annunciatie

Annunciatie (Detay), Jan Van Eyck, 1434, National Gallery of Art, Washington.

“(…)

Bir kitabı işaretlemek neden okumanın ayrılmaz bir parçasıdır? İlk olarak, sizi uyanık tutar. Bundan kastım, sadece bilinçli olmak değil, tam anlamıyla uyanık olmaktır. İkinci olarak, okumak aktif bir şekilde yapılıyorsa düşünmektir ve düşünmek genelde sözlü ya da yazılı kelimelerde ifade bulur. İşaretlenmiş kitap çoğunlukla üzerine derinlemesine düşünülmüş kitaptır. Son olarak, yazmak okurken aklınıza gelen ya da yazarın ifade ettiği düşünceleri hatırlamanıza yardımcı olur.

(…)

Öte yandan, neden yazmak gerek, diye de sorabilirsiniz? Kendi elinizle fiziksel olarak yazma eylemi kelimeleri ve cümleleri daha keskin biçimde zihninizin önüne getirir ve onları hafızanızda daha iyi muhafaza eder. Önemli kelimelere ve cümlelere olan tepkinizi ve bunların zihninizde canlandırdığı soruları kaydetmek, bu tepkileri muhafaza etmek ve o soruları keskinleştirmek anlamına gelir.

Not defterine yazmış ve yazmayı bitirdiğinizde kâğıdı atmış olsanız bile, kitabı kavrayışınız daha sağlam olacaktır. Ama kâğıdı atmanız da gerekmez. Üst, alt ve yanlardaki sayfa boşlukları ile kitabın sonundaki boş sayfalar, hatta satırlar arasındaki boşluklar, hepsi kullanıma müsaittir. Bunlar kutsal değildir. Nitekim en güzeli de, işaretlemeleriniz ve notlarınız kitabın ayrılmaz parçası haline gelir ve sonsuza kadar orada durur. Gelecek hafta ya da yıl kitabı elinize aldığınızda, anlaştığınız ve karşı çıktığınız noktalar, şüpheler ve sorular hep oradadır. Kesintiye uğramış bir sohbeti devam ettirmek gibidir bu, hem de bıraktığınız yerden devam edebiliyor olmanın avantajıyla.

(…)”

Kitaplar Nasıl İşaretlenir?, Mortimer J. Adler, Çeviren: Atilla Erol, Notos Öykü, Şubat-Mart 2016, İstanbul. Sf. 103-104. (The Saturday Review of Literature, 6 Temmuz 1941). Boldlar bana ait.

Casinha

Casinha, José Antonio da Silva

Reklamlar

a-young-woman-reading-1868 gustave courbet

Okuma eylemi ve yaşam biçimi arasında nasıl bir ilişki var? Okuma her birimizin gündelik ufkunu hangi açıdan genişletir ya da daraltır?

****

Okur okuduğu metin tarafından keşfedilir, bu karşılaşmada sorgulanır. O zaman, ötekinin söyleminin aralıklarından, kendi evrenine girebildiğini fark eder. Bu yüzden oradadır okur; metnin karşısında birisinin bu aralıklardan adını seslenmesini bekler.

****

Okumak ve itaat etmek mümkün müdr? Okuma mevcut bir sınırı (yalnızca ihlal etmez) değiştirebilir, kısıtlamaları alt üst edebilir, yıkabilir. Okurlar itaat etmezler. Okurlar soru sorar, yanıt arar, yanıtlar ve mümkün mertebe yargılamaktan kaçınırlar. Okumayı bir isyan, bir karşı koyma eylemi olarak tanımlayabilir miyiz o halde?

****

Okuma çatlaklarda gizlenir ve onun yarattığı oyuklarda soluk alır. Orada her şey, ulaşılamaz olan bile, okunur hale gelir. Biz okurlar artık etki altındayızdır, çünkü okuma bizi bir mekanizmanın içine yerleştirir; bizim sesimizi, bizim dilimizi, bizim geçmişimizi ele geçiren özel bir işlem uygular. Okur, bir belirsizlikten çıkıp bir başka belirsizliğe girer. Bir nehrin coşkun akışı okunuyor olabilir, bulutların hızlı hareketi, hamuru karan eller ya da yürümeye koyulan küçük ayaklar okunuyor olabilir. Sözcüklere ve anlamlara aç bir okur, karşısında her zaman semantik bir muğlaklık bulacaktır. Bazı okurlar kelimelerin etrafından dolanırlar, onları sanki başkalarına ait topraklarmış gibi algılarlar. Bazıları ise, farklı olarak, yeni kelimenin kendi dil dünyalarındaki baş döndürücü hareketliliğe katılacağı endişesine kapılmadan dalıverirler içine.

****

Biz okurlar dilin kendisiyizdir. Düşüncenin katılığı ve kelimenin gözenekliliği arasında bir yerde, kendi tarihimizin ve arzularımızın kırılgan dile dökülüşü oluruz. Olduğumuz dilin farklılıklarını okumak, her birimiz için, herkese ait olan dilin içinde çabalamaya karşılık gelir. Okuma bir akkorlaşma haline dönüşür: Bütün organları dolaşan yaratıcı bir keşfe.

****

Abartılı mıdır hayatlarımızın bir ölçüde okumalarımıza bağlı olduğunu söylemek? Ya da bizi bekleyen kaderin endişeyle coşku arasında salınan bir sarkaçta okuduğumuz ve bizde zamanla bir dünya görüşü oluşturan metinlere bağlı olduğunu düşünmek?

****

Bir iç bahçeye açılan pencerenin kanatlarında okunabilen çoğul dünyalar vardır.

****

Bazen yalnızca sıyrıklar oluştururuz metinlerin yüzeyinde. Okumanın ancak bu kadar derine inebildiği, ancak sıyrıklarla yetinebildiği anlar olur. Ama başka zamanlarda güneş ışıkları perdelerin aralıklarından sızar ve okuduğumuz metnin bir bölümünü aydınlatır. Bu bir ışık demetidir, sızan ışıktan çok daha yoğun bir büyük aydınlıktır ve ışıltısıyla metnin bir bölümünü diğerlerinden ayırır. Böylesi ışık patlamaları olmasa, metnin katmanları biz okurlar için kavranılmaz olmaz mıydı? Peki nereden gelir bu ışık, nasıl gelir, ne getirir? Bu ışıltılar, biz okurların metnin içine girebildiği köprüleri inşa ederler. Metnin yüzeyindeki girintilerden içeri inebilen okurun orada yaşadığı kendine has bir mutlulukla beraber bu çatlaklarda kıvılcım alııveren bir neşe de vardır.

****

Yukarıdaki alıntılar, Arjantinli yazar Ángela Pradelli’nin Okuma Duygusu olarak çevirebileceğimiz El sentido de la lectura isimli kitabından. Ben kitabı okumadım. Arjantinli yazar Eduardo Berti‘nin blogu bertigoda rastladım, hoşuma gitti ve çevirdim. Yani alıntılar Berti’ye ait. Çeviri ve boldlar bana ait. Dilerim siz de beğenirsiniz…

sweet-doing-nothing-1877 auguste toulmouche

Okumaya Dair

“(…)

Üretim- tüketim ikilemesinin yerine, bugün artık yaygınlaşan başka bir ikilemeyi koyabiliriz: Yazma-okuma. Okuma (resim-imge ya da metin) ‘gösteri toplumunda’ bir gözetleyiciye dönüşen (mağara adamı ya da gezgin) tüketiciyi tanımlayan pasifliğin doruk noktası olarak görülmektedir.

Aslında tam tersi olarak, okuma eylemi, sessiz bir üretimin tüm özelliklerini taşır: Sayfalardan türetir, gezgin ve gözetleyici göz sayesinde metni dönüştürür, birkaç sözcükten çıkarılan anlamaları doğaçlar ve çıkarsar, yazılı uzamları atlar, geçici bir ritimle sayfa üzerinde dans eder. Ancak okuma eylemi, depolama etkinliğinden yoksun olduğu için (tabii eğer okur okuduklarını bir yere yazmaz ya da ‘kaydetmezse’) okur, nesneye ( kitap ya da resim-imge) sahip olmadıkça, zamanın aşındırıcı etkisine karşı kendisini güvenceye alamaz (okurken kendisini unutur ve okumuş olduğunu unutur). Bu sahip oluş da okurken ‘kaybolan’ anların eşdeğerli bir kopyasından başka bir şey değildir (sadece bir çizgi ya da vaattir). Başkasının metnine, yeniden benimsemenin ve zevk almanın kurnazlıklarını dahil eder: Bu metinde düzenbazlık yapar, buraya taşınır, tıpkı bedenin sesleri gibi burada çoğalır. Kurnazlık, dönüştürme, eklemleme kısacası tüm bu üretim belleğin bir ‘icadıdır’ aynı zamanda. Sözcükleri sessiz hikâyelerin çıkışlarına dönüştürür. Okunan belleğe alınana dönüşür: Barthes Stendhal’in metninde Proust’u okur; izleyici güncel bir söyleşide çocukluğunun görüntülerini okur. Yazının ince zarı, kaygan katmanlara, bir oyun uzamına dönüşür. Başka bir dünya (okurun dünyası) yazarın alanına dahil olur.

Bu dönüşüm kiralık daire misali metni oturulan bir mekana dönüştürür. Başkasına ait olan bir mekân, oradan geçmekte olan biri tarafından kiralanan, bir süre için sahiplenilen bir yere dönüşür. Kiracılar da, kendi jestleriyle, kendi anılarıyla döşedikleri bu dairede buna benzer bir dönüşüm gerçekleştirirler. Bu dilin kullanıcıları da, bu dili, vurgularıyla, kendilerine özgü ‘oyunlarla’ vb.. öyküleriyle ve kendi anadillerinden bu dile sızdırdıkları mesajları aracılığıyla dönüştürürler; yayalar, bir yığın arzu ve çıkar doğrultusunda yürüdükleri yollarda bu tür bir dönüşüm yaratırlar. Toplumsal kodların kullanıcıları da bu kodları aynı biçimde eğretilemelere dönüştürürler. Kendi av partilerinin kestirmelerine çevirirler. Hakim düzen bu sayısız üretimin zeminini oluşturur. Bu arada aidiyet sahipleri yani ev sahipleri bu yaratıcılığa karşı kördürler (örneğin kendi işletmelerinde gerçekleştirilen farklı üretimi göremeyen, fark edemeyen şu patronlar gibi). (…)

Dolayısıyla okuma, pasif olmayan bir ‘sanattır’.

(…)”

Gündelik Hayatın Keşfi – I, Eylem, Uygulama, Üretim Sanatları, Michel de Certeau, Çeviren: Lale Arslan Özcan, Dost Kitabevi, Ocak, 2009, Ankara. Sf. 57-58.

Okura Dair

“(…)

Okur, bir dünyayı minyatürleştiren ve ötekilerle karşılaştıran bahçelerin mimarıdır; keşfedilecek bir adanın Robinson’udur ama aynı zamanda bir toplumun ve bir metnin yazılı sistemine çoğulluğu ve farklılığı dahil eden karnavalın ‘sahibidir’. Yani bir roman yazarıdır. Yarattığı ile onu başkalaştıran arasındaki bir mekânsızlık içinde gidip gelen ve kendini mekânsızlaştıran, yersiz yurtsuzlaştırandır. Aslında okur, kimi zaman ormandaki bir avcı gibi yazının peşine düşer, izini sürer, sevinir, ‘hamleler’ yapar; kimi zaman da oyuncu olur ve yazının oyunu kazanmasına izin verir. Kimi zaman da burada, bu mekânsızlıkta gerçekliğin kurgusal güvencelerini yitirir: Kaçamakları yüzünden toplumun oluşturduğu dama tahtasında ben’e yer biçen güvencelerden uzaklara sürgün edilir. Kim okur gerçekten? Ben mi yoksa bendeki bir şey mi? ‘Etten ve kemikten bir gerçek olarak ben değil belirsiz ben, benin yarattığı belirsizlikteki bendir okuyan şu kayboluş metinlerini. Ne kadar okursam onları, o kadar anlaşılmaz oluyorlar benim için, hiçbir şey anlamaz hale geliyorum’[İtalik alıntı: JacquesSojcher, “Le professeur de philosophie”, Revue del’universite deBruxelles, sayı: 3-4, 1976,s. 428-429.] (…)

(…)

Kendine ait bir yer kurmaktan, eskinin çiftçilerinin mirasçıları olmaktan ama onlar gibi toprağı değil dili sürmekten, kuyu açmaktan ve ev inşa etmekten uzak olan okurlar bir yolcudur aslında. Başkalarının topraklarında gezinirler, yazamadıkları, işlemedikleri tarlalarda kaçak avlanarak göçebelik ederler, yolculuk ettikleri Mısır’ın zenginliklerini hayranlıkla seyrederek imkânlarından faydalanırlar. Yazı, kendine bir yer oluşturarak, zamanı istifler, yığar ve ona direnir ve üretimini, yeniden üretimlerini çoğaltarak ve yayarak çoğaltır. Okuma etkinliği, kendini zamana karşı güvence altına alamaz (unutur ve unutulur), edinimini koruyamaz ya da kötü bir biçimde korur. Geçtiği her yer kayıp cennetin bir yinelemesidir.

(…)”

Gündelik Hayatın Keşfi – I, Eylem, Uygulama, Üretim Sanatları, Michel de Certeau, Çeviren: Lale Arslan Özcan, Dost Kitabevi, Ocak, 2009, Ankara. Sf. 286-287. [Grafikler Katalan sanatçı Juan Genovés imzalı. Boldlar ve Köşeli parantez bana ait.]

%d blogcu bunu beğendi: