Cortazar

“(…)

Bana öyle geliyor ki, iyi bir öykünün çıkacağı konu her zaman sıradışıdır, ama bununla bir konunun olağanüstü, herkesin bilmediği, gizemli, alışılmadık bir şey olması gerektiğini söylemek istemiyorum. Tam tersine, her yönüyle alelade ve önemsiz bir anekdot ele alınabilir.

Bu sıradışılık, konunun bir mıknatısı andıran niteliğinden kaynaklanır; iyi bir konu koca bir bağlantılı ilişkiler silsilesinin çekim merkezidir, tüm bunlar yazarda kıvamlanır ve çok daha sonra okurda da olur aynısı. Sonsuz sayıda mefhum, karşılaşma, duygu ve hatta düşünce yazarın belleğinde ya da duyarlılığında hakikaten de, kelimenin tam anlamıyla, yüzüşürler.

İyi bir konu güneş gibidir, etrafında çoğu zaman farkına varılmayan bir gezegenler sistemi dönen bir yıldız gibidir, ta ki kelimelerin astronomu olan öykücü onların varlıklarını ifşa edinceye kadar. Ya da daha doğrusu, daha alçakgönüllü ve aynı zamanda daha güncel bir teşbihi deneyecek olursak, iyi bir konu atom sistemine benzer bir yapıya sahiptir, etrafında elektronlar dönen bir çekirdektir. Ve bir öykü, en nihayetinde, okur için bir hayat önerisi değil midir, bizi kendi içimizden çıkmaya ve çok daha karmaşık, çok daha güzel bir ilişkiler sistemine girmeye iten bir hamle değil midir?

Pek çok kez sorulmuştur bana, unutulmaz öyküleri unutulmaz yapan şey nedir diye. Onu okuduğumuz anın, başka pek çok insanın okuduğu anla, hatta belki yazarlarının onu yazdığı anla bile aynı an olması olabilir bu şey. İşte şimdi burada bir aradayız, okuduğumuz öykülerin üzerinden yıllar geçti, pek çok şey yaşadık, pek çok şey unuttuk. Ama bu küçük önemsiz öyküler, sonsuz edebiyat denizinin bu kum taneleri, hâlâ burada içimizde yaşamayı sürdürüyorlar.

Gerçekten de herkesin kendi favori öykü listeleri yok mudur? Benim var, bazı isimler verebilirim. Edgar A. Poe’dan William Wilson, Maupassant’tan Yağ Tulumu. Ve küçük gezegenler dönmeyi sürdürüyor: İşte Truman Capote’den Bir Yılbaşı Öyküsü, Jorge Luis Borges’ten Tlön, Uqbar, Orbis Tertius, Juan Carlos Onetti’den Un sueño realizado (Gerçekleşmiş Bir Düş), Tolstoy’dan İvan İlyiç’in Ölümü, Hemingway’den Elli Bin Dolar, Isak Dinesen’den The Dreamers (Düşçüler) ve böyle devam eder gider…

Daha önce de belirtmiştim, bu öyküler illa ki antolojilerde yer almak zorunda değildirler. O halde neden aklımızda kalırlar? Unutamadığınız öyküleri düşünün, göreceksiniz ki hepsi aynı karakteristik özelliğe sahiptirler: Aktardıkları basit anekdottan sonsuzca daha büyük bir gerçekliği birbirine bağlarlar, işte bu yüzden de bizi görünüşteki içeriğinden, metnin kısalığından kuşku duymamıza müsaade etmeyen bir güçle etkilerler.

Belli bir anda bir konu seçen ve ondan bir öykü yaratan bir insan, eğer bu seçimiyle -bazen kendisi de bilincinde olmadan- yarattığı esere küçük olandan büyük olana, kişisel ve yerel olandan insan doğasının en temeline doğru o masalsı açılımı dahil edebiliyorsa büyük öykücüdür. Tüm kalıcı öyküler içlerinde uyuyan devasa bir ağacı saklayan birer tohum gibidirler. O ağaç bizde büyür ve gölgesi belleğimize düşer.

Yine de bu anlamlı konular meselesini biraz daha açmak gerekir. Aynı konu bir yazar için son derece anlamlıyken, hiçbir ehemmiyeti olmaz bir başkası için. Yani, kesin olarak anlamlı ve anlamlı olmayan konular yoktur. Şu vardır ama: Belli bir yazar ve belli bir konu arasında belli bir anda oluşuveren gizemli ve karmaşık bir ittifak vardır. Zaten, ancak bu sayede aynı ittifak daha sonra belli öykülerle belli okurlar arasında da oluşabilecektir.

Bu yüzden, bir konunun anlamlı olduğunu söylerken, Çehov öykülerini ele aldığımızda söylediğimiz gibi, bu anlamlılığın büyük ölçüde konunun kendisinin dışında; bir miktar konunun öncesinde ve bir miktar da sonrasında olanla belirlendiğini görürüz. Öncesinde olan yazardır; taşıdığı insani ve edebi değerlerle, bir anlamı olan bir eser yaratma arzusuyla. Sonrasında olan; konunun işlenişindedir, öykücünün konu karşısındaki duruşunda, sözel ve biçimsel hamlelerinde, öyküyü sabitlediği son dokunuşlarda, konuyu öykü formuna sokuşunda ve son olarak onu kendisini aşacak bir eser olarak ortaya koymasındadır.

(…)”

***

Julio Cortázarın 1962 yılında Küba’da yaptığı “Algunos aspectos del cuento” başlıklı konuşmasının yine Küba’da yayınlanan “Casa de las Américas” dergisinin Temmuz 1970 tarihli Onuncu Yıl Özel sayısında yayınlanan versiyonundan yaptığım bu çeviri İzafi Dergisinin Eylül-Ekim sayısında “Öykünün Farklı Yönleri” başlığıyla yayınlandı. Burada benim seçtiğim küçük bir bölümünü okuduğunuz bu uzun metnin tamamını dergiden okuyabilirsiniz. (Boldlar bana ait.)

Julio Cortázar fumant la pipe dans sa maison de Saignon (Vauclus

Reklamlar

  1. Öykü bir olay anlatmalıdır. Olaysız bir öykü yoktur. Öyküler okur da aktarılan olayı kendince öyküleyebilsin diye yaratılırlar.
  2. Öyküdeki olay gerçek ya da kurgu olabilir. Eğer gerçekse kurgu gibi görünmelidir, eğer kurguysa gerçek gibi.
  3. Öykü tercihen kısa olmalıdır, bir oturuşta okunabilmelidir.
  4. Öyküde anlatılan olay eğlendirmeli, heyecanlandırmalı, meraklandırmalı ya da şaşırtmalıdır: Eğer bunların hepsini birden yapabiliyorsa ne âlâ. Eğer bunlardan hiçbirini yapamıyorsa, pek de öykü sayılmaz.
  5. Öykünün üslubu doğrudan, açık olmalıdır; yani abartısız, dolambaçsız. Bırakalım o işlerle şiir ya da roman ilgilensin.
  6. Öykü yalnızca göstermelidir, öğretmeye kalkışmamalıdır. Yoksa kıssaya dönüşür.
  7. Öykü bütün teknikleri kabul eder; diyalog, monolog, basit ve düz anlatım, yazışmalar, ilgisiz metinlerin kolajı vs., ancak bu teknikler olayı dağıtmamalı ve okur öyküleneni sözel bir ifadeyle özetleyebilmelidir.
  8. Öyküye başlamak için, karakterin ya da karakterlerin kaderlerini belirleyecek bir karar almak zorunda kaldıkları bir ikilemle karşı karşıya oldukları bir an ya da durum seçilmelidir.
  9. Öyküde ölü zamanlara yer yoktur, gereksiz hiçbir şey yer almamaldırı. Her bir sözcük mutlaka bir zaruriyetten doğmalıdır.
  10. Öykü, kaçınılamayan tek bir sonuca doğru akmalıdır; bu son ne kadar beklenmedik ya da sıradışı olursa olsun. Eğer okur öykünün aktığı çözümü beğenmiyorsa, öykü iyi kotarılamamış demektir.

“Bu dekalogun tatbiki, sizin de tahmin edebileceğiniz gibi, iyi bir öykü yazılacağını garanti etmez. En iyisi, benim de sürekli yaptığım gibi, bu maddeleri düzenli olarak ihlal etmektir. Ya da, daha da iyisi, yeni bir dekalog yazmak olacaktır.” Julio Ramón Ribeyro. Dekalog’un İspanyolca orijinalini şuradan okuyabilirsiniz.


Öykü, kendine has karakterini anlaşılır hale getirmek için, çoğunlukla çok daha popüler olan ve hakkında pek çok yerleşik tanım yapılan romanla karşılaştırılır. Mesela romanın kağıt üzerinde geliştiği, bu nedenle de romanda ele alınan malzemeden başka bir sınır tanımaksızın okuma zamanı içinde dilediğince geliştiğine vurgu yapılır; oysa öyküde, öykünün sınır çizgileridir hareket noktası, ilk olarak fiziksel bir kısıtlılıktır söz konusu olan, öyle ki Fransa’da bir öykü yirmi sayfayı geçerse artık adı novella olur; öyküyle adamakıllı tanımlanmış roman arasında bir türe dönüşür.

Bu anlamda, roman ve öykü örnekleme olarak sinema ve fotoğrafla karşılaştırılmaya uygundurlar, bir film öncelikle roman tarzında ‘açık bir sıralama’ iken, bir fotoğraf önceden tasarlanmış tutumlu bir sınırlamayı gerektirir; bu kısmen kameranın kapsadığı kısıtlı alan yüzünden böyledir, kısmen de fotoğrafçının bu kısıtlılığı estetik olarak kullanma biçiminden.

Bilmiyorum profesyonel bir fotoğrafçının kendi sanatından bahsedişine hiç tanık oldunuz mu; kendilerini pek çok açıdan bir öykücü gibi ifade etmeleri beni her zaman şaşırtmıştır. Cartier-Bresson ya da Brasai kalitesindeki fotoğrafçılar sanatlarını aleni bir paradoks olarak tanımlarlar: Gerçeğin içinden bir fragmanı kesmek, onu belli sınırlara hapsetmek ama bunu öyle bir şekilde yapmak ki, bu kesilen parça kanat kanat açılarak çok daha geniş bir gerçekliğe nüfuz eden bir patlamaya dönüşsün, kameranın kapsadığı alanı ruhsal olarak aşan dinamik bir bakış açısı olarak hareket etsin.

Sinemada da, tıpkı romandaki gibi, çok geniş ve çok biçimli bir gerçekliğin elde edilmesi, eseri doruk noktasına götüren bir sentezi dışlamadan süreç içinde bir araya getirilen dağınık bileşenlerin gelişimi aracılığıyla başarılırken, kaliteli bir fotoğrafta ya da öyküde tam tersi bir yol izlenir; yani fotoğrafçı ya da öykücü anlamlı bir olay ya da görünüm seçmek ve onunla yetinmek zorundadır, ancak bunlar sadece kendi içlerinde bir değeri olan görünümler değil, seyirci ya da okuyucuda zekayı ve duyarlılığı fotoğraf yahut öyküdeki yazınsal içeriğin ya da görsel anekdotun çok daha ötesine taşıyan bir tür zihinsel açılıma ya da mayalanmaya  neden olabilecek nitelikte olaylar ve görünümler olmalıdır.

Boksu çok seven Arjantinli bir yazar, bir keresinde bana şöyle demişti: Etkileyici bir metin ve okur arasında yaşanan bu mücadeleyi roman hep sayıyla kazanır, oysa öykünün bu maçı nakavtla alması gerekir.

Julio Cortazar’ın 1970 yılında Casa de las Americas dergisinin 10. yıl sayısı için kaleme aldığı “Algunos aspectos del cuento” isimli yazısından bir bölüm.

Öyküsü (Fragman) :

“(…)

Gövdesi ne kadar ağır geliyor kendine? Suları zorlukla geçiyor Seyit Han… Kanı ığıl ığıl akıyor, bahar kokuyor, Kejé’nin yumuşak elleri sarıyor onu… Şafağa yaklaşıyor… gidecek az sonra, gün ağarmadan çıkacak uzun bir yolculuğa… Atı bekliyor onu, Kejé üzgün bakıyor…

«Kejé» diyor Seyit «Mürşit kardaşından istemişim seni, lakin vermemiş.»

«Sen bir şahansın Seyit Han. Ben bir küçük serçe,» diyor Kejé «Al kanadın altına götür beni.»

«Benim kanadım kırıktır. Arkadaş bacısını kaçıramam. Mürşit seni dul bırakmamdan korkar. Düşmanımın çokluğundan çekinir. Kejé… beklersen beni giderim.»

«Nereye gidersin? Yırtıcı kuşun ömrü az olur Seyidim. Seni vururlar. Benim elim boş kalır.»

«Olmaz… Mürşit doğru der… Gül dalına bülbül konar, bilir. Gitmem lazım, bilir. Düşmanım çoktur, bilir. Sağ kalırsam dönerim Kejé. Hapislere düşersem bekler misin? Uzaklarda kalsam yolumu gözler misin?»

«Ben ince bir dalım Seyidim. Kurumazsam beklerim. Üstümde toprak çiçek açsa gene beklerim. Üstümde bir karış ot bitse gene beklerim.»

«Ben gidiyorum Kejé. Al, bu kurşun sende kalsın. Seni sana emanet ediyorum.»

Ve şafağa yaklaşıyor Seyit… ayrılığın o uzun şafağına… yolundaki nergisleri topluyor…

Başı elleri arasında, yoğun acılara tutsak, yoğun acıların tanığı Hidayet emmi kıpırtısız yol gözlüyor. İki büklüm kanlar içinde görünce Seyid’i doğruluyor… elinde sümbül ve nergis çiçekleri, kanlara bulanmış. Yeni bir şafağın yolcusu Seyit, Kejé’nin mezarına yürüyor. O yenilmez inadın verdiği direnci biliyor Hidayet emmi… son çabası, küçük, ince derede boğuluyor; karlı dağları, ovaları aşan, kanlı savaşlardan geçen Seyit, o diz boyu dereyi geçemiyor, yıkılıyor; ulaşamıyor Kejé’nin şafak bekçisi toprağına… Sular alıp götürüyor nergisleri, sümbülleri, avucu boş kalıyor Seyid’in…

Turnalar yeni bir şafağa uçuyorlar mavi gökyüzünde, yeni ve mutlu şafaklara…

Nergisler ve sümbüller büyük ırmaklara, ırmaklar denizlere ulaşacaklar…

Ve turnalar… Gök ne denli mavidir bugün…”

(Seyyit Han, Yılmaz Güney, Güney Filmcilik Yayınları, Şubat 1976, İstanbul, Sf. 83-85.)

Senaryosu (Fragman):

“(…)

114.       DERE BOYU                                       (Dış-Gün)

Suda, sendeleyerek yürüyen Seyyit’in gölgesini görürüz.

SEYYİT’İN SESİ ― Kejé, Mürşid kardaşından istemişim seni, lakin vermemiş.

KEJÉ’NİN SESİ ― Sen bir şahansın Seyyit Han. Ben bir küçük serçe. Al kanadın altına götür beni.

SEYYİT HAN ― Benim kanadım kırıktır. Arkadaş bacısını kaçıramam. Mürşid seni dul bırakmamdan korkar. Düşmanımın çokluğundan çekinir.

Seyyit ilerler. Önüne çıkan bir nergisi kopartır.

SEYYİT’İN SESİ ― Kejé, beklersen giderim.

KEJÉ’NİN SESİ ― Nereye gidersin? Yırtıcı kuşun ömrü az olur. Seyyit’im. Seni vururlar. Benim elim boş kalır.

SEYYİT’İN SESİ ― Olmaz, Mürşid doğru der. Gül dalına bülbül konar, bilir. Gitmem lâzım, bilir düşmanım çoktur, bilir. Sağ kalırsam dönerim, Kejé. Hapislere düşersem bekler misin? Uzaklarda kalsam  yolumu gözler misin?

KEJÉ’NİN SESİ ― Ben ince bir dal’ım Seyit’im. Kurumazsam beklerim. Üstümde toprak çiçek açsa gene beklerim. Üstümde bir karış ot bitse gene beklerim.

SEYYİT’İN SESİ ― Ben gidiyorum, Kejé. Al, bu kurşun sende kalsın. Seni sana emanet ediyorum.

KEJÉ’NİN SESİ ― Seyyit… Seyyit…

115.       TÜRBE CIVARI                                  (Dış-Gün)

Seyyit elinde bir demet çiçek ilerler.

116.       TÜRBE ÖNÜ                                      (Dış-Gün)

Hidayet, başı elleri arasında oturmaktadır. Bir ses duyar, irkilir. Seyyit sendeleyerek yaklaşır. Hidayet kalkar. Seyyit ileri doğru yürür.

117.       TÜRBE CIVARI (Tarlalar)               (Dış-Gün)

Seyyit mezara doğru yürür. Hidayet onun yanına varır. Seyyit mezara bakar, sendeler, derenin içinden mezara doğru yürümeğe çalışır, düşer.

Çiçekler elinden kurtulur. Nergisler, sümbüller süzülerek suyun üstünde sürüklenirler. Nergisler, sümbüller, dere ve turnalar uçar…

Turnalar mavi gök yüzünde.”

(Seyyit Han, Yılmaz Güney, Güney Filmcilik Yayınları, Şubat 1976, İstanbul, Sf. 140-141.)

%d blogcu bunu beğendi: