saroyan

Desen: William Saroyan

I

Agustín Tavitian (1939-1990)

Bir yeri olmak ya da olmamak, işte bütün mesele,
Ruhunu saklayacak bir yer. Bir coğrafya,
nasıl olursa olsun, düşleri beslesin, içinde
hayallerle ve çılgınlıklarla ilerlensin yeter.
Bir yer. Soğuğu iliklerine kadar işlese,
korkudan ve üzüntüden iki büklüm olsan bile.
Yoksul bir yer belki ya da yıkıntılı
Uzakta, terk edilmiş, her şeyden ayrı.
Seni barındıran, seni koruyan bir yer.
Yaşadığın, düşündüğün, sevdiğin bir yer.
Olma özgürlüğünü yarattığın o yer.

La Palabra Invicta, Agustín Tavitian, Ediciones Akian, Buenos Aires, 1988. Sf.86. (Şiirin İspanyolca orijinalı ve Fransızca bir çevrisi için başlığa tıklayabilirsiniz.)

Reklamlar

Benedetti

Nice aradan sonra ilk çeviri yayınlandı. Hem de şiir kitabı. Mario Benedetti: Aşk Kadınlar ve Hayat. Ayrıntı Yayınları şiir dizisinden. Aşağıda kitaba yazdığım sunuş yazısının şiir çevirisi üzerine olan kısmından ve sevdiğim bir şiirden bazı bölümleri paylaştım. Sunuşun tamamını şuradan okuyabilirsiniz. Şiirin İspanyolcası için başlığa tıklamanız yeter. İyi okumalar…

“(…)

Şiir çevirisi zorlu bir uğraş. Çevirmen için her zaman -sonunda mutlaka yenildiği- yiğitçe bir meydan okuma olmuştur. Bu kaçınılmaz yenilgilerin iki temel sebebi vardır: birincisi, çevirmen tam olarak neyi çevirmesi gerektiğini (çevirmenden bir metni şiir yapan şeyin ne olduğunu bulması beklenir) bilmez; ikincisi ise bunu bulduğunu iddia etse bile (rol keser burada çevirmen) tam olarak nasıl çevireceğini (başka bir dildeki şiiri çözümleyip yerine bir şiir kurması istenir çevirmenden) bilmez. Yine de (şiirin, başka bir dilde de olsa, olan bir şeyin yerine kurulamayacağını, yalnızca olmayan şeyler için, tek seferlik olduğunu bilmesine rağmen) girişir çevirmen bu işe. Çünkü mağlubu yoktur bu yenilginin. Çünkü “her şeyden biraz kalır.” Şiir de, şair de, çevirmen de, okur da, çevirinin iki yanında uzanan diller de kazançlı çıkar bu yenilgiden. Şiirli bir yenilgidir bu. Yenilen pehlivanın yanaklarındaki mahcup pembelik o şiirden gelir.

(…)”

benedetti AKH

Seni Seviyorum

Ellerin benim okşanışlarım
benim gündelik akortlarım
seni seviyorum çünkü ellerin
ellerin adalet için çalışıyor

seni seviyorum çünkü sen benim
aşkımsın, suç ortağım ve her şeyim
seninle sokakta omuz omuza veririz
ve ikimizden de çok olduğumuzu biliriz

(…)

seni burada seviyorum cennetimde
yani kendi memleketimde
insanlar mutlu yaşar her yerinde
buna izin verilmese bile

seni seviyorum çünkü sen benim
aşkımsın, suç ortağım ve her şeyim
seninle sokakta omuz omuza veririz
ve ikimizden de çok olduğumuzu biliriz.

Benedetti con Luz

“(…)

Arjantin deneyiminden bahsedeceğim. Ama nereden başlamalı? Kaybedilmiş bir oğulun odasını gün gün, yıl yıl yeniden derleyip toplayan ve her akşam oğlunun işten dönünce içmeyi sevdiği çorbayı hazırlayan annesinden mi? O çorba, sahipsiz, soğuyordu masada. Kaybedilmiş bir kadının kızının rüyasından mı? Şu rüyasından: “Annem 47. Sokak’ta oturuyormuş. Ben de onu ziyarete gidiyorum ama ona sarılmaya korkuyorum, annemin ben bunu yapar yapmaz bir hayalete dönüşmesinden korkuyorum.” Bu oğul annesinden kaybedileli çok zaman oldu ama daha hiçbir şey geçmedi. Ve geçmeyecek; oğulun kemikleri bulunup anılabileceği, hatırlanabileceği bir yere konuluncaya kadar geçmeyecek. O anne ve kızı o acıyı neden çektiklerine dair her şeyi öğreninceye kadar geçmeyecek. Adaleti bu gerçekler belirleyinceye kadar geçmeyecek.

Toplama kampının kapıları kapatıldı diye, fırınlar artık söndü diye cehennem de ortadan kalkıvermez. Arjantin’deki askeri cehennem sona ereli yirmi beş yıl oldu ama yüz binlerce insan –kayıpların çocukları, anaları, babaları, kardeşleri, akrabaları, dostları- hâlâ belleklerde tütüp duran ve söndürmenin yolu olmayan cehennemin bu ikinci evresini yaşıyorlar. Primo Levi’nin Coleridge’den hatırladığı bir şiirde “O gün bu gündür, olmadık zamanlarda/ bu acı gelir beni yoklar/ ve galiba benim korkunç hikayem anlatılıncaya dek/ bu yürek içten içe yanıp duracak” der ihtiyar denizci. Bugün pek çok Arjantinli, Uruguaylı, Şilili, Orta Amerikalı ve dünyanın başka yerlerindeki pek çok ulus için bu şiirsel dizeler hayatın ta kendisidir ve aynı acı her gün yüreğimizi yakıp durmaktadır.

(…)”

Hayatının büyük kısmını oğlunun, gelinin ve torununun izini sürerek, onlar için adalet arayarak geçiren Arjantinli şair Juan Gelman dün (14 Ocak 2014) hayatını kaybetti. Yukarıda Gelman’ın 28-29-30 Kasım 2008 tarihlerinde Salamanca Üniversitesi’nde düzenlenen Birinci Uluslararası Tarihsel Bellek Buluşması’nda yaptığı açılış konuşmasından bir bölüm okudunuz. Juan Gelman’a dair daha detaylı bir yazıyı ve başka bir kaç şiirini şuradan okuyabilirsiniz. Aşağıda ise Gelman’ın Violin y otras cuestiones (1956) isimli ilk kitabının ilk şiirini okuyacaksınız. Şiirin adı Epitafio yani Mezartaşı Yazısı.

Mezartaşı Yazısı

Bir kuş yaşıyordu bende.
Bir çiçek dolanıyordu kanımda.
Yüreğim bir kemandı.

Sevdim ya da sevmedim. Ama ara ara
sevildim. Bana da neşe
kattı: ilkbahar, tutuşan eller,
mutluluğa özgü tüm şeyler.

İşte böyle olmalı insan!

(Burada bir kuş yatıyor.
Bir çiçek.
Bir keman.)

Aşağıdaki fotoğrafta soldan sağa Oscar Smoje, Juan Gelman ve Paco Urondo bir gaz lambasının çevresinde Noticias gazetesinin kapağını tasarlıyorlar.Yıl 1973, elektrikler kesik. (Kaynak: El Ortiba)

İlk Buluşmalar (1962)

Birlikte olduğumuz her an
bir şölendi, newroz şenlikleri gibi,
koca dünyada bitek ikimize. Sen
pervasız ve hafiftin kuş kanadından bile,
bir rüzgar gibi inerdin merdivenlerden
ikişer ikişer aşıp basamakları, bir çırpıda
nemli leylakların arasından kendi
topraklarına alırdın beni, aynanın öte yanına.

Gece olunca haz bahşedilirdi bize
açılırdı kutsal kapıları tapınağın
karanlıkta ışıldar, ağır ağır
aramıza uzanırdı çıplaklığımız.
Uyanınca varlığına şükrederdim, yine de bilirdim
minnettarlığımın karşılıksız kalacağını. Sen
uyurdun ve o göksel mavilikleriyle
okşayabilmek için kirpiklerini, masadan üzerine eğilirdi leylaklar,
o mavilikle okşanan kirpiklerin
dingin olurlardı ve ellerin hep sıcaktılar.

Nehirler çağıldardı elindeki kadehin içinde,
dağların başı dumanlanırdı,
yakamoza boğulurdu denizler,
sonra sen elinde o camdan atmosfer,
tahtında uyuyakalırdın
ve Aman Allahım!, sen yanımdaydın.
Uyanırdın ve biçim alırdın,
insanların her gün söylediği sözcüklerin,
ağızlardan taşan şen şakrak
sözlerin biçimini alırdın; ve sen kelimesi
yeni anlamına bürünürdü: artık “çar”ımdın.
Seninle tüm alem başka bir şeye dönüşürdü,
sıradan şeyler bile biçim alırdı bir anda,
her şey; testimiz, kadehler -nöbetçi
gibi dururken aramızda ve bir biçim alırdı
o durgun sıvı, katman katman lakin çetince.

Sürüklenirdik, nereye olduğunu bile bilmeden,
ve seraplar misali;
masalsı şehirler açılırdı önümüze
ayaklarımızın altına serilirdi kuzu kulakları,
kuşlar aynı rotayı izlerdi bizimle
akıntıya karşı yüzerdi balıklar nehirde
ve gökyüzü gözlerimizin önüne sererdi her şeyini.

Bunlar olurken, kader hiç bırakmazdı peşimizi,
elinde usturasını bileyen o manyak hep izlerdi bizi.

***

Ben Arseni Aleksandroviç Tarkovski‘nin (1907-1989) bu çok sevdiğim şiiirini İngilizce ve İspanyolcasından karşılaştırarak çevirmeye çalıştım. Aşağıya da yalnızca şiiri dinlemek isteyenler için, oğlu Andrey Arsenyeviç Tarkovski‘nin (1932-1986) Ayna filminden bu şiirin okunduğu sahneyi hiç alt yazısız haliyle ekledim. Selamla…

pablo ve matilde

SESSİZLİK İSTİYORUM

Şimdi  beni rahat bırakın.
Şimdi bensizliğe alışın.

Gözlerimi kapıyorum.

Ve yalnızca beş şey istiyorum,
beş seçilmiş kök.

Birincisi sonsuz aşk.

İkincisi sonbaharı görmek.
Yapamam uçuşup yere düşen
yapraklar olmadan.

Üçüncüsü koca kış,
aşığı olduğum yağmur ve
o vahşi soğukta ateşten gelen okşayış.

Dördüncü sırada yaz var,
yuvarlak su kabağı kadar.

Ve beşincisi senin gözlerin.
Mathilde’m, bir tanem benim,
senin gözlerin olmadan uyumak istemiyorum,
sen bana bakmıyorken yaşamak istemiyorum:
Baharı değişiyorum,
bana bakmayı sürdüresin diye.

İşte tüm istediğim bu dostlarım.
Neredeyse hiç bir şey ve hemen hemen her şey.

Şimdi isteyenler gidebilir.

(…)”

****

Neruda’nın Estravagario kitiabının ilk şiiri Pido silencio”. Şiir daha devam ediyor aslında. Ben çevirirken en sevdiğim yerde bıraktım. Devamını okumak isteyenler; İspanyolcası için başlığı tıklayabilirler. Türkçesi için şöyle bir link buldum; buradan bir fikir edinebilirler. İyi okumalar.

max bill

Seamus Heaney

Kazmak

SEAMUS HEANEY

Başparmağımla işaret parmağım arasında
kısacık kalemim duruyor, bir silahmışçasına rahat.

Dışarıdan, penceremin altından tanıdık, net bir
hışırtı geliyor, bir kürek sertçe engebeli toprağa giriyor:
Babam, toprağı kazıyor. Aşağı bakıyorum

Bitkilerin arasında eğilen gergin sırtı
doğruluyor ve yirmi yıl sonra yeniden beliriyor orada,
durmuyor babam, ritimle eğilip kalkıyor patates tarhları arasında.
Kazıyor.

Lastik çizmesini koymuş kulağına elindeki küreğin, sapı
dizine bastırıp var gücüyle kanırtıyor.
Ta kökünden alıyor üst kısmını bitkinin
ve ters çeviriyor parlak yüzeyi derine gömerek
toplarken ellerimizdeki o serin sertliğini sevdiğimiz
patatesleri ortaya sermek için.

Fakat Tanrım, bu ihtiyar nasıl da maharetle kullanıyor küreği.
Tıpkı kendi ihtiyar babası gibi.

Toner’s bataklığında gündelikle çalışırdı büyükbabam
bir günde en çok torfu o çıkarırdı o turbalıktan.
Bir keresinde ona süt götürmüştüm, elimde ağzı
uyduruk bir kağıtla kapatılmış bir şişe. Doğruldu
sütü içmek için bir an, sonra yine eğildi oracığa hemen
katlayıp dürüp düzenlice, atmaya başladı çimli toprağı
yine omzunun üzerinden, indikçe inerek daha aşağı
hep daha iyi bir torf için. Kazıyordu.

O patates toprağının soğuk kokusunda, o lifli batağın
bildik cıvığı ve ıslağında, hoyratça kesiliyor bir yanı
başımın içinde ayaklanan canlı köklerimin.
Ama benim küreğim yok o adamlar gibi kazmak için.

Başparmağımla işaret parmağım arasında
kısacık bir kalem duruyor.
İşte onunla kazıyorum ben.

***

Nobel Ödüllü İrlandalı şair Seamus Heaney‘in yukarıda çevirisini okuduğunuz Digging ismli şiiri çalıştığı üniversite tarafından bir festival için basılan 11 şiirlik küçük kitabını saymazsak Death of a Naturalist adlı ilk kitabındandır.

Şiiiri Heaney’in kendi sesinden dinleyebileceğiniz ve daha iyi anlayabilmenize yardımcı olabileceğini düşündüğüm videoyu da aşağıda izleyebilirsiniz:

TASTAMAM YORULMAK

Tek başıma yorulmak istemiyorum,
sen de benimle yorul istiyorum.

Nasıl yorulmaz insan
sonbaharda şehirlere
düşen o külden;
artık yanmak istemeyen şeyden,
giysilerde birikip
yürekleri soldurarak
yavaş yavaş düşenden?

Yoruldum hırçın denizden
gizemli topraktan yoruldum.
Yoruldum tavuklardan:
Hiç bilmeyiz ne düşünürler
ve hiç önem vermeden
kuru gözlerle bakarlar bize.

Yorulmaya çağırıyorum seni de
bir sürü şeyden ve bir kerede;
berbat aperatiflerden
ve iyi eğitimden.

Yorulalım Fransa’ya gitmemekten,
yorulalım en azından
bir iki gününden haftanın:
Masadaki tabaklar gibi
hep aynıdır adları
ve bizi uyandırırlar, niye?
Hiç keyifsiz uyuturlar yine.

Hadi, itiraf edelim artık
hiç anlaşamadık biz
sineklere ve develere
benzeyen bu günlerle.

Bir kaç heykel gördüm,
muktedirler için,
gayretkeş eşekler için dikilmiş.
Öylece duruyorlar, hiç hareketsiz,
ellerinde kılıçları
altlarında hüzünlü atları.
Anıtlardan yoruldum.
Daha dayanamam bu kadar taşa.

Eğer böyle hareketsizlerle
doldurmayı sürdürürsek dünyayı
nasıl yaşayacak yaşayanlar?

Hatırlamaktan yoruldum.

İstiyorum ki insan doğduğunda
çıplak çiçekler solusun,
taze toprak, saf ateş solusun;
herkesin soluduğunu değil.
Rahat bırakın yeni doğanları!

Yaşamaları için yer bırakın!
Onlar için düşünmeyin her şeyi,
aynı kitabı okumayın onlara
bırakın kendileri bulsun aydınlığı,
bırakın isim koysunlar öpmelerine.

Sen de benimle yorul istiyorum,
iyi yapılmış her şeyden.
Bizi yaşlandıran her şeyden.

Başkalarını bıktırmak için
hazırlanan şeylerden.

Yorulalım öldürenden
ve ölmek istemeyenden.

Blas de Otero: İki Şiir

Haziran 13, 2013

Blas de Otero

Uğraş

Barış; tüy için ve hava için.
Barış; kağıt için ve ateş için.
Barış; söz için ve toprak için.
Barış; ekmek için ve su için.
Barış; aşk için ve ev için.
Barış; düşünce için, yol için.
Barış; tohum için ve atom için.
Barış; eser için ve insan için.

Her Şey

Teşekkürler ediyorum hayata; doğduğum için.
Teşekkürler ediyorum hayata; ağaçları gördüm sayesinde,
nehirleri ve denizi.
Teşekkürler güzel havalar için ve fırtınalıları için.
Teşekkürler yol için, gerçek için.
Teşekkürler çelişkiler için, kavgalar için.
Teşekkürler açık havalar için, mapusluklar için.
Teşekkürler şaşkınlıklar için ve elimden çıkan işler için.
Teşekkürler öldüğüm için ve teşekkürler yine de sürdüğüm için.

Verso y Prosa, Blas de Otero, Ediciones Catedra, Madrid, 1999. pp. 112.

Bilbaolu şair Blas de Otero‘nun çoğu kısmını 1965-68 yılları arasında Küba’daki ikameti sırasında yazdığı, ilk olarak 1970 yılında yayınlanan Historias fingidas y verdaderas isimli eserinden iki küçük şiir okudunuz. Teşekkürler açıktan ve için için…

Xul Solar, vuel villa 1936

 

Yeşilce bir çama tırmandım
belki onu görürüm sandım
ama ancak tozuna bulandım
onu götüren arabanın.

Anda jaleo, jaleo:
bitti artık şamata
haydi herkes silah başına.

Yapma, güvercinim, çıkma kırlara
bak biliyorsun ben avcıyım ama
eğer atar da vurursam seni
bu acı daha rahat vermez bana,
yerden yere vurur beni.

Anda jaleo, jaleo:
bitti artık şamata
haydi herkes silah başına.

Los muros sokağında,
ah, bir güvercini vurdular.
Gidip kendi ellerimle dereceğim, ah,
tabutunu süsleyen çiçekleri.

Anda jaleo, jaleo:
bitti artık şamata
haydi herkes silah başına.

Anda jaleo ne demek peki, diyeceksiniz belki; ama ben de çok emin değilim. Bir yanıyla; ritmiyle bir tür Endülüs halk dansı jaleo, bir tür bulería, tıpkı videoda dönen ezgi gibi. Flamenko parçalarında duymuşsunuzdur, kenardan alkış tutup, nidalara atılır. Bu alkış tutmalara, nida atmalara jaleo denir işte. Bu anlamıyla bir tezahürat, bir Jaleo dansına çağrı gibi okunabilir Anda jaleo.

Ama aynı zamanda; kargaşa, keşmekeş anlamına da geliyor jaleo. O zaman da şimdi mücadele zamanı dercesine “Haydi kargaşaya” gibi bir anlama geliyor Anda jaleo: Bir güvercin cinayetinin ardından yeni ve daha haklı bir keşmekeşe, bir kargaşaya çağrı olarak okunabilir bu anlamıyla.

Anda Jaleo, Federico García Lorca‘nın en bilinen, en çok yorumlanan eserlerinden. Ama hiçbir kitabında yok. Daha önce kaçakçılar tarafından söylenen geleneksel bir ezgiye 1931 yılında yeni sözler yazmış Lorca. Dönemin öne çıkan seslerinden La Argentinita da söylemiş.

Sonra, İç Savaş’ta Cumhuriyetçiler sözlerini değiştirip bir devrim şarkısına dönüştürmüşler. Franco döneminde adı değiştirilip – sansürden kaçmak için ama belki, alttan alta, Lorca’ya da bir saygı duruşu olarak- Cordoba adıyla söylenilmeye devam edilmiş. Sonraki yıllarda Türkçeye bir Can Yücel güzelliği olarak Eskicinin Tazesi adıyla çevrilen La zapatera Prodigiosa‘da da kullanılmış Anda Jaleo.

Güz mevsimidir bu,
kalbinin kırıldığı mevsim!
Git bu yerlerden,
durma git!
Güneş yamaçta sürünüyor,
tırmanıyor, tırmanıyor,
ve her adımda durup dinleniyor.

Ne varsa dünyada öyle solgun,
yorgun ve gevşek tellerde
çalıyor rüzgar şarkısını:
Umutlar uçup gitti-
O ardından yakınmakta…

Güz mevsimidir bu,
kalbinin kırıldığı mevsim!
Git bu yerlerden,
durma git!
Ey dalındaki meyve
titriyorsun, düşüyorsun yere,
nasıl bir sır verdi ki
gece sana,
yanağın, o gül yanağın
buz gibi ürperişler içinde.

Susuyorsun, karşılık vermiyorsun,
kim konuşacak öyleyse?-

Güz mevsimidir bu,
kalbinin kırıldığı mevsim!
Git bu yerlerden,
durma git!
‘Ben güzel değilim,’
-der yıldız çiçeği-
‘ama insanları severim,
onları avutmak isterim,
-çiçek görsünler hele yerde,
eğilsinler,
ve ah! tutup koparsınlar beni-
işte o zaman gözlerinde onların
bir anı canlanır,
benden daha güzellerinin anısı
-görürüm onu ben, görürüm-
ve işte öyle ölürüm.’

Güz mevsimidir bu,
kalbinin kırıldığı mevsim!
Git bu yerlerden,
durma git!

**

Bu şiir, benim üniversite yıllarından defterime not düştüğüm, bazen biraz şarap içtiğimizde bazı arkadaşlarımızla söylediğimiz bir şiirdi. Bir kitaptan okumadım (ve sonradan da hiç rastlamadım), dolayısıyla hangi kitaptan ya da dergiden alıntıdır, kim, ne zaman çevirmiştir, bir bilgim yok. İnternette de bir bilgi bulmak mümkün olmadı. (Çevirisini çok beğendiğimi, bilmem gerek var mı söylemeye? Buradan çok teşekkür ediyorum çevirmenine.)

Nietzsche’nin diye biliyor ve öyle okuyorduk ama emin değildim. Neyse ki internetten Almancasını buldum ve Nietzsche’ye ait olduğunu teyit edebildim. Almanca bilenler orjinaline şuradan göz atabilirler.

**

%d blogcu bunu beğendi: