defne-sandalci-egoistokur-dilek-atli-3

Fotoğraf: Dilek Atlı. 19 Şubat 2015 tarihli Egoist Okur Söyleşisinden.

“(…)

Birbirimize öbürlerinin bizi bıraktığı yerden dokunuyoruz. Bu, hemen, ilk anda, öyle ele veriyor ki kendini sanki birbirimize onlar tarafından iliştirilmiş gibiyiz. Öyle; tanıdık, eğreti.. elimi kazağının altına soktum ve teninde gezdirdim, öbür eller, hemen, çığlıklarla yetişip itene kadar, belki üç saniye. Soğukkanlılıkla, aldırma, dedi. Sesinde neredeyse bir infaz soğukluğu: onları mı bizi mi harcıyoruz bu kararla? Ve gidecekti aslında, bekler, dedi ama gitmedi, kaldı ve bir arzular kargaşasının içine yuvarlanıp sarıldık –bağışlanmak isteğiyle çıldırarak ve suça batmış. Bir istek fazlalığı.

Bana saatlerce hikâyeler anlatıyor: olmuş ya da onun uydurduğu şeyler –her durumda ya yaşamışlığına ya da uydurma ustalığına hayran kalıyorum. Belki zaten mahsus yapıyor –çünkü hikâyelerinden oluşan bir dairenin ortasında duruyor ve o anlattıkça ben dairenin merkezine doğru çekiliyorum, çekiliyorum… orda bir başkasının-çekim-alanında-kendini-yitirme-korkusu, bulantı… bir de yeniden kıpırdanan bir imkansızlık duyumuyla bırakıveriyor beni, burun buruna!

(…)”

Ah!, Defne Sandalcı, Metis Yayınları, Nisan 2013, İstanbul. Sf. 43. “Dört” adlı şiirden. (Boldlar bana ait.)

tütün, 1997, Deniz Bilgin

tütün, 1997, Deniz Bilgin

(…)

Amerikalılar birbirine o kadar benzerler ki Avrupalılar için bunları şahsan ba’de-şahsin tanıyabilmek hakikaten güçtür. Hatta erkeklerini kadınlarından fark etmek bile müşkilât-ı sahîhadandır. Zira cezâyir-i bahr-i okyanustan Cava tarafları ahalisi gibi bu Amerikalılar’ın da erkeklerinin yüzlerinde tüy tüs pek az olduğundan ve çıkanları da sahipleri yolduklarından kadın ile erkeğin en büyük medâr-ı temyîzi olan sakal ve bıyık bunlarda yoktur.

Cümlesinin rengi bakır rengine karîb kırmızı olup, göz kuyrukları Çinliler’de olduğu gibi şakaklarına doğru çekik bulunduğundan ve burunları zenci burnuyla Tatar burunları arasında bir şekilde idüginden ve uzun boy ve iri cüsse cümlesinde görüldüğünden şekl ve sûretçe bunlar arasında pek az fark vardır. Saçları alelumûm kalın ve at kılı gibi kalın ve parlaktır. Eğer yüzlerini ve vücutlarını iğne ile döğdürüp açılan deliklere mâi ve siyah boyalar sokmak suretiyle eşkâl-i mütehâlife resmetmemiş olsalar bunların acemisi olan gözler için ne karıyı erkekten ve ne de bir şahsı diğerinden tefrike hiç imkân bulunmaz.

Başlarına bir takım kuş tüyleri ve kuş kanatları takmak cümle-i müzeyinattân madud bulunup saydeyledikleri hayvanatın kıllarından, yünlerinden iplik eğirerek dokudukları kaba saba şeylerle  bir dereceye kadar telebbüs ederlerse de bu sûret-i telebbüs ne setr-i avrete ve ne de soğuktan ve sıcaktan muhafazaya tamamıyla hizmet eylemez.

Mağaraları içinde ekseriya çırçığlak otururlar. Oturdukları yerleri yumuşacık otlarla döşerler. Bazı sedir gibi setler yaparak üzerine ağaç çürüğü doldurup tesviye ederler ki hem düz hem kaba birer kanepe hükmünü alırlar. Kapları kacakları ekseriyetle ağaçtan oyma olup topraktan dahi çanak ve güveç suretinde şeyler imal edebilirler.

Eskiden kalma silâhları oldukça musanna’ ise de yeni yaptıkları eslihada o maharet-i san’atkârâneyi gösteremediklerinden bıçak ve balta ve kılıç ve demirden ok temrenleri ve yayları ve mızrak gibi şeyler indlerinde gayet kıymetdardır. Yeni imal eyledikleri yay ve kargıları demirden ziyade bir nevi sert ağaçtan yaparlar ki bu da demiri işlemek kendileri için mûcib-i suûbet olmasından neşet eyler.

(…)

Rikalda Yahut Amerika’da Vahşet Alemi, Ahmet Midhat Efendi, Bütün Eserleri, Romanlar XII, Türk Dil Kurumu Yayınları, Hazırlayanlar: Erol Ülgen – M. Fatih Andı – Kâzım Yetiş. Ankara 2003. Sf. 642.

“(…)

Ahmet  Mithat‘ın pek dikkate değer bir yanını anlatacağım: Onun bütün yazılarında, ayrılmaktan kaçındığı esas prensiplerinden birisi, gerçeğe hayalden çok yer vermekti; ve prensibini savunurken:

“Görebilen için hayat her hayal gücünden üstündür. Hayal gücünden esinelenen yazarın, dünyayı anlatmağa çalışan gözsüzden farkı yoktur…” derdi. (…)

(…) Görmediği hiçbir alemi, hatta hiçbir yeri anlatmak istemeyen, bazen sadece hazırlayacağı romanına sahne olacak çevreleri gezmeki tanımak, incelemek için, koltuk meyhanelerinden genelevlere, esrarkeş kahvelerinden çingene mahallelerine, batakhanelerden Bektaşî tekkelerine kadar her yere, her âleme girer, çıkar, her çeşir insanla düşüp kalkardı. Eğer roman tarihî ise o zaman da müzeleri dolaşır, her çağın giyim özelliklerini dikkatle gözden geçirir, kitapları karıştırır; hatta askerî konularda muhtaç bulunduğu bilgileri edinmek üzere eski haritaları toplar, kurmay subaylarla konuşur, defterini ve çoğunlukla tütün paketlerinin arkalarını çeşit çeşit notlarla doldurur, özetle kafasının her eksiğini ısrarlı bir dikkat ve özenle giderdikten sonra yazmağa başlardı.

(…)”

Kamil Yazgıç’ın Ahmet Mithat Efendi – Hayatı ve Hatıraları, sf. 48-49’dan. Sadeleştiren: İbrahim Olgun. Ben, Türk Dili – Anı Özel Sayısı (Aylık Dil ve Edebiyat Dergisi Yıl 21, Cilt XXV, Sayı 246, 1 Mart 1972) sayfa 558’den aktardım.

Ahmet Mithat’tan önce Türk edebiyatında Amerikalı yerliler anlatılmış mıydı, bilmiyorum ama sanmıyorum. Ahmet Mithat bütün romanı kendisi mi yazmış yoksa bir yabancı romandan serbest çeviri usülüyle mi kaleme almış, araştırmaya değer: Muhtemelen ikinci metodu uygulamış olmalı; çünkü hem konu itibarıyla buna ihtiyacı var (Amerika’ya gitmişliği yoktu ve müze olarak da en fazla o dönem Avrupa’da yerlilerin sergilendiği panayırlardan birine denk gelmiş olabilirdi) hem de Diplomalı Kız isimli romanının girişinde benzer bir metod uyguladığını, romanı Dick May’ın Levant Herald‘da okuduğu bir fıkrasından esinlendiğini  “istesem söylemezdim, kimse de anlamazdı” diye üste de çıkarak itiraf eder.

Ahmet Mithat’ın romanı 1889 tarihli. ABD’nin kuzeyindeMissouri Nehri kıyısındaki yerlilerin hikayesini anlatıyor. Ben de yazıyı Missouri Nehri çevresinde meskun en büyük yerli ailesi Sioux’ların efsanevi lideri Oturan Boğa‘nın portresiyle açtım.  Ama Ahmet Mithat, Sioux’ları anlatmıyor: Onun yerlileri ortaya karışık bir şey.

Beyaz adamın gemileri Missouri’de kaza yapıyor ve içlerinden bir grup  iki gün boyunca yalnızca yabani yemişler yiyerek yürüye yürüye (Meksika’dan başka yerde hiç yaşamamış olan Azteklere ait) bir Aztek mabedine varıyorlar. Aztekler ya da yerliler ya da vahşiler bunları esir alıyor ve olaylar gelişiyor…

Bu Kitap Türk edebiyatından sayılır mı, bilmiyorum. Amerika yerlilerinden bahseden ilk kitap mı, ondan da emin değilim. Ama benim bu sahada Amerika yerlileriyle karşılatığım ilk (ve galiba tek) kitap.  Kitabın yalnızca birinci bölümünü okudum.

Beni en çok yazarın gerçeklere bağlılığı etkiledi…

“(…)

Bundan yirmi gün kadar önce bir gün Sabahattin Ali bana sergiye uğradı. O günler hep sarhoş dolaşıyordu. Sergide bir sanatçılar toplantısında da o kadar içti ki, fıçı gibi sızdı kaldı. Onu hiç bu kadar kalender ve sarhoş görmemiştim. Son gördüğüm gün de öylesine sarhoştu. Beni dışarı çağırdı. Paltosuz çıktım. Dışarısı müthiş soğuktu. Bana bugünlerde Ankara’ya gidip gitmeyeceğimi sordu. Niyetim olmadığını söyledim. Kendisinin bir işi için gidip gitmeyeceğimi sordu. «Sergimiz var bırakamam» dedim. «Senden başka hiç kimse bilmiyor, bilmesini de istemiyorum. Ben artık bu memlekette yaşayamam. Çekip gideceğim. Nereye olduğunu pek bilmem ama. Belki bir gün ağabeyine uğrarım.»

O bunları söylerken ağzından alev gibi votka dumanı çıkıyordu ve ben paltosuz titriyordum. Bu kadar arkadaşı vardı. Böyle bir sırrı açmak için, niçin beni seçmişti? Onunla hiçbir zaman dost olacak kadar birbirimize sokulmamıştık. Birçok halleri bana sevimsiz geliyordu. Yalnız son zamanlarda Adalet’lerin evinde onu arasıra görüyordum. Çoğu kez eğlence, içki ve kadın peşinde idi.

Son kitabında çok güzel iki üç hikâye okumuştum. Kendisini de kutlamıştım. Ama kötüleri de vardı. Her ne hal ise, bana dört beş dakika içerisinde memleketten çıkmaya karar verdiğini söyledi. Ankara’ya gidemediğime üzüldü. Herhalde karısına bir emanet gönderecekti ve hemen kimseyi bulamamıştı. Benden ayrılır ayrılmaz arkamda Adalet’le kocası Mehmet Ali’yi gördüm. Koşarak köşeyi dönen Sabahattin’i gördüler:

-Ne o bizden mi kaçıyor, dediler. Ben bir parça şaşırdım.

-Vallahi kimden kaçıyor bilmem ama ben dondum paltosuz, dedim.

Gerçekten o günden sonra Sabahattin’i bir daha görmedim. Bu konuşmadan senden başka hiç kimseye bahsetmedim. Yalnız on gün evvel Mehmet Ali’ye bir mektup gelmiş ondan: «Ben gidiyorum, inşallah bir gün başka koşullar altında karşılaşırız,» diyormuş ve onlara onyedibin liralık bir kamyonu bırakıyormuş. Tuhaf bir kamyonun hikâyesi. Sabahattin’e bir kamyon almışlar bu fiyata. Artık siyasetle uğraşmasın, ailesine birkaç para çıkarsın diye. Güya parayı Melek Celal Hanım vermişmiş. Sabahattin bu parayla Urfa’ya bir sefer eylemiş. Beşyüz lira kazanmış. Sonra bu işten vazgeçmiş. Kamyonu bırakıp gitmiş. Şimdi Adalet ve kocası,

-Olur mu böyle arkadaşlık, biz şimdi bu kamyonu nidelim, diyorlar. Onun için almıştık. Bıraktı gitti.

Mehmet Ali ve Adalet, Sabahattin’le ne biçim bir dostlukla bağlı idiler pek anlayamadım. İstanbul’da olduğu zamanlar onların evinde yatıp kalkıyordu. Can ciğer geçiniyorlardı.

Haa, o gün bana gideceğini söylediği gün, Marko Paşa özellikle sakın Adalet ve Mehmet Ali’ye bir tek kelime söyleme demişti. Ben de onlara hâlâ bir tek kelime söylemedim.

İlahi Marko Paşa. Ben onun işlerinden hiçbir şey anlayamadım gitti. Sanat adamı mı? Siyaset adamı mı? Keyif adamı mı? Bunların üçü mü? Hiç birisi mi? Bazıları mı? Sen ne dersin? Bunlardan gerçekten hiçbir şey anlayamadım. Yalnız Paris’e gelir sana misafir olursa canım sıkılacak. Senin memurluk hayatından, yazarlık ve sanat dünyasına çıkmanı gönlüm arzuluyor, ama siyaset hayatı için değil. Siyaseti de resim ve edebiyat gibi bir meslek olarak kabul ediyordum. Her mesleğe bir parça erken giren kazanıyor…

Sanatın bünyesinde eriyen bir siyaset. Evet bunu her sanatçı yapar, ama siyasetin içinde eriyen bir sanat, buna aklım yatmıyor! Bunu yapanlar var, fakat herhalde biz buna göre hazırlanmamışız.

Siyasi hayat her şeyden önce granit gibi bir yürek istiyor… Daha doğrusu, acıma, gözyaşı siyasi hayatta sökmüyor. Oysa bizim gözlerimizde akacak dünya kadar yaş, yüreğimizde acıyacak dünya kadar insan var…

(…)”

Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun Paris’teki ağabeyi Sabahattin Eyüboğlu’na İstanbul’dan yazdığı 18 Nisan 1948 tarihli mektuptan. Kaynak: Kardeş Mektupları, Bedri Rahmi Eyüboğlu, bilgi yayınevi, Ocak 1985, Ankara, sf 277-279.

Sabahattin Ali’nin 2 Nisan 1948’de Kırklareli’nde öldürüldüğü ancak ölümünün 2,5 ay kadar sonra duyulduğu söylenir. Ama gerçekte başına neler geldi; kim, nerede, ne zaman, nasıl öldürdü hâlâ bilmiyoruz, tek bildiğimiz onun da son günlerini “güvercin tedirginliği”nde geçirdiği.

Ailesiyle (Aliye Ali ve Filiz Ali) son fotoğrafı 1947 yılında Paşakapısı Cezaevi’nden, hayatta iken son fotoğrafı 1 Mart 1948’de Urfa’dan. Aşağıda öldükten sonraki ilk fotoğrafı var: Ullstein-Verlag etiketli Viyana baskısı bir Yevgeni Onegin, bir Balzac romanı, traş takımı, gözlük kabı, gözlük, kol saati, hayli yıpranmış meşin bir çanta, kolonya şişesi, Aliye Ali’nin etrafı kesilmiş bir fotoğrafı, sırtı yıpranmış siyah meşin kaplı bir defter, içi müflon fermuarlı deri ceket, ekose gömlek, beyaz iç çamaşırları, not defteri, gazeteler, fotoğraflar, el yazması küçük notlar arasında bu ülkenin en büyük yazarlarından, bu dilin en büyük ustalarından birini de görüyorum ben.

<span>%d</span> blogcu bunu beğendi: