Pier Paolo Pasolini 2 Kasım 1975’te katledilmeden önceki altı yıl boyunca İngiliz gazeteci Peter Dragazde’ye olabilecek her yerde ara ara söyleşiler vermişti. Pasolini Dragazde’yi başbelası anlamına gelen ‘rompiscatole’ kelimesiyle anıyordu. Çünkü bir; Dragadze onunla yakaladığı her yerde söyleşi yapmak istiyordu ve iki; yapılan söyleşilerin büyük çoğunluğu hiçbir yerde yayınlanmıyordu. Dragadze, 1975 yılının sonlarına doğru yaptığı söyleşilerden bir seçki yapıp bunları bir arada yayınlamak için izin istediğinde, Pasolini bu metinleri almış bir kez daha elden geçirmiş, düzeltmiş, yeniden sıralamış ve bizzat daktiloda temize çektikten sonra Dragazde’ye teslim ederken gülerek “Sakla bunları, başbelası” demişti “Ruhsal ve entelektüel anlamda neredeyse bir vasiyet gibi olmuş. Bana bir şey olursa çıkarırsın. Birilerinin ilgisini çekebilir.”

Bu metin, Pasolini’nin katledilişinden 2 hafta sonra 17 Kasım 1975’te Gente dergisinde “Quasi un testamento” (Neredeyse Bir Vasiyet) başlığıyla yayınlandı. Ben de belki ilginizi çekebilir diye içinden en kolay olan kısımları çevirdim. İspanyolca ya da İtalyanca bilenler daha çoğuna şuradan ulaşabilirler.  İyi okumalar…

ŞİİR YAZIYOR MUYUM?

Hayır, iki üç yıl oldu ki şiir yazmıyorum. Doğrusu yazmayı da ummuyorum. Şiir yazmaya yedi yaşındayken başladım ve iki üç yıl evveline kadar hiç aralıksız yazmayı sürdürdüm. Peki artık neden şiir yazmıyorum? Çünkü yöneldiğim kişiyi, alıcımı kaybettim. Bazen çok kaba da olabilen şiir denen bu bildik samimiyetle diyalog kurabileceğim biri kalmadı.

EN DERİN İNANÇLAR

Bugün bize sunulduğu haliyle din; pastoral, kırsal, zanaatkar dünyaya, yani endüstrileşmemiş bir dünyaya ait eskimiş bir olgudur. Bizim durumumuz için söylersek, günümüzde, din Üçüncü Dünya’ya ait bir olgudur. Hindistanlı bir köylü ya da Arap bir çoban kesinlikle Katolik bir burjuvadan ya da Protestan bir kapitalistten daha dindardır.

VİETNAM

Vietnam hakkında daha söylenmemiş olan ve bu yüzden de aptalca görünmeyecek ne söylenebilir? Ben Vietnam hakkında en az konuşanlardan biriyim. Genellikle Vietnam’dan daha kötü şeyler olduğunu söylemek için bahsederim Vietnam’dan. Mesela muhafazakar basın ve televizyon. Johnson’ın Vietnam’a (sanki bir düşteymiş gibi, der Moravia) ölmeye gönderdiği askerlere büyük saygı duyuyorum ama kendimi şunu haykırmaya da mecbur hissediyorum: Yaşasın Vietkonglar!

BARIŞÇILLLIK

Ben yaradılıştan barışçıl değilim, seçimlerim sonucu böyleyim.

TİYATRO VE SİNEMA

İnsanları eğlendirmek (ve para basmak) amacıyla ticari sinema ve tiyatro yapan üçkağıtçılar var (ve olmaya da devam edecekler) ve insanları ( hiç para kazanmadan) eğitmek amacıyla sinema ve tiyatro yapan embesiller var (ve olmaya da devam edecekler). Gerçekte, autor sineması ve tiyatrosu ne eğlendirmek ne de eğitmek için yapılır.

İYİ BİR FİLM

İyi bir film için yalnızca tek bir temel kriter vardır: Perdede gerçekten sahici bir şeylerin geçmesi.

SANATTA İYİ VE KÖTÜ

Sanat bir kavrayıştır. Linguistik bir sistem içerisine yerleştirilmiş stilistik bir sistemdir. Bir göstergeler sistemi içerisindeki bir mesajdır. Yansıra pek çok yükümlülüğü de getirir. Ama elbette, sanatın en saf biçimi yazmayan şairlerin katıksız sessizliğidir.

ACI VE SANAT

Bu konuda ben acı çekmenin gerekli olduğunu söyleyemem (çünkü eğer böyle yaparsam bir kural belirlemiş ve böylelikle iç rahatlatıcı bir retorik kullanmış olurum) ancak kaçınılmaz olduğunu söyleyebilirim.

SALON KOMÜNİSTLERİ

Salon komünistleri hakkındaki düşüncelerim de salonlar hakkındakilerle aynı: Canları cehenneme.

Tanpınar: Bir Mektuptan

Haziran 11, 2011

Aziz Yaşar Nabi;

(…)Musul’a gelirken yağmurlu bir günde Zab kenarında gördüğüm sıtmalı ihtiyat zabitini hiçbir zaman unutamadım. Adı galiba Sabriydi. Benden üç dört yaş büyük olmalıydı. Fakat vücudunu bir yorgan gibi kavrayan kaputu içinde, hiçbir yaşın haddini dolduramıyacak kadar küçük, yağan yağmurla neredeyse eriyecekmiş gibi görünüyordu. Nelerden konuştuk bilmiyorum, bana mütemadiyen sual soruyor, fakat dinlemiyordu. Yalnız İstanbul’a döndüğümüzü söyleyince yüzünü garip bir parıltı yaladı: «İstanbul … İstanbul…» diye mırıldandı ve ilk yaklaşan sala bindi. Dikkat ettim, her şey unutuluyor, insan çehresinin ıstırabı ve bir de güzellik unutulmuyor.(…)

Cihan Harbi ve münevverler

(…)Hiçbir milletin münevveri, bizim kadar içtimai olamaz. Eğer ferde ait bazı tabii hakların bile peşinde koşmamışsak, bu daimi bir tehlike içinde yaşamamızdan gelir. Türk milleti, iki yüz sene muhasara edilmiş bir kale nizamiyle yaşadı. Muhasara şiddetlendikçe ferd kendini cemiyete bağışladı.

Bu hal bizim neslimizde büsbütün kuvvetli oldu. Çocukluğumun hangi devresine baksam, etrafımda ve kendi içimde bu vatan endişesini gördüm. İşte mütarekenin eşiğinde bu endişe beni büsbütün kaplamıştı.

Leyli bir mektebe yerleşmeyi bekliyerek, evvelâ Rami taraflarında bir akrabamın evinde oturdum. Sonra daha iç ve fakir bir semtte, Kasımpaşa’da teyzemde kaldım. Her gün ayrı çehresiyle inkırazı görüyordum. Yaşım ve düşüncem, imparatorluğun son anlarını yaşadığımızı anlayacak bir kıvama gelmişti. Fakat elbette ki, arkadan bizi bekleyen âkıbeti, mütareke ve İzmir işgallerini düşünemezdim. Büsbütün perişan ve sahipsiz bir insanlık olarak ortada kalacağımız elbette aklımıza gelmezdi. Formasyonum bu yıllar ve bu hadiselerle dolu.(…)

Aslî yalanlar

(…)Yukarıda bir çok şair adı söyledim. Eğer borçlarımın hepsini söyliyecek olsam, bu liste daha kabarır. Hiçbir suretle erişemeyeceğim şeylerin peşinde koşmaktan müteessir değilim. Çoktan beri asıl gayenin kendimiz bulmak, veya vücuda getirmek olduğuna inanıyorum. Bu adamlar beni kendi hakikatlerime veya aslî yalanlarıma götürdüler. Çünkü, belki de hakikî şahsiyetler yoktur, ve bizim benlik dediğimiz şey, ilk, yahut, en büyük ibdâ ve ihtiraımız, bir kelime ile, masalımızdır.(…)

Şiir

(…)Burada şiir ve sanat anlayışımdan da bahsetmek isterdim. Fakat uzayacağını görüyorum. Bence güzel bir hasrettir: Objesini kendi yaratan bir hasret. Onun için şiirle rüyanın arasında daima bir yakınlık buldum.(…)

Sanat

(…)Bugünkü edebiyatın bir tarafını, hem çok mükemmelini iyi bir Leica makinesi de verebilir. İnsan kaderi sadece enstantane çekmekle verilmez. Sanat hattâ enstantanenin tam zıddıdır. Sinema bile fotoğraf değildir. Çünkü terkiptir. Nitekim muvaffak olanlarında bunu görüyoruz. Sait Faik hiç fotoğraf çekmiyor. Sait Faik’te insan yakalamanın sırrı var; hem de en dâüssılalı ışıklar içinde… Onun kadar hasretle, azapla kendi benzerini arayan pek az muharrir tanıdım. Sanki çok mühim bir şeyi, yarı benliğini kaybetmiş…(…)

Okur kütlesi, çeviriler, telif eserler

(…)Edebiyatımızın gelişmesi bir zaman ve anlayış meselesidir. Büyük okur yazar kütle yerli muharriri okumuyor. Bu demektir ki, kendimizi beğenmiyoruz ve sevmiyoruz. Maalesef realitelerimizden en hazini budur. Diğer taraftan henüz modern ev teşekkül etmedi. Kütüphane yok. Bazıları edebiyatımızdaki yoksulluğu tercüme fazlalığına yoruyor. Ben bu fikirde değilim. Kâfi derecede tercüme yapmadığımıza kaniim. Kaldı ki böyle de olsa, yine şikâyet etmem. Bir ecnebi dil bilmiyen büyük kütlenin benim yazılarımı okusunlar diye Goethe’den, Tolstoy’dan Gide’den mahrum kalmasını nasıl isterim.(…)

Veda

(…)Aziz kardeşim; işte düşüncelerim… Son olarak güzeli daima sevdiğimi, onu insan kaderinin tek iyi tarafı olarak gördüğümü söyleyeyim. Gözlerinden öperim.

A. Hamdi TANPINAR

———

Alıntılar Tanpınar’ın Varlık Dergisi’nin yaptığı soruşturmaya yanıt olarak Yaşar Nabi’ye yazdığı mektuptan. Ben Varlık Yayınları’nın Kasım 1976 tarihli “Edebiyatçılarımız Konuşuyor” adlı kitabından (sf. 42-55) aldım. Kitap için aslında ikinci ve genişletilmiş bir baskı diyebiliriz. Çünkü 1953 yılında Varlık Yayınları etiketiyle yine aynı isimle ama çok daha cılız bir versiyonu yayınlanmış. Malesef kitapta mektubun tarihi ya da Varlık Dergisi’nin hangi sayısında yayınlandığı belirtilmemiş. Ancak kitapta 1960 ve sonrası yapılan bütün söyleşilerin tarihlerinin belirtildiğini de göz önüne alırsak, mektubun 1953 öncesi yazılmış ve ilk baskıda yer almış olması kuvvetle muhtemel görünüyor. Dönemin imla kurallarını göstermesi açısından yazıya hiç dokunmadım ancak bu imla kurallarının 1976’ya mı yoksa Tanpınar’ın mektubu kaleme aldığı tarihe mi ait olduğunu (en azından arada ne tür değişikliklerden geçtiğini) araştırmak gerekecektir.

%d blogcu bunu beğendi: