok sessiz. Yalnız senin şarkını duyuyorum burada, yalnız o şarkıyla aydınlanıyor bu dağlar.

***

Şarkıyı dinleyince Kürdistan’ı ve dağlara çıkan Kürt çocuklarını düşündüm. Artık dağlara çıkan çocuklar ikinci kuşak, bazıları üçüncü kuşak. Eski isyanları saymıyorum ve çocuk kelimesini bilerek kullanıyorum. Bizim için, Kürt halkı için, hep çocuktular çünkü. Biz, çocuk oldukları bu sistemin ve riyakar iktidarın aklına (siyasi manevra mahiyetinde) gelmeden önce de aynı şiiri okuyorduk: “Çocuklar öldürülmesin, Kürtçe de büyüyebilsinler.”

Eskiden susan, gizli gizli ağlayan ama şimdi çocuklarının geri getirilmesini (kimden?) isteyebilen gerilla anneleri bu ninnideki gibi “dağa gideceğine öldüğünü göreyim” derler mi? Derler, daha beterlerini de derler, dedikleri duyulmuştur, bilinir. Ama tıpkı ninnideki anne gibi çaresizlikten derler çünkü tıpkı ninnideki gibi oğulların (ve elbette kızların da) kendi yolları vardır. Annenin acıdan deliye dönerek ettiği bu kahreden ahlar onları yolundan çevirmez.

Büyük Japon şair Matsuo Başo “ustalarımın gittiği yoldan gitmiyorum, çünkü ben de onların aradığını arıyorum” diyordu. Kürt çocukları da birkaç kuşaktır anne ve babalarının gitmediği, denemediği yolları deniyorlar. Çünkü onların zamanında aramayı akıl etmedikleri şeyleri arıyorlar.

Ve zaman geçti, o dağlarda şimdi babalar var, anneler var, halalar, dayılar, amcalar, teyzeler var. Ve yalnızca dağlarda değiller onlar. Toprağın altında olanlar da var. Nasıl olup da toprağın altına kondukları bilinmeyenler var. Ve o toprağın altının tam olarak neresinde oldukları bilinmeyenler var. Ve yıllardır cezaevinde olalar var. Neden yıllardır orada oldukları öğrenilemeyenler var…

Ama yine de onlardan kalan hikayeler, kavgalar, sorular gaipten gelen bir ses olarak hep canlı kaldılar ve giderek yalnızca aşağıda kalanların anladığı bir şarkıya dönüştüler. Yani, ninnidekinden farklı olarak aşağıda da sessizlikleri kıran, günleri aydınlatan hiç dinmeyen stranlardan beslenenler var.

***

Neyse ki toplumsal duyarlılık daha ölmemiş bu ülkede… Televizyonlar hep dağa çıkan çocuklarını geri isteyen anneleri gösteriyor. Gazeteler hep onları yazıyor. Birbirinden duyarlı siyasetçiler, uzmanlar, akil adamlar hep onları konuşuyor. Biz de akşamları televizyonda arka arkaya dağa çıkan çocuklarının geri dönmesini (daha doğrusu geri gönderilmesini) isteyen acılı (ekranlardaki tek hakiki şey bu neredeyse: annelerin acısı) anneleri dinleyebiliyoruz. Evde annemle izledik bu anneleri. Annem “Bizim zamanımızda yoktu böyle şeyler, keşke olsaydı, biz de gider isterdik çocuklarımızı” dedi.

Televizyonda annelerden biri oğlunu anlatıyordu. Daha 14 yaşındaydı. Sara hastasıydı. Geçen seneye kadar sürekli ilaç kullanmıştı: “Benim oğlumun böyle şeylerle hiç ilgisi yoktu. Mutlaka kandırdılar.” diyordu anne. “Benim oğlum futbol severdi. Futbolcu olmak istiyordu. Gazeteci olmak istiyordu. Bir sabah okula diye gitti. Bir daha dönmedi.”

14 yaşında bir çocuğun yeri her zaman annesinin yanıdır elbette… Ama ben yine de belki futbolcu olamayacağını fark etmiştir, dedim kendi kendime acılı anneyi dinlerken. Belki gazeteci olamayacağını fark etmiştir. Bu sistemde her şeyin yalan olduğunu, kendisine hiçbir şey sunulmadığını, kandırıldığını, ancak bir hiç olabileceğini…

Ve her çocuk gibi nihayetinde o da bir şey olmak istediği için, annesinin hiç bilmediği, bu yüzden de hiç gitmediği bir başka yoldan devam etmek istemiştir yoluna.

Ama çocuk evine dön. Senin yerin annenin yanı. Ve sakın korkma. Daha fark etmediğin ama fark edeceğin ve öfkeni bileyeceğin çok rezillikler var aşağıda.

TOPSHOTS 2013-SYRIA-CONFLICT-KURDS

FABIO BUCCIARELLI/AFP/Getty Images/ Bir YPG gerillası, Serekaniyê, 16 Ekim 2013.

anadil2

“(…)

Okulların açılmasına bir hafta vardı. Sonbaharın güneşli ve sıcak bir günüydü. Yeni kayıtlar yapmak ve okulun açılışını duyurmak için Mexsan mezramıza yeni atanmış öğretmenle muhtar ve köy bekçisi geldiler.(…) Muhtar o yılki hasılatın durumu konusunda büyüklerle olan konuşmalarından sonra şöyle dedi:

—Biz okula yeni başlayan çocukları yazmaya geldik. Bu adam da okulumuza yeni tayin edilen öğretmendir. Önümüzdeki pazartesi günü okul açılacak, öğrencisi olan okula göndersin.

Öğretmen, muhtara bir şeyler söyledi. Çoğu kimse öğretmenin dilinden anlamıyordu. Muhtar, öğretmenin dediklerini şöyle aktardı:

—Yedi yaşına girmiş kimin çocuğu varsa söylesin, kayıt edecek.

(…)

Öğretmen, muhtar ve bekçi, yazım işinin bittiğini sanarak kalkıp gideceklerdi. Hediye Yenge,

—Bir kısım kadınlar kızlarını yazdırmadı, diye sitem etti.

Bunun üzerine tartışma çıktı. (…) [Babam] Akraba olduğumuz köylülerimizin arasında çıkan tartışmayı keserek şöyle dedi:

—Biz, ölümün haricinde neden ne olursa olsun okumayı reddedemeyiz. Okuma, kız ve erkek çocuklar için fark etmez. Bir şu paralayan güneşe bakın, bir de gece karanlığını düşünün. Öğrenim görenle görmeyen arasındaki fark o derece büyüktür. Fakiriz, her şeyin yardımına muhtacız ama böyle devam ettikçe fakirliğimiz daha da artacaktır. Her iyi şey bilmekten ileri gelir. Öğrenmeye mecburuz. Bizlere yapılanları biliyorsunuz. Türkçe konuşmayana ceza kesilir, tahsildar, hesabını bilmeyenden fazla para alır. Yeter artık; fakirlik canımıza okudu. Guleman’a kadar yalınayak gittiğimiz olmuştur. Çocuklarımız okursa belki bu yoksulluktan kurtulurlar. Ekmek buluyoruz giyecek bulamıyoruz, çarık buluyoruz ekmek bulamıyoruz. Paramız yok; olan malımız da para etmiyor. Duyuyorsunuz, görüyorsunuz, bir mektup okumak veya yazmak için köy köy dolaşanlar olmuştur. Devlet kapılarında memurların bize yaptıklarını unutmuyorsunuz. Son diyeceğim, kız-erkek bütün çocuklar okuyacak, kimse bahanelerin arkasına sığınmasın!…(…)

kilcan

Öğretmen Akif Arda’nın çocukluğunun, dolayısyla okuduğunuz hikayenin geçtiği Mexsan (ya da Qilçan) mezrasına ait eski bir fotoğraf. Fotoğraftaki nehir Çememezin (Perisuyu).

(…)Okulla bizim mezra arası yaya olarak en kestirme yol bir saat çekerdi. Güneş bir kulaç kadar yükselmişti ki on arkadaş okul yoluna düştük.(…) Koşar adımlarla okula vardık, ama çok erkendi. Okulun kapısı arkadan sürgülüydü.

(…)

Aniden açılan okul kapısının çıkardığı gıcırtıdan ürkerek uyandık. Üzerinde pijama ve elinde ibrik olan öğretmenimiz göründü. Seslenip elindeki ibriği uzattı. Okula yeni başlayan biz minikler, öğretmenin ne dediğini anlamıyorduk. Ancak ibrikten dolayı su istediğini tahmin ettik.(…) Öğretmen bize bir şeyler söylemeye başladı, ancak dediklerini anlamıyorduk. Öğretmenden, kravatlı devlet memurundan çekiniyorduk. Öğretmen denilince her şeyden önce biz öğrencilere atacağı dayak, kravatlı devlet memuru da denilince büyüklerimizden alacağı para aklımıza gelirdi. Öğretmenimiz, kendisinden çekindiğimizi ve dilinden bir şey anlamadığımızı görünce bize, Kürtçe “werin werin” diye seslendi. Bu seslenişten cesaret alarak yanına gittik.

(…)

Birinci sınıflar olarak her gün tahtaya yazılan temel küçük harfleri defterimize geçirip ezberlemeye çalışıyorduk. Bir iki ay geçmeden harflerin çoğunu ezberleyip yazabildik. Ancak kelimeleri yan yana getirip cümle kuramıyorduk. Alfabemizi karıştırıp karıştırıp okumaya çalışırdık. En çok dikkatimizi çeken, kitaptaki resimlerdi. Yazılara değil, ancak resimlere anlam verebiliyorduk.

(…)

[Bir gün] Müfettiş [geldi], dördüncü sınıftan Güneş isimli bir kız arkadaşımızı ayağa kaldırdı:

—Kızım, dedi, birinci tekil şahıs zamirlerini söyler misin?

Kız arkadaşımızın yüzü kıpkırmızı kesildi. Sorudan ne o bir şey anladı, ne de biz. Müfettiş verdiği örneklerle öğrenciyi konuşturup yanıt almak istedi, ancak yine olmayınca sorduğu soruyu öğreterek kendisi yanıtlamaya çalıştı:

—Peki, kızım, dedi, şimdi benim dediklerimi tekrarla: Ben, sen, o.

—Benji, senji, oji, şeklinde tekrarladı Güneş.

—Düz okuyalım, dedi müfettiş; ben, sen, o.

—Eji, senji, oji, dedi Güneş.

(…) [Müfettiş] öğretmenimize dönüp şöyle dedi:

—Bunlara doğrusunu öğretelim.

—Türkçeyi yeni öğreniyorlar, dedi öğretmenimiz. Anadil dışında eğitim zor oluyor.

—Bundan böyle Kürtçe konuşmayı yasak edeceksin!, dedi müfettiş. Değil mi çocuklar, Kürtçe konuşmak yasak! Her sınıftan ve mezradan birer ikişer öğrenci seçeceksin, seçtiğin bu öğrencilere Türkçe konuş Kürtçe konuşma başkanı diyeceksin!…

(…)

Liseyi bitirinceye kadar Kürtçe konuşmaya ve onunla eğitim yapmaya neden müsaade edilmediğini pek bilmezdik. Yasak edilme nedenini şu şekilde açıklayabiliyorduk; “toplumda yasak olan şeyler kötüdür, örneğin yalan söylemek, hırsızlık yapmak, adam öldürmek… ve bu nedenle de yasaktır. Demek ki, Kürtçe de bunlar gibi kötü ki yasak edilerek konuşulmasına dahi müsaade edilmiyor. Kürtçe kötü ise o halde onu kullananlar da kötüdür.” Bu düşünce kişiliğimizin gelişmesinde olumsuzluklara, kendimize acıyıp zavallı duruma düşmemize ve kompleksli olmamıza yol açıyordu.

(…)”

“Bendeji” Öğrencilik Anılarım, Akif Arda, Düşünceler Dükkanı, Ağustos 2002, İstanbul. Sf. 6-15.

Herkesin Anadili Herkese!

Dünya Anadili Gününüz Kutlu olsun! 

anadil3

Tütün İşçisi Kadınlar, İstanbul, 1940, Margaret Bourke-White

“(…)

Bir gün, belki iş bulmama yardımcı olur umuduyla bir vergi dairesinde müdür olan uzak bir akrabaya uğramıştım. Bir konuğu vardı. Bizim uzak akraba konuğuna benden söz etti, üniversitede okuyabilmek için iş aradığımı söyledi. Konuk, Giresunluydu, bizim aileyi tanıyordu; benimle ilgilendi. Kemeraltı’nda bir menteşe atölyesi varmış, işçilerin başında bulunacak bir kontrolör arıyormuş: “Dersten çıkınca, öğleden sonra gelirsin. Hem derslerine çalışır, hem işçilere göz kulak olursun,” dedi. Gerçekte bana yardım etmek istediğini sezdim, “kontrolör gereksinimi” bahane gibi geldi bana. Ertesi gün işe başladım.

Lütfi abi, Hızır gibi yetişmişti. Çünkü yalnızca simit yemekten 7-8 kilo zayıflamıştım. Ayrıca, üniversitelerde dersler başladığı için Haydarpaşa Lisesi’nden [yurdundan] yol görünmüştü. Lütfi abi, bana, Saraçhanebaşı’nda, Horhor’da, bir tanıdığının evinde bir oda buldu. Küçük ahşap bir evdi. Sabah kahvaltısını orada ediyor, akşam yemeğini orada yiyordum. Kemeraltı’nda, atölyenin hemen karşısında küçük bir lokanta vardı; öğle yemeklerini orada yiyordum. Bütün bunların parasını Lütfi abi ödüyordu. Bana da arada sırada harçlık veriyordu. Dünyam değişmişti.

(…)

Lütfi abi, bir gün “Bu akşam bize yemeğe gel,” dedi. “Annem de, abim de seni tanımak istiyor.” Taksim’de Talimhane’de, şimdi yerinde yeller esen Talimhanepalas’ta oturuyorlardı. Utana sıkıla gittim. Annemden, babamdan, Giresun’dan söz ettik. Lütfi abinin annesi “Naci niye her akşam gelmiyor,” dedi. Ondan sonra her akşam gitmeye başladım. Beni aileden sayıyorlardı.

Evde iki genç hizmetçi vardı; çocukken almışlar büyütmüşler. Biri, doğulu olanı, “taş gibi” derler ya, öyle bir kızdı. Ben yaştaydı. Yüzünden, vücudundan dişilik fışkırıyordu. Bana bakışı, pek hayra alamet değildi.

Bir akşam gittiğimde evde yalnızca o vardı. Lütfi abiler, öteki hizmetçiyi de alarak, bir yere gitmişlerdi.

Yemeğimi hazırladı. Ben yerken o da beni seyrediyordu. Bir ara gülümseyerek, “Here vare mınne,” dedi. Bu sözün anlamını bilmemin olanaksızlığından emindi. Birdenbire yüzümün kıpkırmızı olmasından bile tedirgin olmamıştı. Oysa biliyordum o cümlenin anlamını! Anılardan birinde Şarapçı Mustafa dayımın çocukluğumda beni küfre alıştırdığını yazmıştım; küfrün özgünlüğüne göre harçlık verirdi bana. Erzurum Lisesi’nde okurken Kürt arkadaşlardan bana Kürtçe küfür öğretmelerini istemiştim; içlerinden biri, “Here vare mınne,” demeyi öğretmiş, “Küfrün kralı budur!” demişti. Ne var ki kime bu küfrü etsem kahkahayı basıyordu; sonunda Kürtçe bilenlerden biri kulağıma fısıldadı: “Here vare mınne,” demek, “Gel beni d.z!” demekmiş. Ve o gencecik, o her yerinden dişilik akan azgın genç kız, geçmiş karşıma bana bunu söylüyordu!..

O gece direnebilmek için neler çektiğimi ben bilirim… Ama çocukluğumda öğrendiğim bir söz vardı: “İnsan, ekmek yediği sofraya nankörlük etmez – ya da hançer sokmaz!” O söz durdurdu beni o gece.

(…)”

Anılar Kitabı, Fethi Naci, Sel Yayıncılık, Ekim 2009, İstanbul. Sf. 47-49. [Köşeli parantezi ben ekledim.Boldların vebali bana.

Dersimli Kadınlar ve Çocuklar, askerlerin Nezaretinde, 1938

Önce bu metni ilk okuduğumda aklıma hemen “Dersim mi?” sorusunun geldiğini yazayım. Kitaptaki verilere göre, Fethi Naci’nin aktardığı hikâye 1945 yılının son aylarıyla (21 Ekim 1945 Nüfus sayımından sonra) 1946’nın ilk ayları (Mart 1946’dan önce) arasında geçiyor. Fethi Naci 1927 doğumlu, yani o zamanlar 18-19 yaşlarında.

“Kürtçe konuşan Doğulu” hizmetçi kızın da aynı yaşlarda olduğunu varsayarsak (ki ben daha küçük olduğunu düşünüyorum) 1938 Dersim Katliamı’nda 11-12 yaşlarındaydı ve kim bilir ne badirelerden sonra bu devletle sıkı ilişkileri olan Giresunlu ailenin eline düştü. Somut hiçbir kanıt yok ama aklıma ilk gelen bu oldu.

Şimdi ‘Kürtçe Konuşan Doğulu Kız’ın ayıplı teklifi ve ‘Türkçe konuşan Batılı Münevver’in akıl almaz (fantezi dünyası ve) sadakati mevzusuna geçebiliriz.

Öncelikle, ‘Here vare mınne’nin ne demek olduğundan bağımsızdır söyleyeceklerim. Kürtçede bu cümleye benzer binlerce cümle olabilir ve siz yalnızca bu cümleyi biliyorsanız, bütün bu benzer cümleleri böyle anlayabilirsiniz. Hele size bu cümleyi kuran kızı beğeniyorsanız ve onu “bakışları hayra alamet olmayan; yüzünden, vücudundan, her yerinden dişilik akan azgın kız” olarak tanımlıyorsanız…

Diğer yandan, hepimiz bu ülkede büyüdük. Biliriz, bu ülkenin kızları böyledir. Yalnızca Kürt kızları mı? Hayır. Kürt olsun, Türk olsun, Çerkez, Boşnak, Arap olsun, bütün kızların, birisinden hoşlandıkları zaman hemen böyle dediklerini biliriz: “Gel beni d.z” derler hemen. Romantizmden nasiplerini almamışlardır, direk hedefe odaklanırlar. Hemen bir küfürlü konuşmalar, açık saçık sözler, yüz kızartıcı teklifler… Hele yoksullarsa, çocukken ailelerinden koparıldılarsa, anadillerinden başka bir dile mahkûmlarsa…

Aile terbiyesi alamadıklarından zahir… Neyse ki “Türkçe konuşan batılı münevver”lerimiz aile terbiyesi almışlardır da, “yüksek sadakat” duyguları “ayıp bir şey” olmasına izin vermez. Ki bana göre bu hikâyede olabilecek en iyi şey o “yüksek sadakat” duygusunun engellediği “ayıp şey”dir.

Ama işin en ayıp tarafı; bu fantezi-anı bir gazetede yayınlanıyor. Sonra bir kitaba alınıyor. Sonra toplu anılar kitabına alınıyor. On yıllardır dolaşımda. Ve hiç kimse de ‘Ya hocam bu hikâyede ayıp bir şey var ama bu ayıbın sizin anlamını bildiğinizi iddia ettiğiniz Kürtçe cümleyle hiçbir ilgisi yok,’ demiyor.

Ayıp olan bu.

Tepebaşı, 1940, Margaret Bourke-White

“(…)

ölüm açlıklarının ortasındayım onların lânetlenmiş sûreti olarak

uzun açlıkların ortasındayım, kaç gün oldu sanrılar geçiyor gözlerimden
hep aynı çınıltıyla açılıyor mazgal, açlığımı soruyorlar apoletlerinin içinden
ekmek kokusu sarmış koridoru ekmeğin mayası tuz kabuğu kül
sürükleyerek taşıyor çuvalı gardiyan, hışırtısı midemi deliyor
şimdi gül reçeli mi olur balı damlayan şeftali mi köpüğe kesmiş ayran mı yoksa
bütün anneler iyi aşçıdırlar damağımı yokluyor annelerin gül desenli sofrası
genzimde kekre bir tad, her yutkunuşta zifirî bir kezzap damlıyor karın boşluğuma
uzun açlıkların ortasındayım, nöbetçi kulesinin gölgesi düşüyor duvarlara

uzun açlıkların ortasındayım, kaç gün oldu sanrılar geçiyor gözlerimden
şimdi yağmur esecek diyorum şimdi eylül sağanakları kondu avlularında
güçlükle doğruluyorum ranzadan, ağır ağır yürüyorum pencereye uzanan yolu
gecede karınca yolları var diyorum gökyüzü yıldız gözeleriyle dolu
dirseğimi dayamışım pervazın kıyısına, demire sürtünüyor çenem
şakağımda takılıyor alnımdan süzülen damla, anlıyorum sakalım uzamış
gecede yıldız düğünü var diyorum ve ay öksüz bir şarkıcıdır şapka açar yıldızlara
birdenbire parolaların değişme vakti, birdenbire yitiyor ışık
gün ışısa diyorum, parmak uçlarımla dokunuyorum karanlığa
uzun açlıkların ortasındayım, nöbetçi kulesinin gölgesi düşüyor duvarlara

(…)”

Emirhan Oğuz, Ateş Hırsızları Söylencesi, Kırmızı Yayınları, Ekim 2009, İstanbul. Sf. 63-64. Boldlar bana ait.

**

Şair Emirhan Oğuz, Ateş Hırsızları Söylencesi isimli kitabını büyük oranda Temmuz 1979’dan Aralık 1986’ya kadar kaldığı Sağmalcılar Cezaevi’nde yazdı. Dolayısıyla 1984 Nisan-Haziran döneminde Sağmalcılar ve Metris’te tek tip elbise uygulamasına karşı hayat geçirilen ve dört cana (Abdullah Meral, Mehmet Fatih Öktülümüş, Haydar Başbağ, Hasan Telci) mal olan ölüm oruçlarını içeriden ve canlı tanığıydı.

İlk baskısı 1988 yılında yapılan kitap 2009 yılında yeni baskısı yapılıncaya kadar sol çevreler ve şiir severler arasında bir efsaneye dönüşmüştü. Fotokopisi bile güçlükle bulunuyor, bir hazine gibi elden ele dolaşıyordu.

Emirhan Oğuz, kitaba da adını veren uzun şiiri Ateş Hırsızları Söylencesi’nde Türkiye Devrim Tarihini, o tarihi oluşturan belli başlı olayları hikaye ederek anlatır ve bu arada içeriden canlı tanığı olduğu 1984 Ölüm Oruçlarından da bahseder.

Kürt siyasi tutuklu ve hükümlülerin Abdullah Öcalan’a uygulanan tecridin kaldırılarak siyasi çözüm için müzakerelere başlanması ve temel değerleri olan Kürtçe üzerindeki baskılara son verilerek anadilde eğitim ve savunma haklarının teslim edilmesi için başlattığı (bugün 45. gününe giren) açlık grevlerini içeriden görmemize yardımcı olabileceğini de düşünerek ilgili bölümden kısa bir alıntı yaptım.

Musa Anter: Dil Sorunu

Ekim 15, 2012

“(…)

Yıllar yılları takip etti, devir değişti, halk değişti: “Dinya bû hikûmet, Kurmanci rabû.” (Dünya hükümet oldu, Kürtlük kalktı.)

Artık cumhuriyet teşkilatlanıyordu. Yeni nahiye, kaza ve vilayetler kuruluyordu. Köylere serbestçe jandarma, tahsildar ve diğer memurlar gelebiliyordu. Üstelik bu sefer de, daha önce giremedikleri yerlere zulüm yapıyorlardı. Köy bizimdi, babam yoktu ve ailede köyü temsil edecek erkek de olmadığından annem köyün muhtarlığını da yapıyordu. Ama ne köyde, ne de bölgede tek kelime Kürtçe bilen adam vardı. Tahsildarlar yerli oldukları için onlarla anlaşmak kolaydı. Fakat jandarma gelince felaket başlardı. Ne istediklerini bir türlü anlayamıyorduk; tavuk mu, yumurta mı, kuzu mu, para mı veya karakolları için odun mu istiyorlardı, bilemiyorduk. Bilmeyince de köylü dayak ve küfür yiyordu. İstedikleri her şeyi vermeye razıydık ve adet böyleydi; hükümet budur zannediyorduk. Ama bu dil meselesi bizi perişan ediyordu. Hele annem mahvoluyordu. Sırf jandarmanın ne istediğini anlamak için beni okula gönderip Türkçe öğrenmemi istiyordu.

(…)

Annem beni, 1927’de Kercews’e, bugünkü adıyla Gercüş’e Şubat ayında okula gönderdi. Okul müdürü İbrahim Hoca (sonra Oğuz soyadını aldı) beni misafir talebe olarak kabul etti. Okullar kapanınca köye geldim. “Ekmek, su, odun, gel-git, adın ne” gibi sözcükleri öğrenmiştim. “Horoz, tavuk, hindi, yumurta” da alfabemizde olduğu için bunları da biliyordum. Dünyalar annemin olmuştu. O yaz köye gelen jandarmalardan hiçbir sıkıntı çekmemiş ve dayak yememiştik. Zaten sıkıntımız vermek değil, ne istediklerini anlamamaktı.

(…)

Bu ara asimilasyon amacıyla Kürdistan’da birçok köy yatılı mektepleri açıldı. Bunlardan bir tanesi de Mardin Köy Yatılı Mektebi idi. Bu okula fakir fukara çocukları değil de, Mardin vilayeti çevresinden ağa ve zengin aile çocuklarını alıyorlardı.

(…)

Hükümet bu asimilasyon düşüncesiyle zannediyordu ki, eğer aşiret reisi asimile olursa tüm aşiret kendiliğinden asimile edilmiş olur. Fakat memnuniyetle söyleyebilirim ki, onların düşündüğü olmadı. Gerek ben ve gerekse tek tük sağ kalan ve vefat eden arkadaşlarım arasında tek bir cahş çıkmadı. Doğal olarak Türkçe dahi bilmeyen biz köylü çocukları hükümetin bu politikasını anlayamazdık. Hatta büyüklerimiz dahi bunun farkında değillerdi. Nitekim planlayıcılar da planlarının muvaffak olmadığını görünce, 1935 senesinde Kürdistan’daki tüm bu yatılı mekteplerini kapattılar. Oysa açıkçası, bu okulları Hamidiye Mektepleri’nin devamı olarak düşünmüşlerdi.

Okulumuz Ermeni katliamında bir kısmı öldürülmüş, gerisi de Halep’e kaçmış Mardin’in meşhur zenginlerinden Ermeni Kendir’in hazineye malolmuş eviydi. Çok güzel bir evdi. Mardin’in meşhur krema rengindeki, oymalı, nakışlı, kesme taşlarından yapılmıştı. Öyle ki, Topkapı Sarayı’ndaki Mecidiye veya Bağdat Köşkü onun yanında adeta fakirhane kalırdı.

(…)”

Hatıralarım (1-2), Musa Anter, Avesta Yayınları, İstanbul, 2000, sf. 31-34. Kitabın birinci cildinin girişindeki “Dil Sorunu” başlıklı bölümden alıntılanmıştır. Boldlar bana ait.



Çocuk bayramlarının bu kadar hazin olabileceğini asla düşünemezdim…

Kuzey Amerikalı yazar ve çizer Edward Gorey‘in The gashlycrumb tinies serisine dahil kötücül alfabeyi görünce aklıma hemen Türkiye’de hem başka bir dilde, hem savaşta, hem sürgünde, hem yoksullukta, hem gurbette yaşamaya zorlanan Kürt çocukları geldi ve bu alfabeyi Kürt çocukları için uyarlamanın uygun düşebileceğini düşündüm. Aşağıdaki video bir çeviri değildir, metnin orjinalini görmek isteyenler şuradan izleyebilirler.

Aşağıdaki videoda alfabe İngilizce, dil Türkçe, isimler Kürtçe. Türkçe bilen Kürt çocukları için yazıldı.

Biliyorum, aşağıdaki hikayelerde (ve gerçek hayatta) patır patır ölen Kürt çocukları Kürtçe nedir, Türkçe nedir, alfabe nedir bilmezlerdi. Ama Türkçe ya da Kürtçe okuma yazma öğrenme şansı olan çocuklar onların hikayelerini bilebilirler. Hatta bilmeliler, asla unutmamalılar ve her yerde anlatmalılar.

Çünkü çok iyi biliyoruz ki, hepimiz o ölü çocukların arasında boy verdik…

Herkesin Anadili Herkese

Şubat 21, 2012

“(…)

Coetzee’den, şu ana kadar (11 kitabını Katalancaya çevirerek) pek çok kez “alter ego”su olduğum bu yazardan, ileride bahsedeceğim. Şimdi bir iki kelimeyle nasıl çevirmen olduğumdan bahsetmek istiyorum: Yirmi yıldan fazla zamandır yapmakta olduğum, hayatımı bana sunduğu sefillikler ve güzellikler içinde geçirdiğim bu mesleğe nasıl vardığımdan. Biz kırklı ve altmışlı yıllar arasında doğan kuşak için Katalanca bir araç dildi, aramızda konuştuğumuz bir dildi ama bir kültür dili değildi. Franco döneminde okulda Katalanca konuşmak yasaktı ve bütün eğitimimiz, hem ilk hem orta öğretimde, İspanyolcaydı. Buna rağmen, Katalanca çoğumuz için doğal dildi, kimliğimizin en derinlerine nüfuz eden, ona biçim verendi: Eğer şairin sözleriyle söyleyecek olursak; düş gördüğümüz dildi.

(…)”

Katalan çevirmen Dolors Udina‘nın “La traducción literaria como creación” (Bir yaratı olarak edebi çeviri) isimli yazısından aldım yukarıdaki pasajı.

Bir dil elbette  okuyarak, yazarak, çevirerek, tartışarak gelişir. Ama bunların yapılamadığı zamanlarda yalnızca konuşmak da alevi canlı tutar. Konuşmanın da yasaklandığı zamanlarda hane içlerinde, kafa içlerinde yaşar anadil. İnsanoğlunun en gizli düşlerine ev kurar. Ve orada yaşadığını bilmek bile insana dayanma gücü verir. Bunu bilenler bilir. Anadil insanın ruhunu üfüler.

Tam da iktidar partisinin Kürtçenin bir “medeniyet dili” olmadığını söylediği günlerde geldi Dünya Anadili Günü. Bunu söyleyenler, bütün medeniyetlerin anayla evlat arasında ve anadilde tekrar tekrar doğup yeniden kurulduğunu bilmeyenlerdir. Eğer anadilde değilse; medeniyet, medeniyet değildir.

Muktedirler ne derse desin: Hayat anadilde kurulur. Sevda anadilde yaşanır. Ölüm anadilde gelir. Bunu bütün Kürtler bilir.

Herkesin anadili herkese! Hepinizin Dünya Anadili Günü Kutlu olsun!

Bugün Milliyet’te yazan Kadri Gürsel, bundan 17 yıl önce bir Fransız haber ajansının muhabiriyken 31 Mart 1995 gecesi foto muhabir Fatih Sarıbaş’la beraber Nusaybin yakınlarında PKK gerillaları tarafından alıkonulmuş, yaklaşık bir ay boyunca Bagok’la Gabar arasında gerillalarla birlikte yaşamış ve tam 26 gün sonra Şırnak’ın Kumçatı beldesi yakınlarında serbest bırakılmıştı. Yaşadıklarını kaleme aldığı kitaptan Türkçe – Kürtçe meselesinin 17 yıl evvelki haline dair kısa bir bölüm okuyacaksınız. Boldlar bana ait.

“(…)

Türkçe’yi iyi konuşmak meziyet oluyor; ancak aralarında hep Kürtçe konuşuyorlar. Ana dillerini konuşmayı tercih ediyorlar. Bu bence siyasi bir tercih. Yoksa, Türkçe bilmediklerinden değil.

Sadece bir defa, Cehennem Deresi’nde, Turizm ve Otelcilik’ten terk Hüseyin bir arkadaşına Türkçe seslenmişti; “Şutiğini niye bağlamıyorsun?” diye… Belki birkaç kelime daha, hepsi o kadar.

Türkçe’yi iyi konuşmak bir meziyet, ama konuşmamak da öyle!

Güneydoğu’nun kentlerinde kimse bana “Kürtçe bilmiyor musun?” diye sormadı. Bir Türk’ten Kürtçe öğrenmesini bekleyen yoktu ki… Alışılmış durum, ana dili Kürtçe olan insanların Türkler’le iletişim kurabilmek için Türkçe öğrenmeleriydi, tersi değil… Ama Gabar’daki grupla daha ilk karşılaşmamızda kadınlardan birkaçı bizi getiren Munzur’a Kürtçe sordular, “Bunlar Kürtçe biliyor mu?” diye…

Bagok’ta da benzer bir soruyla karşılaşmıştık, şaka yollu olsa da… “Kürtçe bilmiyoruz,” dediğimizde, “Aa! Niye bilmiyorsunuz? Öğrensenize!” demişlerdi.

Bir Türk’ün Kürtçe öğrenmesi, Diyarbakır’da akla dahi getirilmezken, dağdakiler pekâlâ bunu düşünebiliyorlar.

Türkçe’yi küçümseyenlere de rastladım.

Hacı, dağda karşılaştığım Suriyeli Kürtler’den biriydi. Otuzlarında, sağlam yapılı, şen bir adam. Gabar’da takım komutanı. Karker’in yanından pek ayrılmadığı için daha ilk günden konuşma imkânımız oldu. Hacı, Türkçe öğrenmeye merak salmış ama olmamış… Dağdaki o kadar işin arasına bir de Türkçe’yi sıkıştıramamış… Gelgelelim, derdini yarım yamalak anlatacak kadar kapmış Türkçe’yi…

Ona göre Türkçe, Arapça, Farsça ve Kürtçe’nin karışımından oluşan bir dilmiş. Biraz öğrenince bu sonuca varmış…

Diğer taraftan iş yazıya geldi mi, bunu Türkçe yapıyorlar. Örgüt içi yazışmalar Türkçe… Türkiye Kürtleri’nin Kürtçe yazmayı öğrenmemiş olmasından doğan bir zorunluluk…

(…)”

Dağdakiler, Bagok’tan Gabar’a 26 Gün, Kadri Gürsel, Metis Yayınları, Siyahbeyaz dizisi, İkinci Basım, Temmmuz 1996, İstanbul. Sf. 94-95.




“Sizlere Javier Corcuera’nın Dünyanın Arka Tarafı (La espalda del mundo) isimli filminin ikinci bölümü Söz’ü sunuyoruz. Söz, Leyla Zana’ya bir saygı duruşudur. Türkiye Parlamentosu’na giren ilk Kürt kadın vekil olan Leyla Zana1994’ten bu yana cezaevinde, kendisine verilen 15 yıllık cezayı dolduruyor. Cezanın sebebi: Parlamento’da yemin ederken başında Kürdistan bayrağı renklerinde bir saç bandı olması ve yasaklı Kürt dilinde kendi halkıyla Türk halkının kardeşliğine dair bir cümle etmesi. Onun yokluğunda hikayeyi yakınları, özellikle de eşi Mehdi Zana anlatıyor. Türkiye Kürdistanı’nın en önemli şehri Diyarbakır’ın ilk Kürt Belediye Başkanı olan Mehdi Zana 16 yıl cezaevinde yattıktan sonra şimdi İsveç’te sürgünde yaşıyor. Hakkında halen toplamda 25 yıldan fazla mahkumiyet kararı var.”

2000 yılında film tamamlanıp gösterime girdiğinde bu cümlelerle sunulmuştu. Aradan 11 yıl geçti, çok şey değişti. Bir tek Leyla Zana’nın Milletvekilliği değişmedi. Zana yine seçildi, yine Meclis’te. Ama o yalnızca sandıkların değil gönüllerin de vekili. Filmin finalindeki Kürt kadınlarının söylediği gibi: Bin yıl, bin yıl geçse bile o bizim vekilimizdir.

İyi seyirler.

Not: Altyazı eklerken ses çok azaldı, biliyorum ama bir çare bulamadım.

%d blogcu bunu beğendi: