Papeles inesperados

Sende en sevdiğim şey

Julio Cortázar (1914-984)

Sende en sevdiğim şey seksin.
Seksinde en sevdiğim şey ağzın.
Ağzında en sevdiğim şey dilin.
Dilinde en sevdiğim şey sözün.

***

Papeles inesperados, Julio Cortázar, (Edición de Aurora Bernárdez y Carles Álvarez Garriga) Alfaguara, Buenos Aires, 2009. Sf.405.

Adından da (Beklenmedik Kağıtlar) anlaşılacağı üzere kitap Cortazar’ın sonradan ortaya çıkan karalamalarından ve taslaklarından oluşuyor. Metin Fransızca yazılmış, Fransızcadan Cortazar’ın ilk eşi Aurora Bernárdez çevirmiş. Ben de İspanyolcasından çevirdim. Benim “seks” diye çevirdiğim ya da bıraktığım şeyin asıl anlamı “cinsiyet”. Metne “cinsin” ya da “cinsiyetin”den daha çok oturduğu için öyle bıraktım. Olası farklı yorumlamalar için bilmekte fayda var. Bir de, metin aslında dörtlük değil. Bunu da bilmekte fayda var.

Cortazar

Reklamlar

Mahmoud Darwish

****

Gerçek şiir, kişisel deneyimden kolektif deneyimi süzen çok özel bir kimyasal karışımdır. Şiir, daha katlanılabilir bir gerçekliği fark ettirmek için mecazlara ihtiyaç duyar ve bu mecazları yaratır. Cezaevindeyken şiirsel bir bakış açısından işkencecimi bir mahkûm olarak görüyordum, kendimi ondan daha özgür hissediyordum, çünkü benim sadece özgürlüğümü elimden almışlardı, kendimde ötekini tanıma becerim hâlâ yerindeydi. Fikrim değişmedi. Düşmanın sayısız maskesi var. Ortak yanlarımız mevcut ve bu karmaşık insani şartlarda rollerin değişmesi de mümkün. Ama ben düşmanın benim için seçtiği o fotoğrafa sıkışmak istemiyorum. Kaybedenlerin yanında bir yer seçtim. Kendimi Troyalı bir şair gibi hissediyorum. Kendi yıkımlarını anlatma hakkından bile feragat eden o şairlerden biri gibi.”

 ****

“Bu arada,  kamplara her yolum düştüğünde ya da televizyonu her açtığımda hep aynı fotoğrafı görüyorum: Taşıyabildiği eşyalarını ve çocuklarını sırtlamış, Refah, Gazze ya da Lübnan’daki bir kamptan kaçan bir kadın. Çığlık attığını görüyorum. Ellerini semaya kaldırdığını. Ama sema cevap vermiyor. Bu kadın yıllar önce benim annemdi, sonra kız kardeşime dönüştü ve şimdi belki de benim kızım.

 ****

“Sürgün benim bir parçam. Sürgünde yaşarken toprağımı yanımda taşıyorum. Toprağımda yaşarken sürgünü yanımda hissediyorum. İşgal sürgündür. Adaletin yokluğu sürgündür. Saatlerce bir askeri kontrol noktasında beklemek sürgündür. Geleceğin şimdiden daha iyi olmayacağını bilmek sürgündür. Bekleyen günler her zaman daha kötüdür bizim için. Bu, sürgündür.

****

Bugün Filistinli şair Mahmud Dervişin ölümünün 5.yıldönümü. Yukarıdaki alıntılar farklı yerlerde verdiği röportajlardan seçilmiştir. İspanyolcalarını şuradan ve şuradan okuyabilirsiniz. (Boldlar bana ait.)

E. Said ve M. Derviş

Bolano Kartvizit

KARTVİZİT: ROBERTO BOLAÑO / ŞAİR VE AVARE

Edebi Alemde Bir Gezinti

1. Rüyamda Georges Perec üç yaşındaydı ve bizim eve geliyordu. Onu kucaklıyordum, öpüyordum, ona ‘çok değerli bir çocuk’ olduğunu söylüyordum.

8. Rüyamda New York’ta sahilde parkta yürüyordum ve uzaklardan Manuel Puig’in silüetini görüyordum. Üzerinde gök mavi bir gömlek ve ince kanvas kumaştan, duruma göre, açık mavi ya da koyu mavi bir pantolon vardı.

9. Rüyamda Macedonio Fernández NewYork göklerinde bir bulut olarak beliriyordu: Burnu ve kulakları yoktu bulutun, bir tek gözleri ve ağzı vardı.

10. Rüyamda Afrika’da bir yolda yürüyordum ama yol birdenbire Meksika’daki bir yol oluyordu.İleride kıyıda Efraín Huerta, büyükçe bir kayanın üzerine oturmuş, Distrito Federal’in çulsuz şairleriyle barbut oynuyordu.

11. Rüyamda, Afrika’nın unutulmuş bir mezarlığında artık yüzünü bile hatırlamadığım bir arkadaşımın mezarıyla karşılaşıyordum.

12. Rüyamda bir akşam evimin kapısı çalınıyordu. Dışarıda kar yağıyordu. Benimse ne sobam ne de param vardı. Elektriğimi de kesmeye geldiler diye düşünüyordum. Sonra kapıyı açınca, karşımda kimi göreyim? Kapıda elinde bir şişe şarap, bir paket yiyecek ve Meçhul Üniversite için bir çekle Enrique Lihn duruyordu.

17. Rüyamda ihtiyar ve hasta bir hafiyeydim, uzun zamandır kayıp olan insanların izini sürüyordum. Bazen tesadüfen aynaya baktığımda aynada Roberto Bolaño’yu tanıyordum.

22. Rüyamda bir Afrika köyünde Gabriela Mistral’le karşılaşıyordum. Biraz zayıflamıştı ve toprak zemine oturup kafasını dizlerinin arasına yatırarak uyumayı huy edinmişti. Sivrisinekler bile onu tanıyor gibiydiler.

26. Rüyamda 15 yaşımdaydım ve vedalaşmak için Nicanor Parra’nın evine gidiyordum. İçeride ayaktaydı, kara bir duvara yaslanmıştı. Nereye gidiyorsun Bolaño?, diyordu. Uzağa, Güney Yarıküre’nin uzaklarına, diye yanıtlıyordum.

27. Rüyamda 15 yaşındaydım ve gerçekten de Güney Yarıküre’den gidiyordum. Sırt çantama sahip olduğum tek kitabı (Vallejo’nun Trilce’si) koyar koymaz, çantam yanmaya başlıyordu. Saat akşamın yedisiydi ve ben artık yanıklar içindeki çantamı pencereden fırlatıyordum.

29. Rüyamda bir taşa Vergilius’u çeviriyordum. Ben bir bazalt taş levhanın üzerinde çırılçıplaktım ve güneş, savaş uçağı pilotlarının dediği gibi, tehlikeli bir biçimde saat 5’lerde salınıyordu.

30. Rüyamda Afrika’da bir evin avlusunda can çekişiyordum ve Paulin Joachim isimli bir şair benimle Fransızca konuşuyordu (ben yalnızca “teselli”, “zaman”, “gelecek yıllarda” gibi kısımları anlıyordum), bu arada yanımızdaki bir ağacın dalında idam edilmiş bir maymun salınıp duruyordu.

31. Rüyamda dünyanın sonu geliyordu. Ve bu sonu seyreden tek insanoğlu Franz Kafka’ydı. Gökyüzünde Titanlar ölümüne kavgaya tutuşmuştu ve Kafka, New York’ta Central Park’ın dökme demirden banklarından birine oturmuş dünyanın yanışını seyrediyordu.

34. Rüyamda çok yaşlı bir Latin Amerikalı hafiyeydim. New York’ta yaşıyordum ve Mark Twain yüzü olmayan birinin hayatını kurtarmam için beni tutuyordu. Bu iş hiç de kolay olmayacak, Bay Twain, diyordum ona.

35. Rüyamda Alice Sheldon’a aşıktım. O beni sevmiyordu ama. Bu yüzden üç kıtada kendimi öldürmeye kalkışıyordum. Yıllar geçiyordu. Sonunda artık ben iyice yaşlandığımda, bir gün New York’ta, sahildeki yürüyüş kolunun öbür ucunda görünüyordu ve uzaktan bana (havaalanlarında pilotların inmesi için yapılanlar gibi) işaretler aracılığıyla beni hep sevdiğini söylüyordu.

36. Rüyamda devasa bir bazalt taşı levhanın üzerinde Anais Nin’le 69 yapıyorduk.

41. Rüyamda bir düş görüyordum ve düşler tünelinde Roque Dalton’un düşüyle karşılaşıyordum: Başkalarının boktan şüpheleri yüzünden ölen cesur insanların düşüydü.

42. Rüyamda on sekiz yaşındaydım ve o zamanki, yine on sekiz yaşında olan, en iyi arkadaşım Walt Whitman’la sevişiyordu. Bunu bir koltukta yapıyorlardı, Civitavecchia’da yağmurlu bir gün batımını izleyerek.

44. Rüyamda balta darbeleriyle Marquis de Sade’ı çeviriyordum. Delirmiştim, bir ormanda yaşıyordum.

45. Rüyamda Pascal Civitavecchia’da bir barda gayet sarih bir dille korkudan bahsediyordu: “Mucizeler insanları dönüştürmezler” diyordu “mahkûm ederler”.

47. Rüyamda Baudelaire bir cinayetin işlendiği bir odada bir gölgeyle sevişiyordu. Ama Baudelaire bunu hiç önemsemiyordu. Hep böyle olur, diyordu.

57. Rüyamda Georges Perec üç yaşındaydı ve durmadan ağlıyordu. Onu sakinleştirmeye çalışıyordum. Kucağımda gezdiriyordum; şekerlemeler, boyama kitapları alıyordum. Sonra New York’ta sahildeki parka iniyorduk, o kaydırakta kayarken ben kendi kendime şöyle diyordum: Evet, hiçbir işe yaramıyorum ama en azından sana mukayyet olacağım, kimse sana zarar veremeyecek, kimse seni öldürmeye yeltenemeyecek. Sonra yağmur başlıyordu ve sakin sakin eve dönüyorduk. İyi de, evimiz neredeydi?

****

Roberto Bolaño, bundan 60 yıl önce 28 Nisan 1953’te doğmuştu. 50. yaş gününün üzerinden 3 ay geçmeden 15 Temmuz 2003’te hayatını kaybetti. Şimdi 60. yaş gününün üzerinden bir kaç gün geçmiş durumda ama 2000 yılında yayınlanan Tres isimli şiir kitabına aldığı ve “Un paseo por la literatura” adını verdiği edebi rüyalarından hazırladığım seçkiyi yayınlamak için 10. ölüm yıldönümünü beklemek de saçma geldi. Önce doğumgününü kutlayalım, gerisine sonra bakarız:

İyi ki doğdun Roberto Bolaño: Avare ve Şair…

bolaño

 

Yokluğun Aynaları

Belki salt yağmurdandı
bu aynalar
ya da salt sessizlikten
yahut gözyaşından, en azından.
Ama hep taştandı ona yansıyanlar.
Ve kana bulanmıştı
deliliği ya da
tanrıları andıran bir şeyle
zamanın ve mekanın o rutin tıkırtısı.

1

Teşekkürler
gidene, gidecek olana.
Teşekkürler
gelene, gelecek olana.
Teşekkürler
sessizliğe gömülüp
bir daha hiç ama hiç
dönmeyecek olana.

9

Başka özgürlük yok
hepsi buradaki kadar
ama işte ağlıyor o da
her duyduğunda anahtarların
kilitlerde dönen kahkahasını.

11

Bir zaman ki
tarihsiz.
Bir mekan ki
adressiz.
Ama illa ki sen, ah kadın,
aydınlatır gibi yaralayan
ve bir türkü gibi kanayan.
Git başımdan!
Hiçbir şey yok burada
yokluktan başka.

Ahmad Moualla

12

İşte böyle,
zindan zamandır;
ilk günü duvara kazırsın,
ardından gelen ayları belleğine,
ama yıllar birike birike
siren çalmaktan bitkin
istasyondan umudu kesmiş
uzun bir trene dönünce
başka bir şeyi denersin:
Unutmayı.

16

Güneş yok burada.
Kendimi çıplak hissediyorum
gölgesiz
ve de kadınsız.
Kendimi çıplak hissediyorum
kendimsiz.

18

Ah
Nasıl görebilirim kendimi
Sürekli kendimle beraberken?
Nasıl tanırım kendimi.
Sakın hayır deme aynalara!
Aynalar,
benim üzerine yazdıklarım bile
yalnızca sayıca çoğaltabilirler insanı
ya da tek bir hale indirgerler.
Ben değilim o yansıyan.
Nasıl ben olayım hem,
bir halim yok ki benim.

29

Burada,
ve orada,
duvarda
kalbimde
gecede ve rüzgarda
kapılarda, buluşmalarda ve kaldırımlarda
korkuda, umutsuzlukta ve hiçlikte
gözlerin var hep.
Karanlık kadar derin
felaket kadar kara
sessizlik kadar felaket
inilti kadar sessizler
ve hiçbir şey yok
öncesinde ve sonrasında onların
düşen şiarlardan başka.
Bir de Allah ve ben varız
komşu hücrelerde yatarız.

35

Hayır,
Tanrı değil
ama bir kadın,
buğday ve harnup renginde
bir kadın,
kahve ile süt arasında
sükutla sohbet arasında yani,
sabahları
gülü öğretti bana,
ve fırtınayı öğretti
gece iyice inmeden daha.

****

Bugün İsveç’te yaşayan Suriyeli şair Faraj Bayrakdar Komünist Parti üyesi olduğu şüphesiyle 1987 yılında gözaltına altındı ve neredeyse 7 yıl boyunca  tecrit ve işkenceye maruz kaldı. 1993 yılında 15 yıl hapis cezasına çarptırıldı. 2000 yılında serbest bırakıldı. 2005’ten bu yana İsveç’te yaşıyor.

Yukarıdaki şiirler, Bayrakdar’ın 1997 2000 yılları arasında Şam yakınlarındaki meşum Sednaya Cezaevi’nde yatarken yazdığı “Yokluğun Aynaları” isimli uzun şiirinden bölümlerdir. Ben bu bölümleri Iraklı şair Sinan Antoon‘un Jadaliyya‘da yayınlanan İngilizce çevirisinden seçerek çevirdim. Daha kapsamlı İngilizce ve Arapça versiyonlarına şuradan ulaşabilirsiniz. 

Şiir Üzerine

Bir dostum ‘şiirle düzyazıyı harmanlayarak sunmaya dair her türlü plan intihar demektir’ diyor bana ‘çünkü şiirler bir eylem talep ederler, bir yoğunluk, hatta düzyazı karşısındaki zihinsel ilişkiden tümüyle farklı bir yabancılaşma talep ederler; bu yüzden, eğer bunu denersen, okurun her sayfada voltaj değiştirmek zorunda kalacak ve sonunda kabloları yanacaktır.’ 

Olabilir, ama ben tüm inatçılığımla şiir ve düzyazının birbirlerini karşılıklı olarak güçlendirdiğine ve ne birbirlerinden bir şey eksilttiklerine ne de birbirlerine bir şey eklediklerine inanmayı sürdürüyorum. Arkadaşımın bakış açısını dinleyince, şiiri altında kaideyle ayrıcalıklı bir yere koymayı amaçlayan o ciddiyetten bir kez daha şüpheye düştüm:

O ciddiyet yüzünden günümüz okurlarının çoğu dizelerle yazılan şiirden her gün biraz daha uzaklaşıyorlar ama farklı olarak kendilerine romanlar, öyküler, şarkılar, filmler ve tiyatro oyunlarıyla ulaşan şiiri reddetmiyorlar, bu beni şu düşünceye sevk ediyor: a) şiir o derin geçerliliğinden hiç bir şey kaybetmedi ama b) dizelerle yazılan şiirin biçimsel aristokrasisi (özellikle şairlerin ve editörlerin onu ambalajlama ve sunma biçimi) şiire herkes kadar duyarlı pek çok okuru böylesi bir şiire karşı koymaya, hatta onu reddetmeye itiyor.

Cortázar’ın 1984 yılında, ölümünden üç ay sonra yayımlanan ‘Salvo el crepúsculo’  adlı kitabından. ‘Alacakaranlık Hariç’ manasına gelen bu ismi Cortázar büyük Japon şair Matsuo Basho’nun şu haikusundan devşirmiş: ‘Kimse geçmiyor / artık bu patikadan / alacakaranlık hariç’

“Hayatımdaki en büyük onur” diyordu Arjantinli şair Juan Gelman doğduğu mahallenin (Villa Crespo-Buenos Aires) takımı Atlanta, kulübün kütüphanesine onun adını verdiği için. Latin Amerika’nın hemen hemen bütün şiir ödüllerini alıp ardından 2007 yılında İspanya’nın en büyük edebiyat ödülü Cervantes’i onurlandıran 82 yaşında bir ihtiyar büyük şair olarak söylüyordu bunu.

Sonra şaka yollu ekliyordu: “Ama bana çektirdikleri onca acıdan sonra bunu yapmaları gerekiyordu, bir tür telafi oldu.” Şair Juan Gelman’ın hikayesinin en keyifli kısımlarından biriyle gülümseyerek başlamak istedim.

Juan Gelman Ukrayna göçmeni yahudi bir ailenin tek Arjantinli üyesi olarak 1930 yılında Buenos Aires’in Villa Crespo mahallesinde doğar. Ailenin diğer tüm fertleri Ukrayna’da ya da yolda doğmuştur. 11 yaşında ilk şiiri yayınlanır. 15 yaşında Komünist Gençlik Birliği’ne katılır. Üniversitede kimya okurken şair olması gerektiğine karar verir ve okulu bırakır.

26 yaşında Komünist Parti’den militan şairlerle ya da şair militanlarla “El pan duro” (Kuru ekmek) isimli şiir okulunu kurarlar. Tek ihtiyaçları “ekmek ve tüfek”tir. Okulun yayınladığı ilk ve tek şiir kitabı Juan Gelman’ın “Violin y otras cuestiones”i olur. Aynı yıllarda partinin haftalık gazetesinde gazeteciliğe başlar. Bunu özellikle belirtiyorum, çünkü Juan Gelman aynı zamanda Latin Amerika’nın en önemli gazetecilerindendir.

1967’de Komünist Parti’den ayrılıp Devrimci Silahlı Güçlere (FAR) katılır. 1975’te örgüt tarafından ülkedeki devlet şiddetini uluslararası kamuoyuna duyurması için Avrupa’ya gönderilir ancak bir kaç ay sonra Mart 1976’da darbe olur.

“Diktatör Videla’nın köpekleri” ülkenin dört yanında Gelman’ı ararlar. Şairi bulamayınca Ağustos 1976’da oğlunu (20) kızını (19) ve altı aylık hamile gelinini (19) evinden alırlar. Kızı dört ay sonra bırakılır. Oğlunun kalıntıları 1990 yılında La plata nehrinin kollarından birinde bir varilin içinde bulunur. Ensesine bir kurşun sıkılmış, varile konulmuş, üzeri çimentoyla sıvanmıştır.

Araştırmalar gelininin Uruguay’a kaçırıldığını, doğuma kadar yaşamasına izin verildiğini, bir kız çocuğu doğurduktan sonra katledildiğini söyler. Gelman, uzun mücadeleler sonucu 2000 yılında torununu bulur. Genç kız gerçek ailesinin soyadını taşımaya karar verir.

Ama adalet kavgası asla bitmez: Gelman, halen gelininin ve Videla dikatörlüğünün kaybettiği 30.000 çocuğunun kavgasını vermeye devam ediyor. Adalet istiyor.

1997’de henüz torunu bulunmamışken verilen “Ulusal Şiir Ödülü’nü alırkenki konuşmasına “Benim için paradoksal bir durum” diye başlamış ve şairliği “belleğin gölgesinin belleği olmak” olarak tanımlamıştı. 2007’de aldığı Cervantes Ödülü törenindeki konuşmasında da belleğin sınırları olmayan engin kutsal bir alan olduğunu belirterek insanın kaçınamadığı, çağrılmadığı halde gelen ya da hiçbir şekilde uzaklaştırılamayan anılarından dem vurur ve “Antigone’ye atıfta bulunarak “ölüleri gömmenin kutsal bir hak” olduğunu söyler: Gelinini ve suçluları, adaleti arar.

Şair 1975’te terk ettiği ülkesine 1988’de dönse de ancak birkaç ay kalır. Sürgündeki 13 yılını Roma’da Paris’te, Madrid’de, New York’ta ve Meksiko’da geçirmişti. 1988’den bu yana da Meksiko’da yaşıyor.

Dolayısıyla, sürgün, Arjantin, Buenos Aires kaçınamadığı temalardandır. Adalet, bellek, kavga hep vardır şiirlerinde. “Ama şiirin konusu diye bir şey yoktur, her şey şirin konusudur” demeyi ihmal etmez. Ben kendi adıma Paris’teki sürgün yıllarında hayvanat bahçesindeki aslanla dertleştiği uzun şiirini bu sayfalarda aktaramadığıma hayıflanıyorum.

Hep aklında taşıdığı şairlerden biri olarak andığı César Vallejo gibi o da dili eğer, büker, zorlar, araştırır.  Bugüne kadar yayımladığı yirmiden fazla şiir kitabında benim burada sizlere aktarmayı beceremediğim pek çok farklı şekilde kurcaladı bize “efendi gibi konuşun(!)” diye verilen dili. Sözcükleri birleştirerek, yeni kelimeler türeterek, bildik kalıpları kırarak denedi; sonra susarak denedi: “Şiir yalnızca söylediğini söylemez, sustuğunu da söyler” diyerek açıkladı bunu.

“Çeviriler I ve II” isimli kitaplarında kendi uydurduğu Kuzey Amerikalı şairlerin şiirlerini çevirdi. “Tango” kelimesinden Gotan diye bir sözcük türetti ve doğduğu şehre, ülkesine milongalar yazdı.

Beş yüzyıl öncesine giderek Sefaradi İspanyolcasıyla şiirler yazıp günümüz diline uyarladı. İspanyol mistiklerine yaklaşıp “olmayana aşkını” dile getirdi ve şöyle açıkladı durumu: “Tek fark var: onlar için olmayan şey tanrıyken, benim için adaletti.”

1978’de verdiği bir röportajda “Ben şiir yazan bir militanım” diyordu. Otuz küsur yıl sonra Arjantin’in bu yaşayan en büyük şairi, en ihtiyar militanı yazdığı binlerce dizenin ardından Meksiko’daki evinde gecenin bir yarısı sırtında hırkası ve elinden düşürmediği sigarasıyla hâlâ mırıldanıyor: “Binlerce dizeyle bile Devrim yapamayacaksın” diyor ama yine masaya oturuyor, yine -adaletin izini sürercesine- yazmaya devam ediyor.

*Bu yazı, ufak tefek değişikliklerle YasakMeyve dergisinin şimdi numerosunu hatırlayamadığım bir sayısında yayınlanmıştı.

Sürdürdüğümüz oyun

Eğer seçme şansım olsaydı,
çok hasta olduğumuzu bilme sağlığını seçerdim ben,
çok mutsuz olduğumuzu bilme mutluluğunu.

Eğer seçme şansım olsaydı,
şu masum olmama masumiyetini seçerdim ben,
kan ter içinde yürümenin getirdiği bu kirlenmemişliği.

Eğer seçme şansım olsaydı,
ben şu nefret ettiğim aşkı seçerdim,
umutsuzluktan beslenen bu umudu.

İşte böyle efendiler,
ölümle oynuyorum ben.

***

Sınırlar

Kim demiş susuzluk buraya kadardır,
buradan sonrasında gayrı sular akar?

Kim demiş hava buraya kadardır,
diye, ateş de buraya kadar?

Kim demiş aşk buraya kadardır,
buradan sonra nefret başlar?

Kim demiş insan buraya kadardır,
sonrası, artık insanlıktan çıkar?

Yalnızca umudun dizleri beresizdir.
Ama yine de kanarlar.

XII

Yüreğime yeter, sen tek sineni aç sineme,
kanatlarım yeter, ikimizin özgürlüğüne.
Ruhunun derinliklerinde uyuyanlar
benim ağzımdan ulaşacaklar gökyüzüne.

Sendedir, sende belirir her günün hayali.
Bir çiy tanesi gibi inersin taç yapraklarına.
Ufkun altını oyuverirsin yalnızca yokluğunla.
Sonsuza dek firardasın zaten hep dalgalar gibi.

Rüzgarda kalsan şarkılar söylersin diyorum
çam ağaçları gibi, gemi direkleri gibi.
Onlar gibi incesin sen de, suskunsun.
Ve hüzünleniverirsin birden, yolculuklar gibi.

Ey beni eski bir yol gibi muhabbetle ağırlayan.
Sende yaşar yankılar, hatırlanası sesler.
Ben uyandım ama bazen ruhunda uyuyakalan
kuşlar kaçıverirler senden, bana göç ederler.

Pablo Neruda

it may not always be so
e.e.cummings (1894-1962)

her zaman böyle olmayabilir sevgilim; ve ben
diyorum ki, eğer o meftun olduğum dudakların
dokunursa bir başkasınınkine ve o sevgili güçlü parmakların iyice
kavrarsa bir başkasının yüreğini, benimkine yaptığı gibi kısa bir süre önce,
eğer bir başkasının yüzüne dökülürse o ibrişim saçların
benim de çok iyi bildiğim bir sessizlikte ya da
senin o insanı uğunduran sözlerin arasında
beni cansız bir ruh gibi naçar bıraktığında olduğu gibi;

eğer bu olursa, diyorum canım benim, eğer bu olursa
işte o an hiç durma, küçücük bir sözcük gönder bana
beni ona götürebilecek, ellerini sıkıp,
tüm iyi dileklerimi kabul et, Diyebileceğim bir sözcük.
Ancak o zaman yüzümü öteye dönerim ve çok uzaklardan
kayıp ülkelerde şakıyan bir kuşun korkunç şarkısı duyulur

Şiir ve Ahmaklar
Aldo Pellegrini (1903-1973)

Şiirin ahmaklar için sıkı sıkıya kapalı bir kapısı vardır, ama masumlar için sonuna kadar açıktır aynı kapı. Anahtarlı ya da kilitli bir kapı değildir bu, ama öyle bir yapısı vardır ki, ahmak ne kadar zorlarsa zorlasın giremez içeri; masumunsa yalnızca görünmesi yeter, sonuna kadar açılıverir bu kapı. Ahmaklığa masumiyet kadar karşıt düşen bir şey daha yoktur. Ahmakın karakteristik özelliği, yerleşik erk düzeninde yerini alıp kendi nüfuzunu kullanmaya sistematik olarak arzulu olmasıdır. Masum ise, farklı olarak, böylesi bir nüfuzu kullanmayı reddeder, çünkü o güç herkese aittir.

Elbette en üst düzey şiirsel tavır olan masumiyetin potansiyel sahibi halktır. Halkın içerisinde ise, iktidarın baskısını bir acı olarak hissedenlerdir. Masum, bilincinde olsun ya da olmasın, (en başta aşk olmak üzere) bir değerler dünyasında hareket eder; ahmak ise yegâne değerin nüfuzun kullanılmasıyla elde edildiği bir dünyada hareket eder.

Ahmaklar gücü otoritenin herhangi bir formunda ararlar: Öncelikle parada, sonra hükümetin en üst merciinden bürokratların en mikroskobik ama çürümüş ve kötücül nüfuzuna kadar, kilisenin nüfuzundan basının nüfuzuna kadar, bankerlerin nüfuzundan kanun koyucuların nüfuzuna kadar tüm devlet kurumlarında ararlar. Bütün bu iktidar odakları şiire karşı örgütlenmişlerdir.

Şiir özgürlük demek olduğu için, otantik insanın, kendini gerçekleştirmek isteyen insanın onaylanması demek olduğu için kuşkusuz ahmaklar nazarında hatırı sayılır bir prestiji vardır. Kendi kurdukları bu yapay ve tahrif edilmiş dünyada ahmaklar lüks nesnelere ihtiyaç duyarlar: Ambalajlara, bir sürü ıvır zıvıra, mücevherata ve bunlara benzer bir şekilde şiire ihtiyaç duyarlar. Onların kullandıkları bu şiirde, söz ve imge dekoratif ögelere dönüşür ve bu halleriyle şiirin kendine has akkorluğundan gelen asli gücünü kırarlar. Böylece ortaya şu “resmi şiir” denen şey çıkar; allı pullu bir şiir, dokununca tınlayan tıntın bir şiir.

Şiir, kendi içinde, insanı harekete geçiren şey olduğunun açıkça onaylanması ihtiyacından başka bir şey değildir. Evcilleştirilmiş kalabalıklara rehberlik etmemesi için yapılan çağrılara karşı çıkar, nüfuzunu kullananlardan olduğu görülenlerin yanında olması için yapılan çağrılara karşı çıkar.

Ahmaklar yapay ve sahte bir dünyada yaşarlar: Öteki insanlar üzerinde tatbik edebildikleri bir nüfuza dayanarak, içi boş şablonlarla ikame ettikleri insanca şeylere özge değirmi gerçekliği reddederler. Muktedirlerin dünyası, anlamdan boşalmış, gerçekliğin dışına düşmüş bir dünyadır. Şair sözde kendisini ifade etmenin bir yolunu aramaz,  gerçekliğe katılmanın bir yolunu arar yalnızca. Söze başvurur ama onda sözcüğün kökenindeki o ilk değeri arar; kelimenin yaratıldığı andaki, kelimenin bir gösterge değil de bizzat gerçekliğin bir parçası olduğu andaki o büyüyü arar. Şair söz aracılığıyla gerçekliği ifade etmez, gerçekliğe katılır, onun bir parçası olur.

Şiir kapısının bir anahtarı ya da kilidi yoktur: Kendisini şiire özgü akkorluk haliyle savunur. Yalnızca saflaştırıcı ateşe alışık olanlar, parmakları ateşten tutuşanlar, yani masumlar bu kapıyı açar ve gerçekliğe katılırlar.

Şiir bu dünyanın yalnızca ahmaklar için yaşanılabilir olmaması için çabalar, tüm derdi budur.

La Poesía y los imbéciles [Revista Poesía Nº 9, Ağustos 1961]

Pier Paolo Pasolini 2 Kasım 1975’te katledilmeden önceki altı yıl boyunca İngiliz gazeteci Peter Dragazde’ye olabilecek her yerde ara ara söyleşiler vermişti. Pasolini Dragazde’yi başbelası anlamına gelen ‘rompiscatole’ kelimesiyle anıyordu. Çünkü bir; Dragadze onunla yakaladığı her yerde söyleşi yapmak istiyordu ve iki; yapılan söyleşilerin büyük çoğunluğu hiçbir yerde yayınlanmıyordu. Dragadze, 1975 yılının sonlarına doğru yaptığı söyleşilerden bir seçki yapıp bunları bir arada yayınlamak için izin istediğinde, Pasolini bu metinleri almış bir kez daha elden geçirmiş, düzeltmiş, yeniden sıralamış ve bizzat daktiloda temize çektikten sonra Dragazde’ye teslim ederken gülerek “Sakla bunları, başbelası” demişti “Ruhsal ve entelektüel anlamda neredeyse bir vasiyet gibi olmuş. Bana bir şey olursa çıkarırsın. Birilerinin ilgisini çekebilir.”

Bu metin, Pasolini’nin katledilişinden 2 hafta sonra 17 Kasım 1975’te Gente dergisinde “Quasi un testamento” (Neredeyse Bir Vasiyet) başlığıyla yayınlandı. Ben de belki ilginizi çekebilir diye içinden en kolay olan kısımları çevirdim. İspanyolca ya da İtalyanca bilenler daha çoğuna şuradan ulaşabilirler.  İyi okumalar…

ŞİİR YAZIYOR MUYUM?

Hayır, iki üç yıl oldu ki şiir yazmıyorum. Doğrusu yazmayı da ummuyorum. Şiir yazmaya yedi yaşındayken başladım ve iki üç yıl evveline kadar hiç aralıksız yazmayı sürdürdüm. Peki artık neden şiir yazmıyorum? Çünkü yöneldiğim kişiyi, alıcımı kaybettim. Bazen çok kaba da olabilen şiir denen bu bildik samimiyetle diyalog kurabileceğim biri kalmadı.

EN DERİN İNANÇLAR

Bugün bize sunulduğu haliyle din; pastoral, kırsal, zanaatkar dünyaya, yani endüstrileşmemiş bir dünyaya ait eskimiş bir olgudur. Bizim durumumuz için söylersek, günümüzde, din Üçüncü Dünya’ya ait bir olgudur. Hindistanlı bir köylü ya da Arap bir çoban kesinlikle Katolik bir burjuvadan ya da Protestan bir kapitalistten daha dindardır.

VİETNAM

Vietnam hakkında daha söylenmemiş olan ve bu yüzden de aptalca görünmeyecek ne söylenebilir? Ben Vietnam hakkında en az konuşanlardan biriyim. Genellikle Vietnam’dan daha kötü şeyler olduğunu söylemek için bahsederim Vietnam’dan. Mesela muhafazakar basın ve televizyon. Johnson’ın Vietnam’a (sanki bir düşteymiş gibi, der Moravia) ölmeye gönderdiği askerlere büyük saygı duyuyorum ama kendimi şunu haykırmaya da mecbur hissediyorum: Yaşasın Vietkonglar!

BARIŞÇILLLIK

Ben yaradılıştan barışçıl değilim, seçimlerim sonucu böyleyim.

TİYATRO VE SİNEMA

İnsanları eğlendirmek (ve para basmak) amacıyla ticari sinema ve tiyatro yapan üçkağıtçılar var (ve olmaya da devam edecekler) ve insanları ( hiç para kazanmadan) eğitmek amacıyla sinema ve tiyatro yapan embesiller var (ve olmaya da devam edecekler). Gerçekte, autor sineması ve tiyatrosu ne eğlendirmek ne de eğitmek için yapılır.

İYİ BİR FİLM

İyi bir film için yalnızca tek bir temel kriter vardır: Perdede gerçekten sahici bir şeylerin geçmesi.

SANATTA İYİ VE KÖTÜ

Sanat bir kavrayıştır. Linguistik bir sistem içerisine yerleştirilmiş stilistik bir sistemdir. Bir göstergeler sistemi içerisindeki bir mesajdır. Yansıra pek çok yükümlülüğü de getirir. Ama elbette, sanatın en saf biçimi yazmayan şairlerin katıksız sessizliğidir.

ACI VE SANAT

Bu konuda ben acı çekmenin gerekli olduğunu söyleyemem (çünkü eğer böyle yaparsam bir kural belirlemiş ve böylelikle iç rahatlatıcı bir retorik kullanmış olurum) ancak kaçınılmaz olduğunu söyleyebilirim.

SALON KOMÜNİSTLERİ

Salon komünistleri hakkındaki düşüncelerim de salonlar hakkındakilerle aynı: Canları cehenneme.

%d blogcu bunu beğendi: