Fransız yönetmen Jean-Luc Godard ekibiyle beraber 1970 yılında Filistin’de bir başka film için gerçekleştirdiği çekimleri (söz konusu film yapılamadığı için) 1976 yılında tamamladığı Ici et Ailleurs (Burada ve Bir Başka Yerde) adlı filminde kullanmıştı. O filmin ilk dakikalarında Filistin’i 1970 yılındaki haliyle görmek bugünkü Filistin’i anlamak açısından önemli olabilir gibi geldi bana. Ve merak ettim: Bu görüntüler acaba size de bir yanıyla bugünün Rojava‘sını hatırlatacaklar mı diye…

Reklamlar

“(…)

Uzaktan bir grup kadının bana doğru geldiğini gördüm. Elbiselerindeki renklerin saçtığı neşeden Kürt olduklarını anlıyorum. Bitki kökleri çıkarıp, ot toplamakla meşguller. Benim gelip etrafıma daire şeklinde oturarak dinlenmelerini istediğim yere doğru dümdüz ilerliyorlar.

Bu Kürt kadınlar neşeli oldukları kadar güzeller de. Parlak renkler giyiyorlar, başlarında parlak turuncu örtüler var, entarileri yeşil, mor ve sarı renklerde. Uzun boylular ve başları yukarıda uzağa bakarak yürüyorlar, onları böyle muhteşem gösteren de bu. Bronz rengi yüzlerinde düzgün yüz hatlarına sahipler, kırmızı çeneli ve genel olarak mavi gözlüler.

Kürt erkekler ise çoğunlukla Lord Kirchener’in ben çocukken kreşte asılı renkli portresindeki gibiler. Kırmızı tuğla gibi bir yüz, koca kahverengi bıyıklar, mavi gözler, savaşçı ve mağrur bir hava!

Dünyanın bu parçasında Arap köyünden çok Kürt köyü var. İki halkın insanları da aynı yaşam tarzına sahip, aynı dine mensuplar ama Kürt kadınlarıyla Arap kadınlarını hiçbir zaman karıştırmazsınız. Arap kadınlar istisnasız sessiz ve çekingenler, onlarla konuştuğunuzda başlarını başka yöne çevirirler ve eğer size bakacak olurlarsa, bunu uzaktan yaparlar. Uzaktan yarım gözle bakarken, mahcup gülümserler. Çoğu zaman siyah ve koyu renk elbiseler giyerler. Ve hiçbir Arap kadın bir erkeğe yanıt veremez. Farklı olarak, Kürt kadınlar kendi düşüncelerini söylemekte tereddüt etmiyorlar, erkekler kadar iyi olduklarından şüpheleri yok, hatta daha iyi olduklarından! Sabah evlerinden çıkıyor ve ilk karşılaştıklarıyla şakalaşmaya başlıyorlar ve günleri çoğunlukla neşe içinde geçiyor. Kocalarına karşı gelmekten çekinmiyorlar. Kürtlerle daha önceden alışverişi olmayan Cerabluslu işçiler büyük şok içindeler:

“Saygıdeğer bir kadınla kocasının birbirlerine böyle bağırdıklarını duyacağım hiç aklıma gelmezdi. Utançtan yerin dibine geçtim.”

Bu sabah benim Kürt kadınlarım yapmacıksız bir ilgiyle inceliyorlar beni ve hakkımda müstehcen yorumlar yapıyorlar. Halleri çok arkadaşça, beni işaret ediyor ve gülüyorlar, sonra bana sorular soruyorlar, ardından iç çekip başlarını sallayarak dudaklarını ısırıyorlar. Bunlarla bana açıkça şöyle diyorlar:

“Ne yazık, birbirimizi anlayamıyoruz!”

Elbisemin eteklerini bir ucundan tutup dikkatle inceliyorlar. Kol yenimi çekiştiriyor ve kabarıklıkları gösteriyorlar. Ben Hoca’nın mı karısıyım? Başımla onaylıyorum. Sonra bana ardı ardına bir sürü soru soruyorlar, sonra vereceğim yanıtları anlayamayacaklarının farkına vararak gülmeye başlıyorlar. Söylemek bile gereksiz, doğurduğum çocuklar ve yaptığım düşükler hakkında her şeyi bilmek istiyorlar.

Sonra bana topladıkları otların ve yaprakların neye yaradığını açıklamaya çalışıyorlar. Beyhude bir çaba! Yeniden bir toplu gülüşme. Ayağa kalkıyorlar, gülümsüyorlar ve yine kendi aralarında konuşup gülüşerek uzaklaşıyorlar. Bana parlak canlı renklerden bir buket çiçeği hatırlatıyorlar. Çamurdan evlerde, belki de ancak birkaç parça kap kacakla, yaşıyorlar ama neşeleri ve gülüşleri çok sahici, çok içten. Rabelais’e özgü bir parça alaycı neşeyle yaşamayı hoş buluyorlar. Bu kadınlar güzeller, güçlüler ve hayat dolular.

(…)”

Tepe Sialk MÖ 5000

Agatha Christie ikinci eşi arkeolog Max Mallovan‘la 1930 yılında Irak’ta Ur antik kentine yaptığı bir gezide tanıştı ve ardından ölümüne dek süren evliliklerinin ilk yıllarında (1930-38) daha güneydeki Ur ve Ninova‘nın dışında Yukarı Habur Havzasındaki Tell Arpachiyah, Tell Chagar Bazar, Tell Brak höyüklerindeki kazılara da birlikte katıldılar. Christie daha sonra Mezopotamya’da kazılarda geçen bu yılları, Come, Tell Me How You Live isimli kitabında anlattı. Yukarıdaki metin bu kitaptan alıntıdır. Boldlar bana ait.

Bu metne çeviri demek doğru olmaz, sanırım. Çünkü ben metnin Fransızcasını buldum, çeviri programlarından İngilizce ve İspanyolca çevirilerini aldım. Cümle cümle karşılaştırarak, arada tahmin ederek ya da yorumlayarak bu metne ulaştım. Şöyle söylemek daha doğru; kitabın bir yerinde yaklaşık olarak böyle bir metin olması lazım.

Elde kitap olmadığı için hangi sayfalarda olduğunu yazamıyoruz ama hangi yörede olduğunu da yazamıyoruz. Yukarı Habur havzası (ve 1935-38 yılları arasında) olduğu kesin ancak Tell Brak mı, Tell Chagar Bazar mı, Tell Arpachiyah mı, kitabı okumadan söylemek zor. Aşağıdaki figürler ise ilk olarak Max Mallowan tarafından Tell Brak’taki Göz Tapınağında ortaya çıkarılan ve British Museum’da korunan meşhur ve gizemli Tell Brak göz figürleri

Rojava Alerjisi

Kasım 19, 2013

serbesti

Türkiye’nin hesapları sürekli değişiyor ama aslında hep aynı: İlk hesapta Suriye meselesi hemen hallolacak, iktidara Sünniler (Müslüman Kardeşler) gelecek, Rojava’da Kürtler avuçlarını yalayacaktı. Tutmadı. İkinci hesapta, (Harekat bitecek gibi görünmeyince) radikal İslamcı gruplar Kürtlerin üzerine sürülüp desteklenecek, Rojava’da Kürtler bastırılacaktı. Tutmadı. Sonunda İslamcı gruplara verilen destek kesilmek gerekti ve (ne hikmetse) bütün çatışma noktaları tek tek YPG kontrolüne geçmeye başladı. Şimdiki hesap ise, görünüşe göre, Barzani’yi yanına çekmek, Kürtler arasındaki anlaşmazlıkları derinleştirecek hamlelere yoğunlaşmak. Tutacak mı? Göreceğiz…

 

Açıkça, bir Rojava alerjisinden muzdarip Türkiye. Ama geçer. Türkiye’nin bünyesi çabuk aşıyor bu tür alerjik reaksiyonları. Bundan 10 yıl önce Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne (KBY), Barzani’ye alerjisi vardı ama geçti. Şimdi karşılıklı çıkara dayalı son derece seviyeli bir ilişkileri var. Merkezi yönetimle sorunlar yaşayan KBY için tek çıkış Türkiye. Türkiye ise en büyük pazarı KBY’ye müteşekkir, üstelik bu ilişki üzerinden (Ortadoğu-Avrupa arasında bir) enerji koridoru olma hayallerini biraz daha süslemek peşinde. Bugün elele Amed’de (Diyarbakır) açılışlara katılıyor kardeşlik türküleri söylüyorlarsa bundandır.

 

Görünüşe bakılırsa Barzani ve KBY’nin de alerjisi var Rojava’ya. Kendi hikayelerini unutup Rojava’nın hikayesine burun kıvırıyorlar. Ağalıkla beylikle işi olmayan, eşitçe özgürce Kürtçe yaşamak için mücadele veren bu yoksul örgütlü Kürtler 2 yılda çok şeyler başardılar. Muhtemelen gözlerini kapatıyor ve bundan 10 yıl sonrasının Rojava’sını görüyorlar. 20 yıldır yapmadıkları şeyleri hatırlıyorlar. Alerjileri kısmen bundan kaynaklanıyor; yapmadıkları şeylerden. Kısmen de sınıflarından; yani satın alamadıkları şeylerden.

 

2 milyar dolarlık kişisel servetiyle Mesut Barzani ve iki aileye pay edilmiş koltuk ve ihaleleriyle KBY Kürtler için giderek “Nasıl bir Kürdistan istemiyoruz?” sorusunun cevabına dönüşüyor. Ve onlar da, sanki bu cevaba daha çok yaraşmak istercesine, sırf petrol yataklarının üzerinde oturdukları için tüm Kürdistan’a nizam verebileceklerini zannediyorlar.

 

Ama Kürdistan KBY’den çok daha büyüktür. Bunu unutuyorlar… Özgürlük, adalet, eşitlik, kardeşlik satın alınmaz. Bir de bunu…

 

Ceylanpınar Notları

Eylül 6, 2013

ceylanpinar
Bilmem savaşın sesini hiç yakından (içinden) duydunuz mu? Ölüm fikrinin zihninizin açıklarına demirlediğini, musibetin sırnaşarak düşüncelerinizi yaladığını hissettiniz mi?

Televizyondan, banttan duymaya benzemiyor orada olmak. İstemediğiniz halde duymak ve bir şey yapamamak. Bir korku sarıyor insanın içini. Bir endişe batağına gitgide saplandığınızı fark edip kaçamıyorsunuz. Ondan sonra düşünerek atıyorsunuz adımlarınızı.

Her mermi yağmurunda, bombalar düştüğünde ölü ve yaralı haberleri yayılmaya başlıyorsa kulaktan kulağa. Korkarsınız. Yeni kurban ben miyim acaba?, dersiniz. Daha da kötüsü; çocuğum, eşim, kardeşim, anam, atam mı acaba?, dersiniz. Ceylanpınar bu durumda. Bu korkunç soruyla her gün, her an yüzleşmek harap etmiş sinirleri.

Kasım 2012’deki bombardımanı kimse unutmamış daha. İnsanlar yerden alıp duvarlara tavanlara çarpan o korkunç bombardımanı… Kasım ayından bu yana toplam 5 sivil Ceylanpınarlı öldü. Yaralılar yüzü aşkın…

Ekonomi de can çekişiyor ilçede. İhaleleri, büyük akçeli işleri bir yana bırakırsak, ilçe insansızlaşmış, ticaret hacmi küçülmüş, ekonomi durma noktasına gelmiş. Çocuklar ve kadınlar ilçeyi terk etmiş çoğun. Erkekler borç içindeler ama yine de kalıp ellerinden geldiğince çalışmaya devam etmek zorundalar.

Parası olan ev tutmuş güvenli illere göndermiş çoluğunu çocuğunu, yakını olan yakınlarının yanına göndermiş. Ve şimdi ilçede kuş seslerinin, çocuk seslerinin yerini mermi sesleri almış. Arada bombalar patlıyor gümbürdeye gümbürdeye.

Ve her patlamada, her otomatik tüfek sesinde, insan şöyle bir irkiliyor; “Öldüm mü acaba?” diye soruyor kendine ve yanıtı menfiyse, ölmediyse henüz,  yine yaşamaya devam ediyor kaldığı yerden. Böyle yaşıyor Ceylanpınarlılar ama böyle fasılalı fasılalı, ürke ürke nereye kadar yaşanır? Nasıl yaşanır?

Sinirler harap, tansiyonlar hep sınırda, korku tohumları içlerinde, her seste irkiliyorlar, her şeyi kötüye yoruyorlar, umutsuzluğun karanlık gölgesinde soruyorlar: Niye Ceylanpınar? Ne zamana kadar sürecek? Böyle eşten çocuktan uzak nasıl yaşayacağız? Çocukların okulu ne olacak? Hanımın, gelinin, kızın hali nereye varacak?

“Benim eşim böyle biri değildi ” diyor Bedrettin Özdurgun, esnaf 1003. Cadde’de. “Şimdi uyuyamıyor, sürekli ağlıyor, en ufak seste sıçrıyor yerinden, aklına sürekli kötü şeyler geliyor. Şeyhlere hocalara da götürdük. Şimdi Urfa’ya psikiyatriste gidiyoruz. Ne oldu benim eşime?”

Halil Alkan servis şoförü. O da 1003. Cadde’den. Günde üç vardiya çalışan işçileri TİGEM’in muhtelif arazilerine bırakıp alıyor. Sabah 5’te çatışmalar başladığında servisteymiş: “Hanım aradı, ağlıyordu. Korkmuş, çocukla bir başına evde. İç odaya geçmişler hemen.” Neyse ki işçileri almış dönüyormuş Halil telefon geldiğinde. Son sürat eve gelmiş.

Biz evdeki kurşun izlerine bakıyorduk konuşurken, delinmiş tencerelere, camlara, duvarlara… Sınıra bakan yatak odasını gösterdi bana, duvardaki kurşunu ve çok daha korunaklı iç odayı. Karısını ve çocuğunu o sabah hemen İskenderun’a göndermiş Halil, kayınpederinin yanına.

Viranşehir Caddesi’nde küçük bir çocuk elinde şarapnel parçasıyla geliyor. “Bende kalabilir mi?” diyorum. Vermek istemiyor. Etraftakiler bastırıyor: “Versen ne olur,” diyorlar “sen yenisini bulursun.”

Her taraf şarapnel dolu. Herkeste kurşunlar var, değişik değişik. Dört beş saat kaldım Ceylanpınar’da, ayrılırken benim de kurşun ve şarapnel vardı cebimde. Kurşun çekirdeği Halil’in evinden…

Mermiler ıslık çalıyor, bombalar patlıyor, Ceylanpınarlılar şikayet ediyorlar: “Neden burada olanlarla kimse ilgilenmiyor? Keşke Mısır’da olsaydık, belki o zaman Başbakan, Hükümet de bizimle ilgilenirdi.” Genel diskur bu.

Belki çok az kaldığımdan, birbirimize güvenip derinlemesine tartışamadık meseleyi. Burası haber olmuyorsa çatışmaların arkasında Türkiye olduğu içindir, diyemedik. Ceylanpınar sınırında çatışmaların olmasının Türkiye’nin desteğinden başka hiçbir açıklaması yok, da diyemedik.

Benim orada olduğum gün (22 Ağustos 2013) YPG ile çatışan güçler gümrük sahasındaki Türkiye’ye ait karakolda mevzilenmişlerdi. YPG’lilerin imha ettiği tank hemen o karakolun yanındaydı. Karabulutlar oradan yükseliyordu.

Türkiye’nin YPG’ye saldıran güçleri desteklemesi şaşırtıcı değil ama onları Ceylanpınar’dan desteklemesi de hiç tesadüfi görünmüyor bir taraftan. Ceylanpınar’ın ağası TİGEM, yani devlet. İlçenin 2000 küsur km2’lik topraklarının %90’a yakını TİGEM’e ait.

Yalnızca Kızıltepe’ye giden yolla sınır arasında köyler var. Kalan her yer ve özellikle çatışmaların gerçekleştiği Suriye’ye sınır topraklar – Akçakale’ye kadar- TİGEM’in elinde. El Nusracıların karargâhı olan Tel Halef ile Türkiye (TİGEM) toprakları arası birkaç yüz metre bile yok.

Orada neler olduğunu görmedim ama her türlü destek, sevkiyat, operasyon için çok uygun olduğunu göz ardı etmemek, Tel Halef’in bir direnç noktası olmasıyla ilgisi olabileceğini gözden kaçırmamak gerek.

tell halaf

Tel Halef’te bundan yüz yıl önce yer altından çıkarılan tanrılar. Viranşehirli göçebe Kürtler 1899 yılında Alman diplomat ve gizli ajan Max von Oppenheim’a toprağın altındaki gizemli taş heykellerden bahsederler. Heykeller Oppenheim tarafından ilk kez 1911’de gün yüzüne çıkarılırlar. 1927’de Oppenheim tarafından Almanya’ya taşınan Arami eserleri bugün Berlin’de Pergamon Müzesi’ndeler.

%d blogcu bunu beğendi: