Papeles inesperados

Sende en sevdiğim şey

Julio Cortázar (1914-984)

Sende en sevdiğim şey seksin.
Seksinde en sevdiğim şey ağzın.
Ağzında en sevdiğim şey dilin.
Dilinde en sevdiğim şey sözün.

***

Papeles inesperados, Julio Cortázar, (Edición de Aurora Bernárdez y Carles Álvarez Garriga) Alfaguara, Buenos Aires, 2009. Sf.405.

Adından da (Beklenmedik Kağıtlar) anlaşılacağı üzere kitap Cortazar’ın sonradan ortaya çıkan karalamalarından ve taslaklarından oluşuyor. Metin Fransızca yazılmış, Fransızcadan Cortazar’ın ilk eşi Aurora Bernárdez çevirmiş. Ben de İspanyolcasından çevirdim. Benim “seks” diye çevirdiğim ya da bıraktığım şeyin asıl anlamı “cinsiyet”. Metne “cinsin” ya da “cinsiyetin”den daha çok oturduğu için öyle bıraktım. Olası farklı yorumlamalar için bilmekte fayda var. Bir de, metin aslında dörtlük değil. Bunu da bilmekte fayda var.

Cortazar

Eduardo Galeano

Eduardo Galeano aramızdan ayrıldığında ben Sardes Antik Kenti’nde, Artemis Tapınağı’ndaydım. Montevideo’da sabahtı, Artemis Tapınağı’nda öğleydi. Haberi ise Birgi’de aldım. Ulu Cami’nin duvarına oturmuş kasabayı seyrediyordum. İkindi ezanı okunuyordu. Hastalığını, ağırlaştığını biliyordum, haberi bekliyordum ama yine de bilmediğim bir şeyin beni bilmediğim bir yerimden yaraladığını hissettim.

Bir iş için çıkmıştım o yolculuğa. Yoluma devam ettim. Neredeyse bir hafta yürüdüm durdum. Derelerde, tepelerde, sokaklarda, alanlarda, köylerde, kasabalarda, su kenarlarında, ormanlarda, zeytinliklerde, gölgede ve güneşte saatlerce yürüdüm. Ama onu size anlatabileceğim hiçbir kelimeyle karşılaşmadım, belki de bilerek kaçtılar, karşılaşmak istemediler benimle…

“Acı susarak söylenir” derdi Eduardo Galeano. Aynı cümleyi yeniden, bir kez daha, daha iyi söyledi giderken.

***

***

Yukarıdaki video Eduardo’nun evine taziyeye gitmek isteyenler için. İspanya’dan iki büyük ozanın, Joan Manuel Serrat ve Joaquín Sabina’nın hikayesinin anlatıldığı “El símbolo y el cuate” filminden bir parça. 2013 yapımı belgeselde ikili Galeano’nun Montevideo’daki evine konuk oluyorlar. Galeano iki küçük öykü anlatıyor konuklarına.

Birisi Barselona’daki sürgün günlerinden, ziyarete gittiği evin küçük kızıyla olan sohbeti. Küçük kız Galeano’ya ne iş yaptığını soruyor. Yazıyorum, diyor. Ne yazıyorsun?, diye soruyor küçük kız. Kitap yazıyorum, diyor. Ben kitapları sevmiyorum, diyor ufaklık, şarkıları seviyorum ben, kitaplarda sessizce duruyor kelimeler ama şarkılarda hep uçuşuyorlar.

İkincisi duvardaki tablonun hikayesi. Galeano; tabloyu kendisine Venezuela’dan ressam dostu Vargas’ın hediye ettiğini söyler ancak ülkedeki ve kıtadaki en büyük petrol yatağının bulunduğu Cabimas’ta doğup büyüyüp ölen ressam Vargas’ın çizdiği rengarenk, hayat dolu tabloyla Cabimas’ın hiç alakası yoktur. “Tek bir yeşil ot bile göremezsin orada” der Galeano. Buna rağmen ona “Sen gördüğüm en gerçekçi ressamlardansın Vargas” dediğini anlatıyor Galeano konuklarına “Sen içinde yaşadığın gerçekliği değil ihtiyacın olan gerçekliği resmediyorsun. Bu da çok değerli bir gerçekçiliktir.”

EDUARDO GALEANO - MARIO BENEDETTI

İki Kısa Öykü

Şubat 2, 2015

Para, Frantisek Kupka, 1899

Peri Hikayesi
Alejandro Jodorowsky (Şili, 1929)

Başında bir tacı olan bir kurbağa bir adamın önünü keser ve “Öpün beni lütfen” der. Adam düşünür: “Belli ki bu hayvana büyü yapılmış. Bir krallığın varisi olan güzel bir prensese dönüşebilir. Evleniriz ve zengin olurum.” Kurbağayı öper. Ve öper öpmez kendisini yapış yapış bir kurbağaya dönüşmüş bulur. Öptüğü kurbağa mutlulukla haykırıyordur: “Aşkım, çoktandır büyü yapılmıştı sana, ama sonunda seni kurtarmayı başardım!”

***

Korku
Nicasio Urbina (Nikaragua, 1958)

Kimse senden korkmamanı isteyemez. Korku ve yalnızlık tümüyle sana aittirler. Ne kıvıl kıvıl kalabalıklar ne de gündelik keşmekeşler çare olur bunlara; yalnızca hüznünü arttırmaya yarar onlar. Neşeli anlarının keyfini çıkar, müziğe boş verme, dağıt saçlarını, aç kollarını, bırak şiir bedeninin en ücra yerlerine kadar sızsın ve yaşasın oralarda ama kuşların seni aldatmasına izin verme yine de. Harpialar, en ufak detayı bile kaçırmadan takip edecektir adımlarını, hasret ve hüzün her zaman tetikte bekleyeceklerdir, bir boş anında gelip yeniden bulacaktır seni korku. Kimse senden korkmamanı isteyemez. Bırak korku yavaş yavaş işlesin içine, sana bir şey demek istiyor mutlaka.

Mask Still Life III Emil Nolde, 1911

la oveja negra

Kara Koyun

Uzak bir ülkede yıllar önce bir kara koyun yaşarmış. Kurşuna dizilmiş.

Bir yüzyıl sonra pişmanlık duyan sürü onun at üstünde bir heykelini dikmiş. Parka da pek yakışmış.

Bunun üzerine, sonraki yıllarda da, ne zaman bir kara koyun ortaya çıksa hemen idam mangalarının önüne atılmış; gelecek nesillerin kendi halinde sıradan koyunları da heykel sanatıyla uğraşabilsinler diye.

Augusto Monterroso

oveja-negra

GGM

 

Büyükbabanın (ya da Bir Cinayetin) Fotoğrafı

Ailenin versiyonuna göre, silahlı olay bir düelloydu, ölen adam layığını bulmuştu ve katil cinayetin “asıl mağduruydu”. ― (sf.20) Büyükbaba Nicolas Marquez’in (GGM’nin annesinin babası ya da Yüzyıllık Yalnızlık’ın Albay Aurelio Buendia’sının ilham kaynağı) işlediği söylenen cinayete dair. Tarihsiz.

Aracataca’dan Çocukluk Fotoğrafı

Hiç unutamayacağı bir günde, küçük Gabito çatıya çıkmışken, teyzelerinden birini orada duş alırken çıplak gördü. Kadının çığlık atıp kendini saklamaya çalışması beklenirdi ama teyzesi sadece ona el salladı. ― (sf.37) Doğum yeri (Macondo’nun ilham kaynağı) Aracataca’dan bir sahne. 1930’lu yıllar.

Annesinin Çektiği Kare

Gabito hep ihtiyardı. Çocukken o kadar çok şey biliyordu ki sanki küçük ama ihtiyar bir adam gibiydi. Ona öyle derdik zaten. Küçük ihtiyar.  (sf.52) Annesi oğlunu anlatıyor. 1930’lu yıllar.

Aracataca, Genel Görünüm

Antonio [Daconte] dönüşümlü olarak iki kız kardeşle yaşıyordu, bunlardan biri ona sadece oğlan diğeri de sadece kız doğuruyordu. ― (sf.55) Aracataca’dan bir orijinal kişilik, 1930’lu yıllar.

Bir İntiharın Fotoğrafı

“Kimsenin suçu yok. Kendimi öldürüyorum çünkü işe yaramazın tekiyim.”  ― (sf.56) Aracataca’dan bir intihar notu 1930’lu yıllar.

İlk Gençlik Acılarının Fotoğrafı

García Márquez içmeye devam etti, sonunda Paseo de los Martires’te bir bankın üzerinde sızdı. Ertesi sabah tropik bir sağanak yağışın sonuna doğru uyandı, donuna kadar sırılsıklam olmuş, soğuk ciğerlerine işlemişti. ― (sf.133) Cartagena, Mart 1949.

Genç Yazar Heyecanının Fotoğrafı

“Yirmi iki- yirmi üç yaşında bir oğlan, ömründe bir daha başka hiçbir şey yazmayacağını sanıyor, bu onun tek şansı, bu yüzden de her şeyi buraya doldurmaya çalışıyor, hatırladığı ne varsa, okuduğu bütün yazarlardan teknik olarak ve edebiyat zanaatı bakımından öğrendiği ne varsa.”  ― (sf.157) İlk romanı Yaprak Fırtınası’nı yazan genç adamın fotoğrafını çekiyor. 1977’de çekilmiş.

Başarısız Bir İlk’in Fotoğrafı

Mektup, yazarın şiire biraz yeteneği olduğunu söylüyor ama bir romancı olarak hiçbir geleceği olmadığını bildiriyor, hiç de nazik olmayan bir dille kendine başka bir meslek edinmesini tavsiye ediyordu.  (sf.166) Arjantin, Buenos Aires’teki Losada Yayınevi’nden Yaprak Fırtınası için gelen yanıt, Baranquilla, 1951.

Ekmeğini Kazanırken, Kolombiya Dağları

Gabriel García Márquez şimdi seyyar pazarlamacı olmuş, kuzeydoğu Kolombiya köylerini ve küçük kasabalarını dolaşıp ansiklopediler, tıp ve bilim rehber kitapları satıyordu. ― (sf.167) Baranquilla Kırsalı, 1952.

İtalyanca Fotoğraflar

İtalyan yoksulları her zaman kaybediyor fakat neşeli ve farklı bir biçimde kaybediyorlardı. İtalyanların yaşamaktan başka amaçları yoktu, çünkü onlar yalnız bir kere yaşandığını çoktan keşfetmişler bu da onların zulme katlanamamalarını sağlamıştı. ― (sf.203) İtalyanlar üzerine gözlemler, Venedik Film Festivali, Eylül 1955.

Yeni Evli Çiftin Fotoğrafı

Durmadan konuşup sigara içiyorlardı. Çok sigara içiyorlardı: salonda, mutfakta, masada hatta yatakta, ikisinin de kendi kül tablaları ve üçer paket sigaraları vardı. Gabito da zayıftı, Mercedes de. ― (sf.256) En Küçük kardeşi Yiyo yeni evlileri anlatıyor, Cartagena, Mart 1958.

Aile Albümü’nden: 1959 Yılbaşısı

[GGM ve Mercedes] Gecenin üçünde evlerine döndüklerinde binanın asansörleri çalışmıyordu. İkisi de bol bol içtiğinden, altıncı kata çıkana kadar her katta oturup dinleniyorlardı. ― (sf.263) Caracas, 1959’un ilk saatleri.

Aile Albümünden: Rodrigo’nun Vaftiz Töreni

Çocuk vaftiz edilirken [Rahip] Torres, “Kutsal Ruh’un çocuğun üzerine indiğine her kim inanıyorsa şimdi diz çöksün,” dedi. Törende bulunan dört kişinin hepsi de ayakta kaldılar. ― (sf.271) İlk çocukları Rodrigo’nun vaftiz töreninden, Bogota, Ağustos, 1959.

Biten Kitabın Fotoğrafı

Bir kitap yazmayı bitirdiğim zaman ona ilgim kalmıyor. Hemingway’in dediği gibi ‘Bitmiş her kitap ölü bir aslan gibidir’ Mesele fili nasıl avlayacağınızdır. ― (sf.340) Yüzyıllık Yalnızlık üzerine röportajdan, Meksiko, Haziran 1967.

Popülerliğin Fotoğrafı

Bir gün bir sokak köşesinde bir kafede kahvaltı ederken, alışveriş torbasına domateslerle marulların arasına onun romanını atmış bir kadın gördü. Kelimenin hem “sevilen, tutulan” hem de “halktan olma” anlamlarının ikisini de karşılayacak şekilde “popüler” olan kitabı, “roman gibi değil, hayat gibi” karşılanmıştı. ― (sf.343) Buenos Aires, Eylül 1967

Vesikalık: Devrimci Yazarlık

“Bir yazarın devrimci görevi iyi yazmaktır”  ― (sf.346) Yüzyıllık Yalnızlık röportajlarından, Cartagena, Kasım 1967.

Oğula Nasihat’in Hiç Sararmayan Fotoğrafı

Fakat ünün hiçbir önemi olmadığı hep kafamıza kazınırdı, babam bunun ciddi olmadığını söylerdi daima. İnanılmaz meşhur olsanız da yine büyük bir yazar olmayabilirdiniz; hatta şöhret şüpheli bir durum da olabilirdi. ― (sf.365) Oğlu Rodrigo anlatıyor. Zamansız. Mekansız.

Dayanışma Duygusunun Fotoğrafı

Dayanışma hissinin, ki Katoliklerin aziz Komünyonu dedikleri şeyle aynıdır, benim için çok açık bir anlamı var. Eylemlerimizin her birinde, her birimiz bütün insanlıktan sorumluyuz demek. Bir insan bunu fark ettiyse, siyasi bilinci en üst seviyeye çıkmış demektir. Tevazuu bir kenara bırakalım, ben böyleyim. Benim için, hayatımda siyasi olmayan hiçbir eylem yoktur.”  ― (sf.401) Bir röportajdan, 1978.

Şöhretin Fotoğrafı

Şöhret “ışıkların sürekli açık olması gibi bir şey” İnsanlar size duymak istediğiniz düşündükleri şeyleri söylüyor, ödül saygınlık gerektiriyor, kimseye “defol git “ deyip kurtulamıyorsunuz. Her zaman eğlenceli ve zeki olmanız bekleniyor. Bir partide konuşmaya başladınız mı, eski dostlarınızla bile konuşsanız herkes konuşmayı kesip sizi dinliyor. İronik olarak, “etrafınızdaki insanlar arttıkça artarken, siz küçüldüğünüzü, daha da küçüldüğünüzü, daha daha küçüldüğünüzü hissediyorsunuz.”  ― (sf.468) Nobelden sonra, 1982 Sonbaharı.

Yazmak’ın Fotoğrafı

“Oturup kitabı yazmaya başlamadan son cümlesini biliyorum. Yazmaya oturduğum zaman kitap kafamın içinde oluyor, sanki okumuşum gibi, çünkü onu yıllardır düşünmüş oluyorum” ― (sf.480)Yazmak üzerine, Bir röportajdan, Meksiko, 1985 İlkbaharı.

Gazeteciliğin Fotoğrafı

Yeteneğe ve ustalığa önem verilmeli; araştırmacı gazetecilik bir uzmanlık olarak görülmemeli, çünkü bütün gazetecilik araştırmacı olmalı; etik ara sıra gündeme gelen bir konu değil, sinekten ayrılmayan vızıltı gibi gazetecinin peşini bırakmayan bir vasıf olmalı. ― (sf.558), Amerika Basın Birliği (SIP) toplantısındaki konuşmasından, Pasadena, Kaliforniya, Ekim 1996.

 

Alıntılar Gerald Martin’in Gabriel García Márquez, Bir Ömür adlı kitabından. Çeviren: Zeynep Alpar, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Nisan 2012, İstanbul. Alıntılarda ufak tefek değişiklikler yapmış olabilirim. Kontrol etmekte fayda var.

Güle Güle Gabo!

Gabo

pablo ve matilde

SESSİZLİK İSTİYORUM

Şimdi  beni rahat bırakın.
Şimdi bensizliğe alışın.

Gözlerimi kapıyorum.

Ve yalnızca beş şey istiyorum,
beş seçilmiş kök.

Birincisi sonsuz aşk.

İkincisi sonbaharı görmek.
Yapamam uçuşup yere düşen
yapraklar olmadan.

Üçüncüsü koca kış,
aşığı olduğum yağmur ve
o vahşi soğukta ateşten gelen okşayış.

Dördüncü sırada yaz var,
yuvarlak su kabağı kadar.

Ve beşincisi senin gözlerin.
Mathilde’m, bir tanem benim,
senin gözlerin olmadan uyumak istemiyorum,
sen bana bakmıyorken yaşamak istemiyorum:
Baharı değişiyorum,
bana bakmayı sürdüresin diye.

İşte tüm istediğim bu dostlarım.
Neredeyse hiç bir şey ve hemen hemen her şey.

Şimdi isteyenler gidebilir.

(…)”

****

Neruda’nın Estravagario kitiabının ilk şiiri Pido silencio”. Şiir daha devam ediyor aslında. Ben çevirirken en sevdiğim yerde bıraktım. Devamını okumak isteyenler; İspanyolcası için başlığı tıklayabilirler. Türkçesi için şöyle bir link buldum; buradan bir fikir edinebilirler. İyi okumalar.

max bill

Cortazar

“(…)

Bana öyle geliyor ki, iyi bir öykünün çıkacağı konu her zaman sıradışıdır, ama bununla bir konunun olağanüstü, herkesin bilmediği, gizemli, alışılmadık bir şey olması gerektiğini söylemek istemiyorum. Tam tersine, her yönüyle alelade ve önemsiz bir anekdot ele alınabilir.

Bu sıradışılık, konunun bir mıknatısı andıran niteliğinden kaynaklanır; iyi bir konu koca bir bağlantılı ilişkiler silsilesinin çekim merkezidir, tüm bunlar yazarda kıvamlanır ve çok daha sonra okurda da olur aynısı. Sonsuz sayıda mefhum, karşılaşma, duygu ve hatta düşünce yazarın belleğinde ya da duyarlılığında hakikaten de, kelimenin tam anlamıyla, yüzüşürler.

İyi bir konu güneş gibidir, etrafında çoğu zaman farkına varılmayan bir gezegenler sistemi dönen bir yıldız gibidir, ta ki kelimelerin astronomu olan öykücü onların varlıklarını ifşa edinceye kadar. Ya da daha doğrusu, daha alçakgönüllü ve aynı zamanda daha güncel bir teşbihi deneyecek olursak, iyi bir konu atom sistemine benzer bir yapıya sahiptir, etrafında elektronlar dönen bir çekirdektir. Ve bir öykü, en nihayetinde, okur için bir hayat önerisi değil midir, bizi kendi içimizden çıkmaya ve çok daha karmaşık, çok daha güzel bir ilişkiler sistemine girmeye iten bir hamle değil midir?

Pek çok kez sorulmuştur bana, unutulmaz öyküleri unutulmaz yapan şey nedir diye. Onu okuduğumuz anın, başka pek çok insanın okuduğu anla, hatta belki yazarlarının onu yazdığı anla bile aynı an olması olabilir bu şey. İşte şimdi burada bir aradayız, okuduğumuz öykülerin üzerinden yıllar geçti, pek çok şey yaşadık, pek çok şey unuttuk. Ama bu küçük önemsiz öyküler, sonsuz edebiyat denizinin bu kum taneleri, hâlâ burada içimizde yaşamayı sürdürüyorlar.

Gerçekten de herkesin kendi favori öykü listeleri yok mudur? Benim var, bazı isimler verebilirim. Edgar A. Poe’dan William Wilson, Maupassant’tan Yağ Tulumu. Ve küçük gezegenler dönmeyi sürdürüyor: İşte Truman Capote’den Bir Yılbaşı Öyküsü, Jorge Luis Borges’ten Tlön, Uqbar, Orbis Tertius, Juan Carlos Onetti’den Un sueño realizado (Gerçekleşmiş Bir Düş), Tolstoy’dan İvan İlyiç’in Ölümü, Hemingway’den Elli Bin Dolar, Isak Dinesen’den The Dreamers (Düşçüler) ve böyle devam eder gider…

Daha önce de belirtmiştim, bu öyküler illa ki antolojilerde yer almak zorunda değildirler. O halde neden aklımızda kalırlar? Unutamadığınız öyküleri düşünün, göreceksiniz ki hepsi aynı karakteristik özelliğe sahiptirler: Aktardıkları basit anekdottan sonsuzca daha büyük bir gerçekliği birbirine bağlarlar, işte bu yüzden de bizi görünüşteki içeriğinden, metnin kısalığından kuşku duymamıza müsaade etmeyen bir güçle etkilerler.

Belli bir anda bir konu seçen ve ondan bir öykü yaratan bir insan, eğer bu seçimiyle -bazen kendisi de bilincinde olmadan- yarattığı esere küçük olandan büyük olana, kişisel ve yerel olandan insan doğasının en temeline doğru o masalsı açılımı dahil edebiliyorsa büyük öykücüdür. Tüm kalıcı öyküler içlerinde uyuyan devasa bir ağacı saklayan birer tohum gibidirler. O ağaç bizde büyür ve gölgesi belleğimize düşer.

Yine de bu anlamlı konular meselesini biraz daha açmak gerekir. Aynı konu bir yazar için son derece anlamlıyken, hiçbir ehemmiyeti olmaz bir başkası için. Yani, kesin olarak anlamlı ve anlamlı olmayan konular yoktur. Şu vardır ama: Belli bir yazar ve belli bir konu arasında belli bir anda oluşuveren gizemli ve karmaşık bir ittifak vardır. Zaten, ancak bu sayede aynı ittifak daha sonra belli öykülerle belli okurlar arasında da oluşabilecektir.

Bu yüzden, bir konunun anlamlı olduğunu söylerken, Çehov öykülerini ele aldığımızda söylediğimiz gibi, bu anlamlılığın büyük ölçüde konunun kendisinin dışında; bir miktar konunun öncesinde ve bir miktar da sonrasında olanla belirlendiğini görürüz. Öncesinde olan yazardır; taşıdığı insani ve edebi değerlerle, bir anlamı olan bir eser yaratma arzusuyla. Sonrasında olan; konunun işlenişindedir, öykücünün konu karşısındaki duruşunda, sözel ve biçimsel hamlelerinde, öyküyü sabitlediği son dokunuşlarda, konuyu öykü formuna sokuşunda ve son olarak onu kendisini aşacak bir eser olarak ortaya koymasındadır.

(…)”

***

Julio Cortázarın 1962 yılında Küba’da yaptığı “Algunos aspectos del cuento” başlıklı konuşmasının yine Küba’da yayınlanan “Casa de las Américas” dergisinin Temmuz 1970 tarihli Onuncu Yıl Özel sayısında yayınlanan versiyonundan yaptığım bu çeviri İzafi Dergisinin Eylül-Ekim sayısında “Öykünün Farklı Yönleri” başlığıyla yayınlandı. Burada benim seçtiğim küçük bir bölümünü okuduğunuz bu uzun metnin tamamını dergiden okuyabilirsiniz. (Boldlar bana ait.)

Julio Cortázar fumant la pipe dans sa maison de Saignon (Vauclus

Bir Metin Nasıl Doğar
Jorge Luis Borges

Tesadüfî bir keşifle başlar. Ama bu kelimeyi mütevazı anlamıyla kullanıyorum, bir başarı anlamında değil. Yani, bir anda bir şeyin olacağını bilirim ve bu olacağını bildiğim şey, öyküden bahsediyorsak, başlangıç ve final olabilir. Bir şiirde bu olmaz ama. Hayır: Şiir çok daha büyük bir düşüncedir, nadiren bir ilk dize çıkmıştır ancak. Yani, önce bana bir şey verilir, sonra ben karışırım işe ama belki de her şey kaybedilecektir sonunda.

Öyküden bahsettiğimizde, mesela, tamam, ben başlangıcı, çıkış noktasını bilirim, finali bilirim, konuyu bilirim. Ama sonra, elimdeki çok sınırlı araçlarla, başlangıç ve final arasında neler olduğunu keşfetmem gerekir. Sonra başka meseleler de vardır çözülecek: Mesela, olayların birinci ağızdan mı yoksa üçüncü ağızdan mı anlatılması uygun düşer. Sonra, dönemi belirlemek gerekir; şimdi, iş bana gelince “bu benim kişisel çözümümdür” benim için en uygunu XIX. yüzyılın son on yılıdır. Eğer bu bir Buenos Aires öyküsü ise, kıyıdan mahalleler seçerim kendime, mesela Palermo, mesela Barracas ya da Turdera. Kesin tarih olarak da 1899 diyelim mesela, benim doğduğum yıl. Çünkü, kim gerçekten bilebilir ki limanın bu ölü sakinlerinin bir zamanlar nasıl konuştuklarını? Hiç kimse. Yani; ben metnimde rahatça ilerleyebilirim. Ama eğer bir yazar çağdaş bir konu seçerse, o zaman okuru artık bir tür müfettişe dönüşür ve itiraz eder: “Hayır, o mahallede öyle konuşulmaz, o sınıftan insanlar şu yahut bu kalıpları kullanmazlar.”

Yazar tüm bunları öngörür ve kendini (eli kolu) bağlanmış hisseder. Farklı olarak, ben biraz uzak bir dönem, biraz uzak bir yer seçerim, bu bana özgürlük sunar ve böylece hayal edebilirim artık ya da çarpıtabilirim hatta. Kimse farkına varmadan, özellikle kendim bile farkına varmadan yalan söyleyebilirim; çünkü bir masal kaleme alan bir yazarın, “ne kadar fantastik olursa olsun” yazdığı esnada masalın gerçekliğine kendisinin de inanması gerekir.

——-

Metnin orijinali için başlığa tıklayabilirsiniz. İyi okumalar. (Boldlar  bana ait.)

Bolano Kartvizit

KARTVİZİT: ROBERTO BOLAÑO / ŞAİR VE AVARE

Edebi Alemde Bir Gezinti

1. Rüyamda Georges Perec üç yaşındaydı ve bizim eve geliyordu. Onu kucaklıyordum, öpüyordum, ona ‘çok değerli bir çocuk’ olduğunu söylüyordum.

8. Rüyamda New York’ta sahilde parkta yürüyordum ve uzaklardan Manuel Puig’in silüetini görüyordum. Üzerinde gök mavi bir gömlek ve ince kanvas kumaştan, duruma göre, açık mavi ya da koyu mavi bir pantolon vardı.

9. Rüyamda Macedonio Fernández NewYork göklerinde bir bulut olarak beliriyordu: Burnu ve kulakları yoktu bulutun, bir tek gözleri ve ağzı vardı.

10. Rüyamda Afrika’da bir yolda yürüyordum ama yol birdenbire Meksika’daki bir yol oluyordu.İleride kıyıda Efraín Huerta, büyükçe bir kayanın üzerine oturmuş, Distrito Federal’in çulsuz şairleriyle barbut oynuyordu.

11. Rüyamda, Afrika’nın unutulmuş bir mezarlığında artık yüzünü bile hatırlamadığım bir arkadaşımın mezarıyla karşılaşıyordum.

12. Rüyamda bir akşam evimin kapısı çalınıyordu. Dışarıda kar yağıyordu. Benimse ne sobam ne de param vardı. Elektriğimi de kesmeye geldiler diye düşünüyordum. Sonra kapıyı açınca, karşımda kimi göreyim? Kapıda elinde bir şişe şarap, bir paket yiyecek ve Meçhul Üniversite için bir çekle Enrique Lihn duruyordu.

17. Rüyamda ihtiyar ve hasta bir hafiyeydim, uzun zamandır kayıp olan insanların izini sürüyordum. Bazen tesadüfen aynaya baktığımda aynada Roberto Bolaño’yu tanıyordum.

22. Rüyamda bir Afrika köyünde Gabriela Mistral’le karşılaşıyordum. Biraz zayıflamıştı ve toprak zemine oturup kafasını dizlerinin arasına yatırarak uyumayı huy edinmişti. Sivrisinekler bile onu tanıyor gibiydiler.

26. Rüyamda 15 yaşımdaydım ve vedalaşmak için Nicanor Parra’nın evine gidiyordum. İçeride ayaktaydı, kara bir duvara yaslanmıştı. Nereye gidiyorsun Bolaño?, diyordu. Uzağa, Güney Yarıküre’nin uzaklarına, diye yanıtlıyordum.

27. Rüyamda 15 yaşındaydım ve gerçekten de Güney Yarıküre’den gidiyordum. Sırt çantama sahip olduğum tek kitabı (Vallejo’nun Trilce’si) koyar koymaz, çantam yanmaya başlıyordu. Saat akşamın yedisiydi ve ben artık yanıklar içindeki çantamı pencereden fırlatıyordum.

29. Rüyamda bir taşa Vergilius’u çeviriyordum. Ben bir bazalt taş levhanın üzerinde çırılçıplaktım ve güneş, savaş uçağı pilotlarının dediği gibi, tehlikeli bir biçimde saat 5’lerde salınıyordu.

30. Rüyamda Afrika’da bir evin avlusunda can çekişiyordum ve Paulin Joachim isimli bir şair benimle Fransızca konuşuyordu (ben yalnızca “teselli”, “zaman”, “gelecek yıllarda” gibi kısımları anlıyordum), bu arada yanımızdaki bir ağacın dalında idam edilmiş bir maymun salınıp duruyordu.

31. Rüyamda dünyanın sonu geliyordu. Ve bu sonu seyreden tek insanoğlu Franz Kafka’ydı. Gökyüzünde Titanlar ölümüne kavgaya tutuşmuştu ve Kafka, New York’ta Central Park’ın dökme demirden banklarından birine oturmuş dünyanın yanışını seyrediyordu.

34. Rüyamda çok yaşlı bir Latin Amerikalı hafiyeydim. New York’ta yaşıyordum ve Mark Twain yüzü olmayan birinin hayatını kurtarmam için beni tutuyordu. Bu iş hiç de kolay olmayacak, Bay Twain, diyordum ona.

35. Rüyamda Alice Sheldon’a aşıktım. O beni sevmiyordu ama. Bu yüzden üç kıtada kendimi öldürmeye kalkışıyordum. Yıllar geçiyordu. Sonunda artık ben iyice yaşlandığımda, bir gün New York’ta, sahildeki yürüyüş kolunun öbür ucunda görünüyordu ve uzaktan bana (havaalanlarında pilotların inmesi için yapılanlar gibi) işaretler aracılığıyla beni hep sevdiğini söylüyordu.

36. Rüyamda devasa bir bazalt taşı levhanın üzerinde Anais Nin’le 69 yapıyorduk.

41. Rüyamda bir düş görüyordum ve düşler tünelinde Roque Dalton’un düşüyle karşılaşıyordum: Başkalarının boktan şüpheleri yüzünden ölen cesur insanların düşüydü.

42. Rüyamda on sekiz yaşındaydım ve o zamanki, yine on sekiz yaşında olan, en iyi arkadaşım Walt Whitman’la sevişiyordu. Bunu bir koltukta yapıyorlardı, Civitavecchia’da yağmurlu bir gün batımını izleyerek.

44. Rüyamda balta darbeleriyle Marquis de Sade’ı çeviriyordum. Delirmiştim, bir ormanda yaşıyordum.

45. Rüyamda Pascal Civitavecchia’da bir barda gayet sarih bir dille korkudan bahsediyordu: “Mucizeler insanları dönüştürmezler” diyordu “mahkûm ederler”.

47. Rüyamda Baudelaire bir cinayetin işlendiği bir odada bir gölgeyle sevişiyordu. Ama Baudelaire bunu hiç önemsemiyordu. Hep böyle olur, diyordu.

57. Rüyamda Georges Perec üç yaşındaydı ve durmadan ağlıyordu. Onu sakinleştirmeye çalışıyordum. Kucağımda gezdiriyordum; şekerlemeler, boyama kitapları alıyordum. Sonra New York’ta sahildeki parka iniyorduk, o kaydırakta kayarken ben kendi kendime şöyle diyordum: Evet, hiçbir işe yaramıyorum ama en azından sana mukayyet olacağım, kimse sana zarar veremeyecek, kimse seni öldürmeye yeltenemeyecek. Sonra yağmur başlıyordu ve sakin sakin eve dönüyorduk. İyi de, evimiz neredeydi?

****

Roberto Bolaño, bundan 60 yıl önce 28 Nisan 1953’te doğmuştu. 50. yaş gününün üzerinden 3 ay geçmeden 15 Temmuz 2003’te hayatını kaybetti. Şimdi 60. yaş gününün üzerinden bir kaç gün geçmiş durumda ama 2000 yılında yayınlanan Tres isimli şiir kitabına aldığı ve “Un paseo por la literatura” adını verdiği edebi rüyalarından hazırladığım seçkiyi yayınlamak için 10. ölüm yıldönümünü beklemek de saçma geldi. Önce doğumgününü kutlayalım, gerisine sonra bakarız:

İyi ki doğdun Roberto Bolaño: Avare ve Şair…

bolaño

Juan Carlos Onetti

Yeni Başlayan Yazarlar İçin Dekalog Artı Bir Tavsiye Daha

I.

Orijinal olmaya çalışmayın. Özellikle orijinal olmak için uğraşmadıkça, farklı olmak kaçınılmazdır.

II.

Burjuvaziyi şaşırtmaya çalışmayın. Gayrı işe yaramıyor. Yalnız ceplerini tehdit altında görünce korkuyorlar artık.

III.

Okuru da katmayı denemeyin metnin içine, okurun yardımını da istemeyin, beklemeyin de.

IV.

Hiçbir zaman eleştirileri düşünerek yazmayın; dostlarınızı, akrabalarınızı, bir tanecik sevgilinizi ya da eşinizi de. Farazi bir okuru bile düşünmeyin yazarken.

V.

Edebi samimiyetinizi hiçbir şey için feda etmeyin. Ne siyaset için, ne de başarı için. Her zaman şu öteki için yazın, içimizde taşıdığımız ve aldatmanın mümkün olmadığı sessiz ve acımasız öteki için.

VI.

Modalara kulak asmayın, daha gün bir adım bile ilerlemeden değiştiriverirler büyük yazarlarını.

VII.

Sadece artık herkes tarafından kutsanmış kitapları okumakla yetinmeyin. Proust ve Joyce kendilerini ilk gösterdiklerinde aşağılanmışlardı, bugün birer dahiler.

VIII.

Hakkıyla meşhur olmuş şu cümleyi unutmayın: İki iki daha dört eder; ama ya 5 ediyorsa?

IX.

Tuhaf anlatıma sahip metinleri küçük görmeyin, nedeni ne olursa olsun. Eğer gerekiyorsa, aşırın.

X.

Hep yalan söyleyin.

XI.

Hemingway’in yazdıklarını aklınızdan çıkarmayın: “Romanımın artık bitmiş bölümlerinden bile okumalar yaptığım oldu, ki bu bir yazarın alçalabileceği en alt noktadır.”

Uruguaylı yazar Juan Carlos Onetti  Latin Amerika edebiyatının en eğlenceli figürlerindendir. Hakkında son eşi Dolly (Dorotea Muhr) Onetti ve öğrencisi ve dostu Eduardo Galeano menşeli birbirinden eğlenceli pek çok anekdot okumak ya da dinlemek mümkün. Yukarıda yazmaya yeni başlayanlar için her zamanki gibi biraz alaya alarak ama gayet ciddi 11 tavsiyesini okudunuz. (Boldlar bana ait.)

Aşağıda”Hiç Onetti Okumadım” (Jamás leí a Onetti) başlıklı belgeselden görüntüler eşliğinde Uruguaylı müzisyen Fernando Cabrera’nın aynı belgesel için bestelediği bir parçayı dinleyebilirsiniz. Belgesel ismini Onetti’nin zamanında kendisiyle röportaj yapan gazeteciye verdiği bir yanıttan alıyor: “Tekrar söylemeyi deneyeceğim; size yemin ederim, hiç Onetti okumadım.” Belgeselin (İspanyolca) tamamını  izlemek için şurayı tıklayabilirsiniz.

%d blogcu bunu beğendi: