parasubiralcielo

 
 

Neruda

Reklamlar

pablo ve matilde

SESSİZLİK İSTİYORUM

Şimdi  beni rahat bırakın.
Şimdi bensizliğe alışın.

Gözlerimi kapıyorum.

Ve yalnızca beş şey istiyorum,
beş seçilmiş kök.

Birincisi sonsuz aşk.

İkincisi sonbaharı görmek.
Yapamam uçuşup yere düşen
yapraklar olmadan.

Üçüncüsü koca kış,
aşığı olduğum yağmur ve
o vahşi soğukta ateşten gelen okşayış.

Dördüncü sırada yaz var,
yuvarlak su kabağı kadar.

Ve beşincisi senin gözlerin.
Mathilde’m, bir tanem benim,
senin gözlerin olmadan uyumak istemiyorum,
sen bana bakmıyorken yaşamak istemiyorum:
Baharı değişiyorum,
bana bakmayı sürdüresin diye.

İşte tüm istediğim bu dostlarım.
Neredeyse hiç bir şey ve hemen hemen her şey.

Şimdi isteyenler gidebilir.

(…)”

****

Neruda’nın Estravagario kitiabının ilk şiiri Pido silencio”. Şiir daha devam ediyor aslında. Ben çevirirken en sevdiğim yerde bıraktım. Devamını okumak isteyenler; İspanyolcası için başlığı tıklayabilirler. Türkçesi için şöyle bir link buldum; buradan bir fikir edinebilirler. İyi okumalar.

max bill

TASTAMAM YORULMAK

Tek başıma yorulmak istemiyorum,
sen de benimle yorul istiyorum.

Nasıl yorulmaz insan
sonbaharda şehirlere
düşen o külden;
artık yanmak istemeyen şeyden,
giysilerde birikip
yürekleri soldurarak
yavaş yavaş düşenden?

Yoruldum hırçın denizden
gizemli topraktan yoruldum.
Yoruldum tavuklardan:
Hiç bilmeyiz ne düşünürler
ve hiç önem vermeden
kuru gözlerle bakarlar bize.

Yorulmaya çağırıyorum seni de
bir sürü şeyden ve bir kerede;
berbat aperatiflerden
ve iyi eğitimden.

Yorulalım Fransa’ya gitmemekten,
yorulalım en azından
bir iki gününden haftanın:
Masadaki tabaklar gibi
hep aynıdır adları
ve bizi uyandırırlar, niye?
Hiç keyifsiz uyuturlar yine.

Hadi, itiraf edelim artık
hiç anlaşamadık biz
sineklere ve develere
benzeyen bu günlerle.

Bir kaç heykel gördüm,
muktedirler için,
gayretkeş eşekler için dikilmiş.
Öylece duruyorlar, hiç hareketsiz,
ellerinde kılıçları
altlarında hüzünlü atları.
Anıtlardan yoruldum.
Daha dayanamam bu kadar taşa.

Eğer böyle hareketsizlerle
doldurmayı sürdürürsek dünyayı
nasıl yaşayacak yaşayanlar?

Hatırlamaktan yoruldum.

İstiyorum ki insan doğduğunda
çıplak çiçekler solusun,
taze toprak, saf ateş solusun;
herkesin soluduğunu değil.
Rahat bırakın yeni doğanları!

Yaşamaları için yer bırakın!
Onlar için düşünmeyin her şeyi,
aynı kitabı okumayın onlara
bırakın kendileri bulsun aydınlığı,
bırakın isim koysunlar öpmelerine.

Sen de benimle yorul istiyorum,
iyi yapılmış her şeyden.
Bizi yaşlandıran her şeyden.

Başkalarını bıktırmak için
hazırlanan şeylerden.

Yorulalım öldürenden
ve ölmek istemeyenden.

XII

Yüreğime yeter, sen tek sineni aç sineme,
kanatlarım yeter, ikimizin özgürlüğüne.
Ruhunun derinliklerinde uyuyanlar
benim ağzımdan ulaşacaklar gökyüzüne.

Sendedir, sende belirir her günün hayali.
Bir çiy tanesi gibi inersin taç yapraklarına.
Ufkun altını oyuverirsin yalnızca yokluğunla.
Sonsuza dek firardasın zaten hep dalgalar gibi.

Rüzgarda kalsan şarkılar söylersin diyorum
çam ağaçları gibi, gemi direkleri gibi.
Onlar gibi incesin sen de, suskunsun.
Ve hüzünleniverirsin birden, yolculuklar gibi.

Ey beni eski bir yol gibi muhabbetle ağırlayan.
Sende yaşar yankılar, hatırlanası sesler.
Ben uyandım ama bazen ruhunda uyuyakalan
kuşlar kaçıverirler senden, bana göç ederler.

Pablo Neruda


Öyle Yukarıdan Değil

Arada sırada ve uzaklarda,
kendi mezarında bir banyo yapmak gerek.

Şüphesiz, her şey çok iyi,
her şey çok kötü, şüphesiz.

Yolcular gelip geçiyor,
büyüyor çocuklar ve sokaklar,
sonunda alıyoruz dükkanda
tek başına ağlayan o gitarı.

Her şey çok iyi, her şey çok kötü.

Bardaklar doluyor ve tekrar
boşalıyor, doğal olarak
ve bazen tan vaktinde
ölüyorlar sırra kadem basarak.

Bardaklar ve içenler.

O kadar büyüdük ki artık
selam vermiyoruz komşumuza
ve öyle çok kadın seviyor ki bizi
anlamıyoruz bile nasıl olduğunu.

Ne güzel elbiselerimiz var!
Ne önemli düşüncelerimiz!

Portakal rengi olduğuna inanan
sarı bir adam tanıdım
ve bir siyahi, sarışın giysiler içinde.

Öyle şeyler, öyle şeyler görülüyor ki.

Kusursuz beyefendilerin şölen
verdiği hırsızlar gördüm,
İngilizce oluyordu tüm bunlar.
Ve onurlular, açlar gördüm,
çöplüklerde ekmek ararlar.

Kimsenin inanmadığını biliyorum bana.
Kendi gözlerimle gördüm bunları ama.

Kendi mezarında bir banyo yapmak gerek
arada, ve o kapanmış topraktan,
aşağıdan bakmak şu gurura.

O zaman öğrenilir tartmak.
Konuşmak öğrenilir, var olmak.
Belki bu kadar çılgın olmayız o zaman,
bu kadar ihtiyatlı olmayız belki.
Ölmeyi öğreniriz.
Çamur olmayı, gözleri olmamayı.
Unutulmuş bir isim olmayı.

Bazı büyük şairler var,
kapılardan geçmezler,
ve bazı işadamları,
yokluğu hatırlamazlar.
Kadınlar var
gözü soğandan yaşarmamış,
daha neler var, neler,
böyleler ama böyle olmayacaklar.

İsterseniz inanmayın bana.

Sadece bir şey öğretmek istedim size.

Hayat profesörüyüm ben,
serseri öğrencisi ölümün
ve bildiklerim eğer, işinize yaramıyorsa,
hiçbir şey demedim size; her şeyden başka.



ÇOCUĞUNDAN AYAĞA

Çocuğun ayağı bilmiyordu bir ayak olduğunu daha,
bir kelebek olmak istiyordu ya da bir elma.

Ama sonra, cam kırıkları ve taşlar,
merdivenler ve sokaklar,
zorlu yolları toprağın,
öğrettiler ayağa uçamayacağını,
bir meyve olamayacağını etrafında bir dalın.
O zaman ayağı çocuğun,
Yıkıldı, düştü
ortasında  savaşın,
esir alındı,
ve mahkum oldu yaşamaya içinde bir pabucun.

Yavaş yavaş, hiç ışıksız,
tanıdı dünyayı kendince,
habersiz diğer ayaktan, karanlıkta
keşfederek dünyayı bir kör gibi.

O yumuşak tırnaklar,
salkım salkım kuvarstan,
sertleştiler, mat cisimler,
sert boynuzlar oldular birden
ve o küçücük taç yaprakları çocuğun,
yassılaşıp kaybettiler biçimlerini,
kör sürüngenlerin şeklini aldılar.
Sonra nasır tuttu o parmaklar,
akıl almaz sertlikte en küçük
volkanlarıyla kaplandılar ölümün.

Ama bizim kör yürüdü yine de
hiç durmadan, dinlenmeden,
an be an,
bir ayak ve öbür ayak
şimdi bir adamın,
ya da kadının olan,
yukarı,
aşağı,
kırlarda, madenlerde,
mağazalarda ve bakanlıklarda,
geriye,
içeri, dışarı,
ileri,
hep çalıştı ayak o pabucun içinde,
güçlükle vakit buldu
çıplak kalmaya, aşk ya da uyku için,
yürüdü, yürüdüler,
ta ki adam
tümüyle duruncaya kadar.

Sonunda indiği zaman altına toprağın,
farkında değildi hâlâ hiçbir şeyin,
çünkü her şey ama her şey karanlıktı orada da,
bir ayak olmadığını bile bilmiyordu daha;
uçması için gömdülerse bile onu,
ya da elma olabilsin diye.

Pablo Neruda

İspanyolcası için tıklayın.

%d blogcu bunu beğendi: