Şiirler Karşışiirler Başka Şiirler

Ayrıntı şiir dizisinden ikinci şiir çevirisi de yayınlandı. Kitapla ilgili detaylı bilgilere ve kitabın ilk sayfalarına şuradan ve şuradan ulaşabilirsiniz, ben aşağıda kitaptan sevdiğim bir şiiri paylaşıyorum. İyi okumalar…

Süreler

Şili’de Santiago’da
Günler
—– bitmek
———-  bilmezcesine
———————uzundur:
Pek çok sonsuzluk olur bir günde.

Bir katırın sırtına oturtuluruz
Gezgin satıcılar gibi:
Esneriz. Ve bir daha, bir daha esneriz.

Ama haftalar kısadır
Aylar son sürat geçerler
Yıllaruçuyormuşgibidirler.

Violeta ve Nicanor Parra (1966)

Violeta Parra ve Nicanor Parra, 1966, Şili.

İki Kısa Öykü

Şubat 2, 2015

Para, Frantisek Kupka, 1899

Peri Hikayesi
Alejandro Jodorowsky (Şili, 1929)

Başında bir tacı olan bir kurbağa bir adamın önünü keser ve “Öpün beni lütfen” der. Adam düşünür: “Belli ki bu hayvana büyü yapılmış. Bir krallığın varisi olan güzel bir prensese dönüşebilir. Evleniriz ve zengin olurum.” Kurbağayı öper. Ve öper öpmez kendisini yapış yapış bir kurbağaya dönüşmüş bulur. Öptüğü kurbağa mutlulukla haykırıyordur: “Aşkım, çoktandır büyü yapılmıştı sana, ama sonunda seni kurtarmayı başardım!”

***

Korku
Nicasio Urbina (Nikaragua, 1958)

Kimse senden korkmamanı isteyemez. Korku ve yalnızlık tümüyle sana aittirler. Ne kıvıl kıvıl kalabalıklar ne de gündelik keşmekeşler çare olur bunlara; yalnızca hüznünü arttırmaya yarar onlar. Neşeli anlarının keyfini çıkar, müziğe boş verme, dağıt saçlarını, aç kollarını, bırak şiir bedeninin en ücra yerlerine kadar sızsın ve yaşasın oralarda ama kuşların seni aldatmasına izin verme yine de. Harpialar, en ufak detayı bile kaçırmadan takip edecektir adımlarını, hasret ve hüzün her zaman tetikte bekleyeceklerdir, bir boş anında gelip yeniden bulacaktır seni korku. Kimse senden korkmamanı isteyemez. Bırak korku yavaş yavaş işlesin içine, sana bir şey demek istiyor mutlaka.

Mask Still Life III Emil Nolde, 1911

tılsım roberto bolano

“Bu bir korku hikayesidir” diye başlar Bolaño’nun romanı. Bunu unutmayalım. Tılsım bir korku hikayesidir, “hatta bir dehşet hikayesi.” Uzun süren bir korkunun, yaklaştığı sezilen korkunç bir katliamın arifesinde yaşanan bir korkunun hikayesi. Ve bize o katliamın yaklaştığını sezdiren çok eski bir şarkı vardır. Hikayeyi bize anlatan şiirin anası bilir bunu elbet, biz de bilelim. O şarkıyı aklımızdan çıkarmayalım:

Herkes meydana toplanınca
Kapattı silahlı adamlar tüm
girişleri, çıkışları, geçişleri.

Ama ben anlattığım için bunu (korkuyu) hissetmeyeceksiniz, der hikayenin anlatıcısı. Auxilio, Uruguaylı bohem kadın, yoksul şairlerin ‘Meksika şiirinin anası’ olduğunu iddia eden dostu. Ve kitap boyunca daldan dala atlayarak, doğru hatırlayarak, yanlış hatırlayarak, birden unutuvererek, düşleyerek, düşlediğini düşünerek, rüyasında görerek, rüyasında görmeyerek, öyle sanarak, hiç de öyle sanmayarak bir gerçekliği eğip bükmenin tüm fiillerini kullanarak korkuyu hikayesine yaklaştırmadan anlatır gerçekten. Türlü tuhaf hikayelerle askerlerin kanla şiddetle boşalttığı bir fakültenin kadınlar tuvaletinde 1968 yılının 18 Eylül’ünden 30 Eylül’üne kadar mahsur kalan bir kadına eşlik ederiz.

Haykırışlar yükseldi göğe.
Ölümün uğultusu duyuldu.

Yani eğer hikaye sizi Meksika’ya, 1968 Eylül’üne götürdüyse ama siz daha ölümün uğultusunu duymadınızsa, Auxilio’nun mahareti sayesindedir. O Meksika şiirinin anasıdır ve elbet kulaklarındadır ölümün yaklaşan uğultusu. Ama bütün analar gibi bizi (okuru) korumak ister. O meşum uğultuyu fark etmeyelim diye eğlenceli, ilgi çekici, değişik hikayeleri anlatır bize. Meksika’ya nasıl geldiğini anlatır, İspanyol sürgünü şair dostlarından, Edebiyat Fakültesinin dedikodularından, Meksiko’nun bohem edebiyat dünyasından bahseder. Bir mitolojik hikaye ve nereye koyacağımızı bilemeyeceğimiz birkaç anekdot daha katar araya: Düşe benzeyen gerçekler, gerçeği andıran düşler. Yaklaşan kanın kokusu sızmaz anlatıya.

Hava kan kokusuyla lekelendi.
Acı ve utanç kapladı dört yanı.

Tılsım’da kurgu gerçeğin içine yerleşir. Kurmaca olaylar gerçek zamanın ve karakterlerin içine dağılır. Biz okurlar zamanın bir koridorundan geçeriz ve gerçekle kurguyu süzmekte zorlanırız. Kitapta karşılaştığımız tüm isimler gerçekte vardırlar. Hikayenin geçtiği tarihlerde o şehirde yaşıyordurlar. Ama anlatılanlar gerçek midir, orası muamma. Bu muamma, okuru sürekli bir şüphe halinde bırakır. Gerçekle kurgu arasında gider geliriz.

Acılı ve hazin oldu talihimiz.
Bizimle öğretildi kötü kader.

Bir de meseleyi daha karmaşık hale getiren, gerçek kişiler olup isim değiştirerek Bolaño’nun önceki kitaplarından gelenler vardır: Kitabın yazarına karşılık gelen Arturo Belano gibi ya da kitabın anlatıcısı Auxilio yahut Bolaño’nun kitabını ithaf ettiği şair arkadaşı Papasquiaro’ya karşılık gelen ve bir ara görünüveren Ulises Lima gibi. Üçünü de Bolaño’nun önceki kitabı Vahşi Hafiyeler’den hatırlarız. Onlarla birlikte yaklaşırız 2 Ekim 1968’te yaşanacak olan acılı ve kanlı Tlatelolco Katliamı’na.

Kalın kerpiç duvarlara çarptık.
Tek mirasımız delik deşik bir ağ oldu.

Zamanla oynar Bolaño. Anlatıcı Auxilio geçmişi düşünür ama onun zihninde geçmiş farklı bir şeydir: “Geçmişi düşünüyordum ama geçmişim şimdiki zamanın, geleceğin ve geçmişin birleşmiş haliydi, hepsi birbirine geçmişti” Yine de bu kadar kolay açıklanabilir değildir Tılsım’ın kurgusu. Mekanla da oynar Bolaño. Auxilio yalnızca zamanda özgürce gezmez. Mekanı da kendisiyle taşır: “Ben anılarımın toplamıydım. Hâlâ fakülte binasındaki kadınlar tuvaletinde yaşıyordum. Gittiğim her yere 1968 Eylül’ünü de beraberimde götürüyordum.”

1968’in Eylül ayına, Edebiyat Fakültesinin kadınlar tuvaletine sıkışmaz anlatı. Auxilio Meksika’ya gelişinden başlar anlatmaya, sonra yavaş yavaş 1968 yılına gelir “ya da 1968 yılı ona gelir.” Zaman, mekan ve anlatıcı sürekli hareket halindedir kitapta. Askerlerin el koyduğu fakültede, kadınlar tuvaletinde mahsur kalır. Orası mekan ve zaman olarak kurgunun merkezidir. Ama Auxilio zamanın içinde gezmeye devam eder. Bu zaman yelpazesi, mitolojik çağlardan, Bolaño’nun ölümüyle yarım kalan romanına adını veren 2666 yılına kadar açılan geniş bir yelpazedir: “Guerrero (caddesi), gecenin o vakti sokaktan çok mezarlığa benzer, 1974’teki veya 1968’deki veya 1975’teki bir mezarlığa değil ama 2666 yılındaki bir mezarlığa” benzer der Auxilio.

Korkuyu kitabın son bölümünün girişinde hissederiz. Auxilio artık karar verdiğinde: “İşte o an dağlardan inmeye karar verdim. Kadınlar tuvaletinde açlıktan ölmemeye karar verdim. Delirmemeye karar verdim. Dilenmemeye karar verdim. Kafama silah dayansa da gerçekleri söylemeye karar verdim.”

Auxilio korkusunu yener ve artık çıkmaya karar verir. Ya da hayır. Auxilio korkusunu yenip bir şeye karar vermez. Sonunda Auxilio’yu tuvalette bulurlar. Olsun, kendini iyi hisseder ve anlatmaya karar verir. Görmeye, katılmaya karar verir. Duymaya, hatırlamaya karar verir. Ama fakülte baskınının devamında 2 Ekim 1968’teki Tlatelolco Katliamı’nı görmez. Ya da görür ama doğu klasiklerine özgü oryantal bir rüyaya benzer (belki korkuyu okura yaklaştırmamak için) hayalle karışık bir şey olarak görür:

Bir şarkı, birlikte yürüyen gençler, bir uçurum. Şarkının kesilmediğini, gençlerin durmadığını, uçurumun korkutmadığını görür. Geriye yalnızca bir şarkı kalır. Onlardan önce söylenmiş, onların söylediği ve onlardan sonra da söylenecek olan bir şarkı. Korkmaktan (ve okuru korkutmaktan) korkan kitabın kahramanı, Meksika şiirinin anası Auxilio’ya da musallat olur şarkı. Ona da bir cesaret bulaştırır, romana adını veren o inanılmaz cesur final cümlesini söyler gerçeklerden ve gelecekten korkmayan o şarkıdan güç alarak.

Belki de bu yazının satırları arasında gezinen şarkı gibi bir şarkıdır o da. Katliamdan yaklaşık 450 yıl önce Aztekler tarafından söylenen ve Tlatelolco Katliamı yaşanınca kitapta da “gerçekten yazıyormuş gibi görünen  tek” şair olarak anılan José Emilio Pacheco tarafından yeniden hatırlatılan o yüzlerce yıllık şarkıya benzer bir şarkı.

 

Tılsım, Roberto Bolaño, Çeviren: Zeynep Heyzen Ateş, Pegasus Yayınları, Aralık 2013, İstanbul . 172 sf.

parasubiralcielo

 
 

Neruda

pablo ve matilde

SESSİZLİK İSTİYORUM

Şimdi  beni rahat bırakın.
Şimdi bensizliğe alışın.

Gözlerimi kapıyorum.

Ve yalnızca beş şey istiyorum,
beş seçilmiş kök.

Birincisi sonsuz aşk.

İkincisi sonbaharı görmek.
Yapamam uçuşup yere düşen
yapraklar olmadan.

Üçüncüsü koca kış,
aşığı olduğum yağmur ve
o vahşi soğukta ateşten gelen okşayış.

Dördüncü sırada yaz var,
yuvarlak su kabağı kadar.

Ve beşincisi senin gözlerin.
Mathilde’m, bir tanem benim,
senin gözlerin olmadan uyumak istemiyorum,
sen bana bakmıyorken yaşamak istemiyorum:
Baharı değişiyorum,
bana bakmayı sürdüresin diye.

İşte tüm istediğim bu dostlarım.
Neredeyse hiç bir şey ve hemen hemen her şey.

Şimdi isteyenler gidebilir.

(…)”

****

Neruda’nın Estravagario kitiabının ilk şiiri Pido silencio”. Şiir daha devam ediyor aslında. Ben çevirirken en sevdiğim yerde bıraktım. Devamını okumak isteyenler; İspanyolcası için başlığı tıklayabilirler. Türkçesi için şöyle bir link buldum; buradan bir fikir edinebilirler. İyi okumalar.

max bill

TASTAMAM YORULMAK

Tek başıma yorulmak istemiyorum,
sen de benimle yorul istiyorum.

Nasıl yorulmaz insan
sonbaharda şehirlere
düşen o külden;
artık yanmak istemeyen şeyden,
giysilerde birikip
yürekleri soldurarak
yavaş yavaş düşenden?

Yoruldum hırçın denizden
gizemli topraktan yoruldum.
Yoruldum tavuklardan:
Hiç bilmeyiz ne düşünürler
ve hiç önem vermeden
kuru gözlerle bakarlar bize.

Yorulmaya çağırıyorum seni de
bir sürü şeyden ve bir kerede;
berbat aperatiflerden
ve iyi eğitimden.

Yorulalım Fransa’ya gitmemekten,
yorulalım en azından
bir iki gününden haftanın:
Masadaki tabaklar gibi
hep aynıdır adları
ve bizi uyandırırlar, niye?
Hiç keyifsiz uyuturlar yine.

Hadi, itiraf edelim artık
hiç anlaşamadık biz
sineklere ve develere
benzeyen bu günlerle.

Bir kaç heykel gördüm,
muktedirler için,
gayretkeş eşekler için dikilmiş.
Öylece duruyorlar, hiç hareketsiz,
ellerinde kılıçları
altlarında hüzünlü atları.
Anıtlardan yoruldum.
Daha dayanamam bu kadar taşa.

Eğer böyle hareketsizlerle
doldurmayı sürdürürsek dünyayı
nasıl yaşayacak yaşayanlar?

Hatırlamaktan yoruldum.

İstiyorum ki insan doğduğunda
çıplak çiçekler solusun,
taze toprak, saf ateş solusun;
herkesin soluduğunu değil.
Rahat bırakın yeni doğanları!

Yaşamaları için yer bırakın!
Onlar için düşünmeyin her şeyi,
aynı kitabı okumayın onlara
bırakın kendileri bulsun aydınlığı,
bırakın isim koysunlar öpmelerine.

Sen de benimle yorul istiyorum,
iyi yapılmış her şeyden.
Bizi yaşlandıran her şeyden.

Başkalarını bıktırmak için
hazırlanan şeylerden.

Yorulalım öldürenden
ve ölmek istemeyenden.

Bolano Kartvizit

KARTVİZİT: ROBERTO BOLAÑO / ŞAİR VE AVARE

Edebi Alemde Bir Gezinti

1. Rüyamda Georges Perec üç yaşındaydı ve bizim eve geliyordu. Onu kucaklıyordum, öpüyordum, ona ‘çok değerli bir çocuk’ olduğunu söylüyordum.

8. Rüyamda New York’ta sahilde parkta yürüyordum ve uzaklardan Manuel Puig’in silüetini görüyordum. Üzerinde gök mavi bir gömlek ve ince kanvas kumaştan, duruma göre, açık mavi ya da koyu mavi bir pantolon vardı.

9. Rüyamda Macedonio Fernández NewYork göklerinde bir bulut olarak beliriyordu: Burnu ve kulakları yoktu bulutun, bir tek gözleri ve ağzı vardı.

10. Rüyamda Afrika’da bir yolda yürüyordum ama yol birdenbire Meksika’daki bir yol oluyordu.İleride kıyıda Efraín Huerta, büyükçe bir kayanın üzerine oturmuş, Distrito Federal’in çulsuz şairleriyle barbut oynuyordu.

11. Rüyamda, Afrika’nın unutulmuş bir mezarlığında artık yüzünü bile hatırlamadığım bir arkadaşımın mezarıyla karşılaşıyordum.

12. Rüyamda bir akşam evimin kapısı çalınıyordu. Dışarıda kar yağıyordu. Benimse ne sobam ne de param vardı. Elektriğimi de kesmeye geldiler diye düşünüyordum. Sonra kapıyı açınca, karşımda kimi göreyim? Kapıda elinde bir şişe şarap, bir paket yiyecek ve Meçhul Üniversite için bir çekle Enrique Lihn duruyordu.

17. Rüyamda ihtiyar ve hasta bir hafiyeydim, uzun zamandır kayıp olan insanların izini sürüyordum. Bazen tesadüfen aynaya baktığımda aynada Roberto Bolaño’yu tanıyordum.

22. Rüyamda bir Afrika köyünde Gabriela Mistral’le karşılaşıyordum. Biraz zayıflamıştı ve toprak zemine oturup kafasını dizlerinin arasına yatırarak uyumayı huy edinmişti. Sivrisinekler bile onu tanıyor gibiydiler.

26. Rüyamda 15 yaşımdaydım ve vedalaşmak için Nicanor Parra’nın evine gidiyordum. İçeride ayaktaydı, kara bir duvara yaslanmıştı. Nereye gidiyorsun Bolaño?, diyordu. Uzağa, Güney Yarıküre’nin uzaklarına, diye yanıtlıyordum.

27. Rüyamda 15 yaşındaydım ve gerçekten de Güney Yarıküre’den gidiyordum. Sırt çantama sahip olduğum tek kitabı (Vallejo’nun Trilce’si) koyar koymaz, çantam yanmaya başlıyordu. Saat akşamın yedisiydi ve ben artık yanıklar içindeki çantamı pencereden fırlatıyordum.

29. Rüyamda bir taşa Vergilius’u çeviriyordum. Ben bir bazalt taş levhanın üzerinde çırılçıplaktım ve güneş, savaş uçağı pilotlarının dediği gibi, tehlikeli bir biçimde saat 5’lerde salınıyordu.

30. Rüyamda Afrika’da bir evin avlusunda can çekişiyordum ve Paulin Joachim isimli bir şair benimle Fransızca konuşuyordu (ben yalnızca “teselli”, “zaman”, “gelecek yıllarda” gibi kısımları anlıyordum), bu arada yanımızdaki bir ağacın dalında idam edilmiş bir maymun salınıp duruyordu.

31. Rüyamda dünyanın sonu geliyordu. Ve bu sonu seyreden tek insanoğlu Franz Kafka’ydı. Gökyüzünde Titanlar ölümüne kavgaya tutuşmuştu ve Kafka, New York’ta Central Park’ın dökme demirden banklarından birine oturmuş dünyanın yanışını seyrediyordu.

34. Rüyamda çok yaşlı bir Latin Amerikalı hafiyeydim. New York’ta yaşıyordum ve Mark Twain yüzü olmayan birinin hayatını kurtarmam için beni tutuyordu. Bu iş hiç de kolay olmayacak, Bay Twain, diyordum ona.

35. Rüyamda Alice Sheldon’a aşıktım. O beni sevmiyordu ama. Bu yüzden üç kıtada kendimi öldürmeye kalkışıyordum. Yıllar geçiyordu. Sonunda artık ben iyice yaşlandığımda, bir gün New York’ta, sahildeki yürüyüş kolunun öbür ucunda görünüyordu ve uzaktan bana (havaalanlarında pilotların inmesi için yapılanlar gibi) işaretler aracılığıyla beni hep sevdiğini söylüyordu.

36. Rüyamda devasa bir bazalt taşı levhanın üzerinde Anais Nin’le 69 yapıyorduk.

41. Rüyamda bir düş görüyordum ve düşler tünelinde Roque Dalton’un düşüyle karşılaşıyordum: Başkalarının boktan şüpheleri yüzünden ölen cesur insanların düşüydü.

42. Rüyamda on sekiz yaşındaydım ve o zamanki, yine on sekiz yaşında olan, en iyi arkadaşım Walt Whitman’la sevişiyordu. Bunu bir koltukta yapıyorlardı, Civitavecchia’da yağmurlu bir gün batımını izleyerek.

44. Rüyamda balta darbeleriyle Marquis de Sade’ı çeviriyordum. Delirmiştim, bir ormanda yaşıyordum.

45. Rüyamda Pascal Civitavecchia’da bir barda gayet sarih bir dille korkudan bahsediyordu: “Mucizeler insanları dönüştürmezler” diyordu “mahkûm ederler”.

47. Rüyamda Baudelaire bir cinayetin işlendiği bir odada bir gölgeyle sevişiyordu. Ama Baudelaire bunu hiç önemsemiyordu. Hep böyle olur, diyordu.

57. Rüyamda Georges Perec üç yaşındaydı ve durmadan ağlıyordu. Onu sakinleştirmeye çalışıyordum. Kucağımda gezdiriyordum; şekerlemeler, boyama kitapları alıyordum. Sonra New York’ta sahildeki parka iniyorduk, o kaydırakta kayarken ben kendi kendime şöyle diyordum: Evet, hiçbir işe yaramıyorum ama en azından sana mukayyet olacağım, kimse sana zarar veremeyecek, kimse seni öldürmeye yeltenemeyecek. Sonra yağmur başlıyordu ve sakin sakin eve dönüyorduk. İyi de, evimiz neredeydi?

****

Roberto Bolaño, bundan 60 yıl önce 28 Nisan 1953’te doğmuştu. 50. yaş gününün üzerinden 3 ay geçmeden 15 Temmuz 2003’te hayatını kaybetti. Şimdi 60. yaş gününün üzerinden bir kaç gün geçmiş durumda ama 2000 yılında yayınlanan Tres isimli şiir kitabına aldığı ve “Un paseo por la literatura” adını verdiği edebi rüyalarından hazırladığım seçkiyi yayınlamak için 10. ölüm yıldönümünü beklemek de saçma geldi. Önce doğumgününü kutlayalım, gerisine sonra bakarız:

İyi ki doğdun Roberto Bolaño: Avare ve Şair…

bolaño

XII

Yüreğime yeter, sen tek sineni aç sineme,
kanatlarım yeter, ikimizin özgürlüğüne.
Ruhunun derinliklerinde uyuyanlar
benim ağzımdan ulaşacaklar gökyüzüne.

Sendedir, sende belirir her günün hayali.
Bir çiy tanesi gibi inersin taç yapraklarına.
Ufkun altını oyuverirsin yalnızca yokluğunla.
Sonsuza dek firardasın zaten hep dalgalar gibi.

Rüzgarda kalsan şarkılar söylersin diyorum
çam ağaçları gibi, gemi direkleri gibi.
Onlar gibi incesin sen de, suskunsun.
Ve hüzünleniverirsin birden, yolculuklar gibi.

Ey beni eski bir yol gibi muhabbetle ağırlayan.
Sende yaşar yankılar, hatırlanası sesler.
Ben uyandım ama bazen ruhunda uyuyakalan
kuşlar kaçıverirler senden, bana göç ederler.

Pablo Neruda


Öyle Yukarıdan Değil

Arada sırada ve uzaklarda,
kendi mezarında bir banyo yapmak gerek.

Şüphesiz, her şey çok iyi,
her şey çok kötü, şüphesiz.

Yolcular gelip geçiyor,
büyüyor çocuklar ve sokaklar,
sonunda alıyoruz dükkanda
tek başına ağlayan o gitarı.

Her şey çok iyi, her şey çok kötü.

Bardaklar doluyor ve tekrar
boşalıyor, doğal olarak
ve bazen tan vaktinde
ölüyorlar sırra kadem basarak.

Bardaklar ve içenler.

O kadar büyüdük ki artık
selam vermiyoruz komşumuza
ve öyle çok kadın seviyor ki bizi
anlamıyoruz bile nasıl olduğunu.

Ne güzel elbiselerimiz var!
Ne önemli düşüncelerimiz!

Portakal rengi olduğuna inanan
sarı bir adam tanıdım
ve bir siyahi, sarışın giysiler içinde.

Öyle şeyler, öyle şeyler görülüyor ki.

Kusursuz beyefendilerin şölen
verdiği hırsızlar gördüm,
İngilizce oluyordu tüm bunlar.
Ve onurlular, açlar gördüm,
çöplüklerde ekmek ararlar.

Kimsenin inanmadığını biliyorum bana.
Kendi gözlerimle gördüm bunları ama.

Kendi mezarında bir banyo yapmak gerek
arada, ve o kapanmış topraktan,
aşağıdan bakmak şu gurura.

O zaman öğrenilir tartmak.
Konuşmak öğrenilir, var olmak.
Belki bu kadar çılgın olmayız o zaman,
bu kadar ihtiyatlı olmayız belki.
Ölmeyi öğreniriz.
Çamur olmayı, gözleri olmamayı.
Unutulmuş bir isim olmayı.

Bazı büyük şairler var,
kapılardan geçmezler,
ve bazı işadamları,
yokluğu hatırlamazlar.
Kadınlar var
gözü soğandan yaşarmamış,
daha neler var, neler,
böyleler ama böyle olmayacaklar.

İsterseniz inanmayın bana.

Sadece bir şey öğretmek istedim size.

Hayat profesörüyüm ben,
serseri öğrencisi ölümün
ve bildiklerim eğer, işinize yaramıyorsa,
hiçbir şey demedim size; her şeyden başka.


Nicanor Parra: Bir Şiir

Aralık 2, 2011

Düşsel Adam
Nicanor Parra

Düşsel adam
düşsel bir evde yaşar
düşsel ağaçlarla çevrili
düşsel bir nehrin kıyısında.

Düşsel olan duvarlarında
düşsel eski tablolar asılıdır
düşsel uçurumlar vardır tabloda
düşsel mekan ve zamanlarda
düşsel dünyalarda yaşanan
düşsel olayları anlatırlar.

Düşsel akşamlarında yine
düşsel merdivenleri çıkar
düşsel bir balkondan aşağı
düşsel bir vadide uzanan
düşsel tepelerin sıralandığı
düşsel bir manzaraya bakar.

Düşsel gölgeler yaklaşır
düşsel bir yoldan doğru
düşsel şarkılar söylerler
düşsel gün batımlarında.

Düşsel aylı gecelerde yine
düşsel bir kadını düşler
düşsel bir aşk sunar kadın ona
işte o an yeniden duyar aynı acıyı
düşlediği düşsel zevkin aynısını
ve yeniden çarpmaya başlar
düşsel adamın kalbi.

Bu yılki Cervantes Ödülü 97 yaşındaki Şilili şair Nicanor Parra’ya verildi. Antişiir ya da Karşışiir’in yaratıcısı olarak tanınır. Boş duygusallıklara, içi boş makyajlı sözlere karşı olduğu bilinir. Şiir anlayışını göstermesi açısından en münasip şiiri şairleri Olympos’tan inmeye çağıran Manifiesto‘dur ama ben şimdi o uzun şiiri burada hızlıca çeviremedim.

Ama Düşsel Adam da Parra’nın şiir anlayışını yeterince açık ediyor gibi geldi bana. Şilili yazar Ariel Dorfman’ın Cervantes Ödülü’nün Nicanor Parra’ya verildiğini duyunca sarf ettiği final cümlesiyle bitirelim:

“Cervantes y Parra unidos, jamás serán vencidos…”

%d blogcu bunu beğendi: