pollock-fathom-five

Jackson Pollock, Full Fathom Five, 1947 (Detay).

Nisan 1978

“Sevgili Beatriz:

Söz, daha uzun yazacağım. Şu anda ne durumda olduğunu bilmiyorum. Senden bana nasıl olduğunu yazmanı istiyorum, neye ihtiyacın olduğunu ya da sana ne göndermemi istediğini; elimden geldiğince yapmaya çalışacağım. Çok çok sevgi ve hatıralarla,
Manuel.”

Mektupta tarih yok ama onu, neredeyse tesadüfen, 1978 Nisan’ında aldığımı biliyorum. Manuel Gestal, Uruguay ve Paraná Caddeleri arasında kalan Tucumán sokağındaki Galerna Kitabevi’nde çalışıyordu. Ordu hemen yanındaki ofisimi boşaltmadan önce, kitabevine her akşamüstü telefonu kullanmak, kitapları karıştırmak ve biraz laflamak için mutlaka uğrardım. Bir gün ofisime gelip her şeyimi alıp götürdüklerinde, doğal olarak yapmayı bıraktım.

Manuel’e yanıt yazdım, ona bir posta kutusu adresi verdim ve bana gazete ve dergi göndermesini istedim. İki yıl boyunca, Meksika’dan İspanya’ya, oradan tekrar Meksika’ya ve sonra yeniden sonunda izini kaybettiğim İspanya’ya gidinceye kadar bana benim dünyaya açılan tek pencerem olan kraft kağıdına sarılmış bir sürü rulo geldi. Manuel İspanya’dan kataloglar gönderiyordu (hayalgücü egzersizleri ve umutsuz arzular için) ve giderek sosyal demokratlara dönüşen eleştirel Marksistlerin dergisi El viejo topo sayılarını; Meksika’dan Nexos ve Vuelta dergilerini. O sefil yılları yaşamayan hiç kimse bu dergilerden herhangi birinin bir sayfasının bizim için ne anlama geldiğini bilemez. Kısa süre sonra İngiltere’den birkaç New Left Review sayısı geldi. Bana neredeyse başka şeye ihtiyacım yokmuş gibi gelmişti. Diktatörlük dönemindeki mutluluk kıvılcımları: hiç o gecenin karanlığında olduğu kadar yoğun olmamıştı. Sanki bugünmüş gibi hatırlıyorum, Buenos Aires’te “reel sosyalizm” ya da Nikaragua üzerine bir tartışma okumanın nasıl da başımı döndürdüğünü.

Benim kitapçı arkadaşım işte böyle girdi, sonsuza dek, iyilik yapan ayrıcalıklılar albümüne. Bazen birisi bir kitap gönderiyordu ya da gidip bir dergi alabileceğim bir adres. Bazen, Caracas’ta sürgünde olan bir başka dost, yüz dolar gönderiyordu. Yemin ediyorum: asla asla unutmayacağım bunu.

Dostluk

O yıllardan kalan yukarıda paylaştığımın da içinde olduğu mektuplarla dolu bir dosyam var. Yazanların neredeyse tamamı sürgüne gidenler. İçlerinden çoğu, o ana kadar, özellikle dostum değillerdi ama sürgün ve diktatörlük bizi benim gözümde, sanırım onlarınkinde de, ömür boyu dosta dönüştürdü. “Ömür boyu”nu hiç abartmadan yazıyorum: o günler bir ömürdü (ya da nerdeyse bir ömür) benim bakış açıma göre; basitçe çünkü onlar yaşıyordu ve ben de yaşıyordum. Cinayetler ve kaybedişler zamanında yalnızca bu yeterliydi. Ben bir dostuma “Çok sıcak, biraz hava almaya çıkıyorum” yazıyordum. O bana “Kış soğukları geldi, iki kedimle beraber mutfaktayım” yazıyordu. Bu cümleler bütün birer ömürdüler.

Bu mektuplarda pek çok şey üzerine tartıştım: filmler, kitaplar, fotoğraflar, Malvinler Savaşı, bana verilen işler, Buenos Aires’te yayınlamaya başladığımız Punto de Vista dergisine gelen katkılar. Dostlarımın Avrupa’da, Meksika’da neler okuduğunu öğrenmek, sanki bir tür mecburi okuma listesi oluşturmak gibiydi ve onları elde etmenin bir yoluna bakmak gibi elbette. İçlerinden biri, Fransa’dan bana uzun bir işe girişeceğini yazıyordu: Walter Benjamin okumaya başlayacaktı. Mektupta “Benjamin” kelimesi bir rock grubunun ismi gibi tınlıyordu.

(…)”

Tiempo Presente, notas sobre el cambio de una cultura, Beatriz Sarlo, Siglo XXI Editores Argentina, Buenos Aires, 2006, pp. 187-189. Boldlar bana ait.

Selahattin Bulut

Selahattin Bulut

Diyarbakır 5 Nolu Askeri Ceza ve Tutukevi

Merhaba,

Geçen Cuma günü öğle sonrasıydı. Üstümüzdeki yağmur yüklü bulutlardan, testiyle boşanırcasına yağmur dökülüyordu havalandırmaya. Ve biz bu yağmurun altında yer yer oluşmuş su birikintileri için, yaş betonun kayganlığına aldırış etmeden yaşamadığımız çocukluğumuzun ve ilk gençliğimizin bütün bir intikamını alırcasına büyük bir coşkuyla top oynuyorduk. O esnada birden havalandırmanın kapısında elinde bir demet mektupla bizim koğuşun gardiyanı beliriverdi. Adımı okuyunca topu bırakıp koşmuşum hemen. Zarfın üstünde ismini gördüğümde yüreğimin o anki halini görmeliydin; sevinç ve heyecan karışımı bir duygulanımla göğüs kafesimi nasıl da vuruyordu. Koğuşa girmeye daha yarım saat kadar zaman vardı. Yağan yağmurun dibinde mektubunu açıp okumanın hiçbir yolunu göremiyordum. Çaresiz katlayıp gömleğimin sol göğüs cebine koydum. Yarım saatlik zaman dilimini doldurmak için tekrar oyuna girdiğimde kaleye girme sırası bana gelmişti. Bir türlü dikkatimi oyuna verip topu takip edemiyor ve gol üstüne gol yiyordum.

Nihayet o geçmek bilmeyen otuz dakika geçmiş, birer ikişer koğuşa giriyorduk. Ter ve yağmurdan adamakıllı ıslanmıştım. Üşütmemek için daha terim kurumadan üstümü değişmem, kurulanmam ve yeni bir şeyler giyinmem gerekiyordu. Ama mektubunu okumadan başka bir iş yapmam mümkün değildi. Bir an önce okumak için yatağıma çekildim hemen.

Cezaevinde yatak her şeyidir mahkûmun. Oturmak, uzanmak, dinlenmek, uyur gibi yapıp hayallere dalmak, yatıp uyumak, düş görmek, bir şeyler okumak, yazmak ve rahat rahat düşünmek için en uygun yerdir. Her bir ranza iki katlı bir ev ve her bir kat kendine ait bir oda gibidir yatak tutuklu için.

Buz gibiydi koğuşun içi. Yastığım soğuk, demir ranzam soğuk ve beton duvarlar soğuktu. Ama mektubunu bıraktığım gömleğimin sol göğüs cebi sıcaktı. Varsın bu yıl kış dilediği kadar yaman geçsin. Güneşle aramıza girsin bulutlar. Yağmurlar soğuk, kar soğuk ve önümdeki açık pencereden üstüme en amansız soğuklar estirsin rüzgâr, sözcüklerinin ve şiirlerinin sıcaklığı yeter bana. Aman mektupların kesilmesin, üşürüm sonra…

28 Eylül 1987

Hapishaneden Mektuplar “Sevgili Kardeşim…” Derleyen: Aytekin Yılmaz, Sezai Sarıoğlu, Kanat Yayınları, Nisan 2006, İstanbul. Sf. 31-32. Boldlar bana ait.

Kitapta mektubun kime yazıldığı belirtilmemiş ama mektubun yazılışından bir kaç ay evvel Diyarbakır Cezaevi’nden Eskişehir Cezaevi’ne nakil olan Hafız Akdemir’e yazılmış olma ihtimali yüksek gibi görünüyor.

Bu yüksek ihtimal fikrine, Selahatttin Bulut’un (aynı kitapta okuduğum) bir başkasına yazdığı mektupta kullandığı dilin yukarıdaki mektupla karşılaştırınca pek düz/yavan kalışından ve Hafız Akdemir’in (yine aynı kitapta okuduğum) Selahattin Bulut’a yazdığı lirizm yüklü mektuplardan yola çıkarak vardığımı belirtmek isterim. Bulut ve Akdemir arasındaki muhabbetin çok özel ve derin olduğu bilinir ama mektuplar da bunu açık ediyor.

Hafız Akdemir Mart 1991’de cezaevinden şartlı tahliye olduktan sonra, önce Yeni Ülke ardından Özgür Gündem gazetesinde çalışmaya başladı. 8 Haziran 1992’de sabah gazeteye giderken katledildi. Katili aranmadı ve bulunmadı.

Diyarbakır Cezaevi

%d blogcu bunu beğendi: