“(…)

Çoğumuza ömrümüz boyunca bir defa bile gülmeyen şans perisi ta çocukluğundan beri Fikret Muallâ’nın ikide bir karşısına dikiliyor; onu şeytanın bile aklına gelmeyen münasebetsiz durumlardan, yağdan kıl çeker gibi çekip çıkarıyor. Onun en büyük talihsizliği bu oldu denilebilir. Eninde sonunda şansına güvenmeğe başladı:

«Bir postum var atarım, nerde olsa yatarım» sözünü kabullendi. Ben onu 1935’te tanıdığım zaman bu tekerlemeyi hayata uydurmakla meşguldü. O zamanlar çıkmağa başlayan «Tan» gazetesinde Elif Naci ile bir sanat sayfası çıkarıyorduk. Akşamları buluşup yarenlik ederken Fikret de ikide bir gazeteye uğramağa başladı:

«Kadıköy’e geçecektim, vapur parasını unutmuşum» diyor, sonra vapur parasını civar meyhanelerden birisinde şaraba yatırıyordu.

*

Kadıköylüydü. Hali vakti yerinde bir ailenin çocuğu idi. Orta mektebi bitirdikten sonra anası onu Almanya’ya tahsile göndermişti. Almanya’da çok iyi bir hocanın eline düşmüş, vakit kaybetmeden sağlam bir desen bilgisi edinmişti. Daha biz siyah beyazın ne olduğunu bilmezken o mükemmel gravürler yapıyor, en gözde Alman dergilerine desenlerini kabul ettiriyordu.

O sıralarda babasının bütçesi bozuluyor, fakat masallarda rastlanan bir Mısırlı prenses Fikret’in imdadına yetişiyor, onun uzun zaman Almanya’da kalmasını destekliyor. 16 yaşından yirmi beşine kadar Almanya’da kalıyor. Memlekete dönmeden uğradığı Paris ona Almanya’yı unutturuyor. Hayatlarına ve eserlerine özendiği ustaların hepsi Parisli: Toulouse Lautrec’e, Degas’ya, Renoir’a, hele hele Van Gogh’a bayılıyor. Memlekete dönünce Galatasaray lisesine resim hocası oluyor, ama aklı Avrupa’da. Bir gün hiç kimseye haber vermeden soluğu Paris’te alıyor. Şans perisi pek yüz vermeyince dönüyor. Annesini kaybediyor. Babası tekrar evleniyor. Bir üvey ana dramıdır başlıyor. Babasını da kaybedince varını yoğunu satarak kapağı gene Paris’e atmak sevdasına tutuluyor. Onu tanıdığım günler bu telaş içinde idi. Babadan kalan birkaç evi satıp savmak ve çekip gitmek. Giderayak müthiş içiyor, ta çocukluğundan beri alıştığı alkol yavaş yavaş Fikret’in lambalarını söndürmeğe başlıyor. İçti mi tam manasıyle sapıtıyor. Bir gece Beyoğlu’nda bir meyhaneden ötekine geçerek tanıdıklarına, tanımadıklarına, garsona, patrona, bunlarla da hırsını alamıyarak duvardaki resimlere çatmağa başlıyor. Ufak tefek şeyler de kırıp döküyor olmalı ki karakola düşüyor. Onu uzaktan tanıyan, istidatlı ressam olduğunu duyan bir memur ertesi gün bizi arıyor:

― Hapishaneye düşecek kadar işi azıtmıştı. Şimdilik Bakırköy’e gönderdik, müşahede altındadır. Eğer siz uğrar nasihat ederseniz belki hakkında hayırlı olur. İkide bir sizlerden bahsediyor.

Hey Allahım! Onu hastanede görmeliydiniz. Neyzen Tevfik’le ikisine bir oda vermişler. Biri ney çalıyor, öteki resim yapıyor. Neyzen,

― İşte böyle evlât! ―diyor―. Bizleri böyle arasıra kazığa çekip tamir ediyorlar. Herkese Allah Kerim, Fikret’le bana da Fahrettin Kerim! Değil mi, Muallâ?

Fikret gevrek bir kahkaha ile tasdik ediyor, bir yandan da müthiş bir el çabukluğu ile resim yapıyor. Çini mürekkebi ile bir deseni tarıyor. Hastanede çizdiği desenler arasında çok güzelleri vardı. Doktorlara, hastalara, hastabakıcılara da desenler çizdiğini söylüyordu. Neyzen Tevfik’ten çizdikler arasında da ustaca taramalar vardı.

― Şimdilik rahatım yerinde. Sen hele beş on gün sonra bir uğra bakalım…― diyor.

Ama o kadara kalmadı, bir mektup, birkaç desen ve bir feryat:

― Allah rızası için beni buradan kurtar. Beni buraya Beyoğlu’nda çıngar çıkardığım için değil mirasıma konmak için kapatmışlar. Dün birkaç kişi geldi. Bana bir vasi tayin etmişler. Yani ben deli olduğum için babamdan kalan mirasa konamayacakmışım. Allah aşkına beni buradan, vasiden kurtar. Bir avukat bul.

O zamanlar sağ olan Salâh Cimcoz’lara koştum. Bir ara onlarda barındığını duymuştum. Meğer onlara da ne oyunlar oynamış bizimki. Uzatmayalım, bir sanat dostu avukatın yardımıyle Fikret’i hastaneden kurtardık. Miras işini avukat Kıbrıslı Celâl Bey yoluna koydu. Fikret dört beş bin lira tutan parayı alır almaz tepeden tırnağa bir kont gibi giyindi, kuşandı. Akılımda kaldığına göre 936 senesinde Paris yolunu tuttu. Gidiş o gidiş.

Onu 1950’de Paris’te gördüm. Kelimenin tam manasıyle perişandı. Yaşı çoktan elliyi aşmıştı. Yerlerden topladığı izmaritleri içiyordu. Gazinoları dolaşıyor, kolunun altından ayırmadığı bazı desenleri tutturabildiğine satmağa çalışıyordu. Atelyesine gittim. İşgal altındaki Paris’te geçirdiği günlerin hikâyesini dinledim. Arasında anlatılmağa değerleri vardı. Onları da size gelecek yazımda anlatmağa çalışacağım.”

Bedri Rahmi’nin Bir Garip Kişi isimli yazısının final bölümü ya da ikinci yarısı. Delifişek, Bedri Rahmi Eyüboğlu, bilgi yayınevi, Ankara, 1975 sf.103-106.


Yazının tarihi yine belirtilmemiş. Kitapta hemen bu yazıdan sonra Fikret Mualla başlıklı ikinci bir yazı daha var. Ben ilk başta Bedri Rahmi’nin bu arka arkaya iki Fikret Mualla yazısını 1967’de ressamın ölümünün ardından yazdığını düşünmüştüm. Ama anladığım kadarıyla Paris’te bir akıl hastanesinde yatarken (Mayıs 1967’den ölümüne -Temmuz- yakın bir süre akıl hastanesinde kaldı ama daha evvel de akıl hastanelerinde kalmışlığı vardır; o yüzden -bana son ayları gibi gelse de- yazının tarihinden emin olamadım) hiç olmazsa dört bir yana savrulan eserlerinin bir araya toplanması için yazılmış.

Ve bir kaç not: Kitaptaki Türkçe aynen aktarılmıştır: “manasıyle”, “yapmağa” ya da “alamıyarak” gibi söyleyişler o zamanın Türkçesinin doğrularıydı. Fahrettin Kerim (Gökay) Türkiye’nin ilk asabiyecilerinden ve Bakırköy Ruh ve Akıl Hastanesi’nin kurucularındandır. Daha sonra İstanbul Valiliği de etmiştir. Fikret Mualla, 1903 doğumludur, 1950’de yaşı elliyi çoktan aşmış değildi ama Bedri Rahmi bir şey demek istiyor galiba…

Bedri Rahmi: Merhaba Renk

Eylül 23, 2011

Kalamış iskelesinin arkasında güneş batıyordu. İskeleyle tramvay durağı arasında beş on tane, kabadayı çınar vardır. Karakış, ağaçların yapraklarını kökünden kazımış, ince kalın ne kadar dal varsa, hepsi damar damar gökyüzüne çizilmiş. Gökyüzü bir âlem. Güneş, Moda burnunun arkalarında bir yerde batmış olmalı. O taraf, ateş alev yanıyor.

Kırmızı gülün alı var

diyen rumeli türküsündeki al, böylesine katmerli bir kırmızı olmalı. Ama, bu belâlı kırmızı, hiç bir ipucu vermeden morarıyor, sonra sezdirmeden turuncu kesiliyor, daha sonra, çınarların uçlarına doğru, turuncu kavuniçine dönüyor, sonunda, daha yukarılara doğru, kâğıt akı kadar aydınlık bir pembe, aynı koyulukta ılık, isimsiz bir mavide karar kılıyordu. Asıl kızılca kıyamet, ulu ağaçların en sık dalları arasında kopuyordu. Gövdelerin ve iri dalların yan yana gelmesiyle, heybetli nakışlar doğmuştu. Bunların aralarında kalan, en renkli gökyüzü parçalıklarının, renklerinden önce, aydınlıkları fışkırıyordu. İncecik dalların seyrek olduğu yerlerde, demin adını ettiğim renkler, adları sanlarıyle anılıyorlardı. Gökyüzündeki renklerin ipucu vermeden birbirleri içinde erimeleri, olgun bir kavun dilimini hatırlatıyordu. Hani kavunun en tatlı yerinde ateşalev bir renk tutuşur. Bu renk, dilimin dibindeki acı kabuk yeşiline değerken söner. Ama, bütün dilimden gözümüzde kalan bir tek renk tadıdır. Batan güneş kırmızısının birçok renklerden geçtikten sonra, aydınlık bir mavide karar kılması da aynı şeydi.

Derken, bir sürü kuş peydah oldu. Bunlar, ağaç demetlerinin çeşitli dallarına serpildiler. Kimisi seyrek dallardan birisinin tepesine kondu, kimisi de, sık dalların arasında kayboldu.

İçimden «Ah!..» dedim, «nerede bizim Akademideki atelyenin çocukları, şimdi burada olsalardı dört beş derste anlatabileceğim bir çok şeyi, dört beş dakikada anlatabilirdim. İşte, dörtbaşı mâmur bir tablo. İşte mağara devrinden günümüzün resmine kadar müzelerde, galerilerde, kitaplarda arayıp taradığımız dört cevher. İşte sanatımızı taşıyan dört direk:

«Renk
Leke
Çizgi
Benek.»

Karşımdaki konuda, hepsi açık-seçik yerli yerinde. Konuda beni derhal durduran, aydınlık gökyüzüne serpilen koyu lekelerdi. Ağır gövdelerden fışkıran binlerce dal, öylesine zengin, öylesine görülmemiş bir nakış örmüşlerdi ki, en ufak bir resim terbiyesi görmüş gözün, bu canım leke düzenini çiğneyip geçmesi imkânsızdı. Demek, bu tablo dört cevherden biri olan leke ile başlıyordu. Onun hemen ardından, pırıl pırıl renkler göze çarpıyordu.

Konunun ikinci kozu renk’ti. Daha sonra, incecik dalların gökyüzüne çektikleri başıboş yüzlerce çizgi. Bunlar da üçüncü planda yer alıyorlardı. Manzaranın tuzu biberi de dalların arasına serpilmiş kuşlar olmuştu. Bunlar da, adına benek dediğimiz dördüncü cevherin ta kendisi idi. Beneğin, çizgi, çizgi, leke, renk gibi, kendi başına buyruk bir resim elemanı olabileceğine çok zor karar verdim. Bundan on yıl önce, mesleğimizin temel direklerini kuran bu dört elemanı:

«Dört küheylân çeker arabamızı.»

diye anlatmış ve öğrencilerimden bunu bir kompozisyonla belirtmelerini istemiştim. Benek üstündeki tereddütlerimi kavrayanlar, öteki atları aynı boyda yaptıkları halde, beneği en arkada, küçücük bir tay olarak belirtmişlerdi. Aradan geçen on yıl, bu tereddütleri sildi. Ve küçük tay da ötekilerin boyuna ulaştı. (…)

Bedri Rahmi’nin Merhaba Renk isimli yazısının girişi. Kaynak: Delifişek (Sanat Yazıları), Bedri Rahmi Eyüboğlu, bilgi yayınevi, Temmuz 1975, Ankara, sf.155-157

Bedri Rahmi, Mehmet Hamdi ve Eren (Ernestine) Eyüboğlu.

%d blogcu bunu beğendi: