Em Dibêjin Na!

Nisan 11, 2017

Na

Em Dibêjin Na!

Biz hayır diyoruz. Türkçesi bu.

Ama Kürtçesiyle aynı değil. Çünkü Kürtçesi daha yasak. Daha tehlikeli. Daha etkili.

Çünkü egemen ideolojinin ulaşamadığı yerlere en kısa yoldan, çok açık bir sempatiyle gidiyor.

Hele şarkı, türkü olarak gidince daha da yasak. Çünkü o zaman bir plak gibi zihinlerinde dönüp duruyor. Söylenmediğinde bile duyuluyor. Duyulmadığında bile söyleniyor.

Çünkü onun gittiği yerlerde İktidarın satılmış gazetelerinin, birbirinin aynı televizyonlarının, bu mecralarda boy gösteriveren o türedi gazeteci bozuntularının, siyasetçilerinin, iktidarın kendisinin, kullandığı dilin bir hükmü yok.

Oralarda muktedirlerin bir paçavra gibi kullandığı güzelim Türkçe dilinde yapılan manipülasyonlar, laf kalabalıkları, Ali Cengiz oyunları işlemiyor.

Kürtçe bir zırhın içinde yaşayan milyonlarca seçmen anadilleri sayesinde iktidarın tüm rezil oyunlarını boşa çıkarıyor.

İktidar çaresizlik içinde yasaklıyor. Elinden başka bir şey gelmiyor. Aynaya bakar gibi yasaklıyor.

Ama ulaşamadığı ve asla da ulaşamayacağı bir frekansta, yasakladığı bir dilde aynı şarkı dönüp duruyor:

“Em dibêjin na!” diyor.

Anadili böyledir işte. Aracısızdır. Bir önsezi, bir sağduyu, bir pusula gibidir. Kişiyle hisleri arasındaki o en mahrem  yerdedir. Orada hiç dinmeyen bir özgürlük şarkısı gibi, bizi gölgesinde büyüten koca anamız gibi iniler durur.

Söylenmediğinde bile duyulur. Duyulmadığında bile söylenir. Durun. İyi bakın içinize. Orada bir ağaç olmalı mutlaka. Bir rüzgar, bir şarkı olmalı. Dikkat edin, mutlaka siz de duyacaksınız. İyi dinleyin:

“Em dibêjin na!” diyor olmalı mutlaka sizin de anadilinizde.

Hayır

Naaaa! Hayıııır!

Reklamlar
Sait Faik-Ara Güler

sait faik. fotoğraf: ara güler

 

Edebiyatta Tasfiye Davası: 1

BİZE HALİT ZİYA’YI TAVSİYE ETMEYİNİZ. BİZE PRUST’U ÖNE SÜRÜNÜZ. BİZ ZEVK YERİNE FAYDA BEKLİYORUZ!

Bin türlü azap içinde söylemeye utandığım ve bin bir kapalı kelime ile kendilerinden istifade edebileceğimiz kimse olmadığını sessizce, patırdısızca anlatmaya çalıştığım konuşmama kim cevap verseydi susar, aldırış etmez ve hattâ haklı bulurdum. Fakat hocam Hakkı Suha’nın «İnkâr bataklığında» dolaştığımızı ifade eden satırlarına dayanamadım.

Bu Türkçe bize ne Halit Ziya’dan ne de hattâ Ömer Seyfettin’den ve Yakup Kadri’den geliyor. Çünkü bir lisanın öğrenilmesi için her memlekette, her dilde bir klasik muharrir zümresi vardır. Fransızca öğrenirken evvelâ klasikler öğrenilir. Ve en temiz Fransızcayı klasikler yazmıştır. Yalnız klasiklerin bazı kelimeleri o günkü kuvvetlerini kaybetmiş, bazen de o gün bir eğlence telâkki edilen kelimeler bugün bir küfür haline gelmiştir. Yani kelimeler ya sens cihetiyle kuvvetlenmiş yahut zayıflamıştır. Yoksa construction hiç değişmemiştir.

Şimdi bizde mademki klasik yoktur; o halde lisanımızı da klasiklere borçlu değiliz. Kime borçluyuz?. Hocamıza, anamıza, babamıza, köye, şehre, etrafımıza ve cemiyete borçluyuz. Binaenaleyh lisan cihetinden Hüseyin Cahid’in sarf ve nahvinden gayri hiçbir borcumuz olmıyan dünkülere ne cihetten perestiş edelim?

(…)

Mesele, burada okumak meselesidir. Şimdiki halde okumam lâzımdır demiştim. Ve benim okumam bir kari okuması olmıyacaktır. Mademki yazı yazmak istiyorum. O halde ben artık Türkiye’de bir kari değilim demektir. Yani zevkim için okumuyorum. İstifadem için okuyorum demektir. Yoksa Falih Rıfkı’yı da, Yakup’u da, Ömer Seyfettin’i de okuyup zevk duyuyorum. Fakat bana hiçbir şey vermiyorlar.

Vermiyorlar diyorum. Bu vermediler demek değildir. Nihayet bir orta tahsil kadar. Ondan sonra artık bana zevkten başka bir şey veremiyorlar. O halde zevkten, histen başka bir şeyler arıyorum. Bunlar nedir? Fikir, ruh, psikoloji, felsefe velhasıl hayat problemidir. Okuduklarım buna cevap veriyorlar mı? San’at bir araştırmadır. Yoksa bir hakikat, bir bulma, bir keşif değildir. Hayatın sırrı diyelim. Erişilmez bir saadet diyelim. Bunu arıyanlar maalesef bizde yok. Ortada inkâr edilen bir şey yok. Bizde muharrir, şair, romancı var. Fakat mademki bir yeni nesil ortaya çıkmak üzeredir. O halde bu yeni nesil zevklerinden fedakârlık yapıp, kafasını elleri içine alıp düşüneceği eseri okumalıdır. Ve ben de size hiç tereddüt etmeden derim ki, bu eser ortada yoktur. Şimdiye kadar da bu zaruret anlaşılmamıştır. Bugün anlaşılmış mıdır?.. Evet Kültür haftası onun için çıkıyor. Bu bizim için büyük bir şeydir.

İnkâr edilmez acı bir hakikat varsa, zevkimizle, hissimizle hareket etmemizdir. İnsanı, hayatın problemini, ne olduğunu düşünmeye bile cesaret edememişizdir. Binaenaleyh müsaade ederseniz Halit Ziya’yı modern genç bir romancı telâkki edeyim ve yeniden bastırdığı bazı hikâyelerini ve romanlarını ancak büyük bir zevkle boş zamanlarımda okuyayım.

(…)

Kendilerinden sonra geleceklere ne bir modern felsefe, ne bir fikir, ne bir lisan bırakmıyan insanlar var mıdır? Hocam, Peri ile Çoban hikâyesi güzel olabilir. Bu bizim hassas tarafımıza dokunur. Çarşaflı kızlar hakikaten muhayyelemizi gıcıklar. Hakikaten yalnız histen ibaret insanlar oluveririz. Nitekim Yusuf Ziya’nın şiirleriyle hasta düşmüş, sinirleri bozulmuş, yahut hoppalaşmış züppeleşmiş insanlar vardır. His, her sanatkârın, her insanın malik olduğu bir şeydir. Hattâ hayvanların bile… Fakat his kâfi değildir. Başımız olmadan da şiir yazabilirdik. Evet şu kafamız olmasaydı ve biz boynumuzdan yukarıda hiçbir şey taşımadan yaşayan mahlûklar olsaydık ve yazı yazmasını ellerimiz olduğu için bilseydik gene şiir yazabilirdik. Gene Halit Fahri kadar tiyatro, Reşat Nuri kadar roman yazabilirdik. Demek ki daha başka bir şey istiyoruz. Lisanımızı anamıza babamıza bir sarf ve nahiv kitabına borçluyuz. Hislerimizi de Allaha. Fakat biz kafamızı borçlandıracak yer arıyoruz. Ben Prust, Jid, Dostoyevski, şu ve bu dedim. Öteki Bodler, Renbo desin: Beriki Edgar Po desin. Daha ötekiler Şekspir, Göte, Şiller desinler. Necat oradadır. Kafalarımız bunlara borçlanmadıkça bizi de gelecek bir başka nesil inkâr edecektir.

***

sait faik, bütün eserleri 10, açık hava oteli – konuşmalar mektuplar, bilgi yayınevi, dördüncü basım, ocak 1988, Ankara. Sf. 93-96. (Kaynak kitapta ilk olarak “Kurun” gazetesinde 23 Mart 1936’da yayınlandığı belirtilmektedir.) Boldlar bana ait.

Bu sene sait faik‘in ölümünün 60. yıldönümü. Bu vesileyle, en azından ölüm yıldönümü olan 11 Mayıs 2014’e kadar, sait faik kitaplarından seçtiğim bazı pasajları radyo sait faik başlığı altında paylaşacağım.

Sait ve Nazım

efser berk, sait faik, münevver andaç, peride celal, nazım hikmet. fotoğraf: vedat günyol

“(…)

Gün oldu ki, halkla bu çarşıları, sefil dükkânları, pis aşçıları, kışlaları ve tezgâhları dolduran halkla aram bir uçurum gibi açıldı. Kocaman kahvelerde kravatları düzgün, boğazları tok gençlerle bilardo oynadım. Öyle lokantalarda yemek yedim ki, bir öğle yemeği parasıyla beş kişi bir hafta doyardı. O tiyatrolarda, o koltuklarda oturdum ki, etrafımda beyaz kadınlar dünyanın en kokulu lavantasını sürmüşlerdi, erkeklerin yüzlerindeyse bir tek kıl yoktu. Herkes, her şey pırıl pırıldı. Ama neden her zaman küçük mütevazı köşeler aradım? Dostlarımı, sevdiklerimi bu çarşı içlerinin kara çocuklarından seçtim. Bir tiyatronun galerisinde tanıştığım birisi, en iyi arkadaşım oldu. Bir tezgâhta tülbent dokuyan narin bir kıza âşık oldum. Onun ayaklarını ellerimin içine aldım. Onu paltomun içine saklayarak kış geceleri tenha sokaklarda yürüdüğüm zaman saadeti, ilk defa vücuduma bir 36,5 derece hararetle sindirdiğimi hissettim. En çok zevki kasabanın bayram yerlerinden, halkın tatil günü serpildiği çayırlıklardan aldım. Kayalara, dağlara, baharın ve yabani kokuların rüzgârla beraber dolaştığı tepelere tırmanıp küçük çoban çocuklarıyla konuştum. Bir keçi kokusu sarmış ağıllarda çobanlarla arkadaş oldum. Dert dinledim. Onların sefaletiyle kederlendim. Saadetleriyle coştum.

(…)”

Sarnıç, Sait Faik Abasıyanık, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ocak 2013, İstanbul. Sf. 4 (Sarnıç adlı öyküden).Boldlar bana ait.

Bu sene sait faik‘in ölümünün 60. yıldönümü. Bu vesileyle, en azından ölüm yıldönümü olan 11 Mayıs 2014’e kadar, sait faik kitaplarından seçtiğim bazı pasajları radyo sait faik başlığı altında paylaşacağım.

“(…)

Her yerde belki yaşamadan yaşadım. Bir evde doğdum. Komşuda esmer bir kız sevdim. Sabahleyin uyandığım zaman onun belirsiz hayaliyle uyanırdım. İçimde o vardı. Nereye gidersem beraber giderdi. İşimde karşımdaydı. Onu akşamleyin komşu kızlarıyla kapı önünde gördüğüm zaman; ne vakit bütün mahrumiyetlerine, kederine, sevincine, derdine, dertsizliğine katılacağımı; onunla nasıl beraber üzüleceğimi, sonra nasıl gülüşeceğimizi, ellerini, yüzünü, dudağını, gözünü, dizkapağını, dirseğini, boynunu, kulağını, dişini nasıl öpeceğimi bir saniye içinde düşünmeden görür gibi olur, duyardım. Herkeste olduğu gibi bende de bir şey olurdu. Kalbim tak eder, durur gibi olur, sonra başlardı hızlı hızlı atmaya… Kim böyle söylemez? Hangi insanoğlu, içinde bu acayip, bu tatlı duraklayıp koşuşmayı duymadı?

(…)”

Havada Bulut, Sait Faik Abasıyanık, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Nisan 2013, İstanbul. Sf.54. (Yorgiya’nın Mahallesi adlı öyküden).Boldlar bana ait.

Bu sene sait faik‘in ölümünün 60. yıldönümü. Bu vesileyle, en azından ölüm yıldönümü olan 11 Mayıs 2014’e kadar, sait faik okumalarımdan seçtiğim bazı pasajları radyo sait faik başlığı altında paylaşacağım.

Musa Anter: Dil Sorunu

Ekim 15, 2012

“(…)

Yıllar yılları takip etti, devir değişti, halk değişti: “Dinya bû hikûmet, Kurmanci rabû.” (Dünya hükümet oldu, Kürtlük kalktı.)

Artık cumhuriyet teşkilatlanıyordu. Yeni nahiye, kaza ve vilayetler kuruluyordu. Köylere serbestçe jandarma, tahsildar ve diğer memurlar gelebiliyordu. Üstelik bu sefer de, daha önce giremedikleri yerlere zulüm yapıyorlardı. Köy bizimdi, babam yoktu ve ailede köyü temsil edecek erkek de olmadığından annem köyün muhtarlığını da yapıyordu. Ama ne köyde, ne de bölgede tek kelime Kürtçe bilen adam vardı. Tahsildarlar yerli oldukları için onlarla anlaşmak kolaydı. Fakat jandarma gelince felaket başlardı. Ne istediklerini bir türlü anlayamıyorduk; tavuk mu, yumurta mı, kuzu mu, para mı veya karakolları için odun mu istiyorlardı, bilemiyorduk. Bilmeyince de köylü dayak ve küfür yiyordu. İstedikleri her şeyi vermeye razıydık ve adet böyleydi; hükümet budur zannediyorduk. Ama bu dil meselesi bizi perişan ediyordu. Hele annem mahvoluyordu. Sırf jandarmanın ne istediğini anlamak için beni okula gönderip Türkçe öğrenmemi istiyordu.

(…)

Annem beni, 1927’de Kercews’e, bugünkü adıyla Gercüş’e Şubat ayında okula gönderdi. Okul müdürü İbrahim Hoca (sonra Oğuz soyadını aldı) beni misafir talebe olarak kabul etti. Okullar kapanınca köye geldim. “Ekmek, su, odun, gel-git, adın ne” gibi sözcükleri öğrenmiştim. “Horoz, tavuk, hindi, yumurta” da alfabemizde olduğu için bunları da biliyordum. Dünyalar annemin olmuştu. O yaz köye gelen jandarmalardan hiçbir sıkıntı çekmemiş ve dayak yememiştik. Zaten sıkıntımız vermek değil, ne istediklerini anlamamaktı.

(…)

Bu ara asimilasyon amacıyla Kürdistan’da birçok köy yatılı mektepleri açıldı. Bunlardan bir tanesi de Mardin Köy Yatılı Mektebi idi. Bu okula fakir fukara çocukları değil de, Mardin vilayeti çevresinden ağa ve zengin aile çocuklarını alıyorlardı.

(…)

Hükümet bu asimilasyon düşüncesiyle zannediyordu ki, eğer aşiret reisi asimile olursa tüm aşiret kendiliğinden asimile edilmiş olur. Fakat memnuniyetle söyleyebilirim ki, onların düşündüğü olmadı. Gerek ben ve gerekse tek tük sağ kalan ve vefat eden arkadaşlarım arasında tek bir cahş çıkmadı. Doğal olarak Türkçe dahi bilmeyen biz köylü çocukları hükümetin bu politikasını anlayamazdık. Hatta büyüklerimiz dahi bunun farkında değillerdi. Nitekim planlayıcılar da planlarının muvaffak olmadığını görünce, 1935 senesinde Kürdistan’daki tüm bu yatılı mekteplerini kapattılar. Oysa açıkçası, bu okulları Hamidiye Mektepleri’nin devamı olarak düşünmüşlerdi.

Okulumuz Ermeni katliamında bir kısmı öldürülmüş, gerisi de Halep’e kaçmış Mardin’in meşhur zenginlerinden Ermeni Kendir’in hazineye malolmuş eviydi. Çok güzel bir evdi. Mardin’in meşhur krema rengindeki, oymalı, nakışlı, kesme taşlarından yapılmıştı. Öyle ki, Topkapı Sarayı’ndaki Mecidiye veya Bağdat Köşkü onun yanında adeta fakirhane kalırdı.

(…)”

Hatıralarım (1-2), Musa Anter, Avesta Yayınları, İstanbul, 2000, sf. 31-34. Kitabın birinci cildinin girişindeki “Dil Sorunu” başlıklı bölümden alıntılanmıştır. Boldlar bana ait.

Bugün Milliyet’te yazan Kadri Gürsel, bundan 17 yıl önce bir Fransız haber ajansının muhabiriyken 31 Mart 1995 gecesi foto muhabir Fatih Sarıbaş’la beraber Nusaybin yakınlarında PKK gerillaları tarafından alıkonulmuş, yaklaşık bir ay boyunca Bagok’la Gabar arasında gerillalarla birlikte yaşamış ve tam 26 gün sonra Şırnak’ın Kumçatı beldesi yakınlarında serbest bırakılmıştı. Yaşadıklarını kaleme aldığı kitaptan Türkçe – Kürtçe meselesinin 17 yıl evvelki haline dair kısa bir bölüm okuyacaksınız. Boldlar bana ait.

“(…)

Türkçe’yi iyi konuşmak meziyet oluyor; ancak aralarında hep Kürtçe konuşuyorlar. Ana dillerini konuşmayı tercih ediyorlar. Bu bence siyasi bir tercih. Yoksa, Türkçe bilmediklerinden değil.

Sadece bir defa, Cehennem Deresi’nde, Turizm ve Otelcilik’ten terk Hüseyin bir arkadaşına Türkçe seslenmişti; “Şutiğini niye bağlamıyorsun?” diye… Belki birkaç kelime daha, hepsi o kadar.

Türkçe’yi iyi konuşmak bir meziyet, ama konuşmamak da öyle!

Güneydoğu’nun kentlerinde kimse bana “Kürtçe bilmiyor musun?” diye sormadı. Bir Türk’ten Kürtçe öğrenmesini bekleyen yoktu ki… Alışılmış durum, ana dili Kürtçe olan insanların Türkler’le iletişim kurabilmek için Türkçe öğrenmeleriydi, tersi değil… Ama Gabar’daki grupla daha ilk karşılaşmamızda kadınlardan birkaçı bizi getiren Munzur’a Kürtçe sordular, “Bunlar Kürtçe biliyor mu?” diye…

Bagok’ta da benzer bir soruyla karşılaşmıştık, şaka yollu olsa da… “Kürtçe bilmiyoruz,” dediğimizde, “Aa! Niye bilmiyorsunuz? Öğrensenize!” demişlerdi.

Bir Türk’ün Kürtçe öğrenmesi, Diyarbakır’da akla dahi getirilmezken, dağdakiler pekâlâ bunu düşünebiliyorlar.

Türkçe’yi küçümseyenlere de rastladım.

Hacı, dağda karşılaştığım Suriyeli Kürtler’den biriydi. Otuzlarında, sağlam yapılı, şen bir adam. Gabar’da takım komutanı. Karker’in yanından pek ayrılmadığı için daha ilk günden konuşma imkânımız oldu. Hacı, Türkçe öğrenmeye merak salmış ama olmamış… Dağdaki o kadar işin arasına bir de Türkçe’yi sıkıştıramamış… Gelgelelim, derdini yarım yamalak anlatacak kadar kapmış Türkçe’yi…

Ona göre Türkçe, Arapça, Farsça ve Kürtçe’nin karışımından oluşan bir dilmiş. Biraz öğrenince bu sonuca varmış…

Diğer taraftan iş yazıya geldi mi, bunu Türkçe yapıyorlar. Örgüt içi yazışmalar Türkçe… Türkiye Kürtleri’nin Kürtçe yazmayı öğrenmemiş olmasından doğan bir zorunluluk…

(…)”

Dağdakiler, Bagok’tan Gabar’a 26 Gün, Kadri Gürsel, Metis Yayınları, Siyahbeyaz dizisi, İkinci Basım, Temmmuz 1996, İstanbul. Sf. 94-95.



(…)

Oysa acemilik. Efendimiz acemilik. Bir taş alacaksınız. Yontmaya başlayacaksınız. Şekillenmeye yüz tutmuşken atacaksınız elinizden. Bir başka taş, bir başka daha. Sonunda bir yığın yarım yamalak biçimler bırakacaksınız. Belki başkaları sever tamamlar. Ama her taşa sarılırken gücünüz, aşkınız, korkunuz yenidir, tazedir. Başaramamak kaygısının zevkiyle çalışacaksınız.

Gelin böyle yapın demiyorum. Durduğum yerde kalmaktan korkuyorum. Şiir bir sanat olayı değildir. Bir yaşama çabasıdır önce. Yaşadığımıza tanıklık eder. Her gün yeni bir dünya içinde, her gün yeniden ve başka etkilerle duygulanan insan, her gün bunları yeni biçimlerle söylemelidir.

Diyeceksiniz ki: böylece ancak bir azınlığa seslenmiş olacaksınız. Bir kere, bu işin kötü yönleri beni hiç mi hiç korkutmuyor. İkincisi sanat bir ceht işidir, eğitim işidir. Tembel kalabalığın keyfine uymak istemiyorum. Sanatçı nasıl uzun çabalamalarla yetişiyorsa okuyucudan da bu gayreti bekler.

Çağımız insanı gitgide rahatına daha düşkün olmaya başladı. Belki her çağda böyleydi. Ama bugünkü kadar mıydı bilmem? Bunda bilimin, endüstrinin büyük payı var. Herkes birbirinin örneği olmayı hiçbir çağda bu kadar istemedi. ‘Yeni Dünya’nın gerçekleşmesi yakın belki de. Bir örnek giyimler, bir örnek şarkılar, bir örnek aşklar. Uçaklar, radyolar, sinemalar durmadan bizi birbirimize benzetmeye çabalıyorlar. Kişiliksiz bir yaşamayı baştacı ettik. Gönüllüyüz. Kişiliksiz bir çağın şiiri de ister istemez kişiliksiz olmak zorundadır. Bu kadar yenilenmiş bir çağın şiiri, şiirin kelimeleri ne kadar eski, bir düşündünüz mü? Hâlâ uçağı, hâlâ Penicilini, hâlâ 70 katlı evleri, hâlâ hesap makinelerini, asfaltları, otoları şiire rahatça yerleştiremedik. Bunları kelime olarak, düşünce/duygu hayatımıza getirdikleri değişmelerle hâlâ şiire getiremedik. Barlarda kadınlarla saygısızca sevişiyoruz, sokaklarda açık saçık gördüğümüz kadınları hayvanca istiyoruz ama şiirde aşık olduk mu hâlâ ağlıyoruz.

Bir de bir kenarda sessiz sedasız bir insanoğlu var. Uyamadığı, maddi manevi her türlü imkânsızlıkları ile uyamadığı değişmenin farkında. Önünden iyice kavrayamadığı birşeyler akıp gidiyor. Durmuş da eskiye hasret mi çekiyor. Hayır. Kendisi ile çekişiyor. Ağır aksak yaşamasının hesabını vermeye çalışıyor. Dünyadan bildik tanıdık şeyler yakalamaya çalışıyor kısacası.

Sorun bir şiir sorunu değildir. Yaşama sorunudur. Zaten ben hiçbir zaman şiiri hayattan ayrı düşünmedim. Hayatımızda olmayan sorun şiirimizde de olamaz.

Evet değişmek. Anlamlı bir yaşama için değişmek. Bu bir ölüm kalım meselesidir. Ne dersiniz?

Turgut Uyar’ın 1956 yılında kaleme aldığı “Efendimiz Acemilik” isimli yazısının son bölümü. Ben Can Yayınları’nın Tomris Uyar tarafından hazırlanan 1999 baskısı “ARZ-I HAL ve sonrası” kitabından alıntıladım. Sayfa 115-116.

Lakin bu metin, orjinalindeki  ‘halbuki’lerin ‘oysa’ ‘mesele’lerin ‘sorun’ sözcükleriyle ikame edilmesi gibi dönemin söyleme tarzlarına müdahale edilen iğdiş edilmiş bir versiyondur. Turgut Uyar’ın ve dönemin ‘deme özellikleri’ korunmamıştır. Kitapta belirtilmemiş ama okur bunu bilse gerektir. (Bold bana aittir.)

Çizim: Melih Tuğtağ.




Kitapta altı çizilecek sayısız bölüm var, ben burada çok az bir kısmını alıntılayabildim. Siz kitabı edinip okumaya bakın. Kaçırmayın…

Aznavurê, Erkek, 31, Nusaybin

(…)Bakırköy’de Ferdi Bey vardı. İş arıyordum, restoranda bulaşıkçı aranıyor yazısını gördüm. İşe başladım orda, aynı gün öğle yemeğinde Ferdi Bey, Aznavurê nerelisin, diye sordu. Mardinliyim, dedim. Zaten Doğulu olduğumuz şivemizden anlaşılıyor. Hadi ya, Teksaslı mısın, dedi. Baban ne iş yapıyor, dedi. Şeriftir, dedim.(..)

(…)Devlet şu şekilde güzelleşti diyebiliriz. Bana geçmişimi veremez ama çocuklarıma geleceklerini verebilir. Hâlâ bazı şeyleri kurtarma şansına sahip olduğumuza inanıyorum.(…)

Aşî, Erkek, 41, Kozluk

(…)Aslında karşı taraf ne bizi anlıyor, ne de kendini anlayabiliyor. Vahşeti yakılmaları yıkılmaları biz gördük, ama onların fikri düzeyde yaklaşımları çok daha sakat. Bazı aydınlar hariç Batı’daki komünist, solcu aydınların buradaki insanları anladığına inanmıyorum. Dünyanın neresinde olursanız olun, zulmeden tarafın aydınları var, onlar her zaman zulme uğrayan insanların yanında yer alırdı, ama Türkiye’de bu yapılmadı. Ülkenin solcuları bile bu sorunun adını koymaktan uzak kaldı. Bu nedenle İslami alanın, solcu alanın aydınlarının bu soruna yaklaşımlarını samimi görmüyorum. Bizler sürekli öldük ama onların da sürekli çocukları öldü. Bu ölümler bile onları harekete geçirmedi.(…)

Nuvin, Kadın, 27, Cizre

(…)Barış olursa kardeşlerimi, annemi babamı görürüm, onlara kavuşurum. Bundan daha insani ne olabilir ki?

Fîrdews, Kadın, 31, Çukurca

(…)Aslında bazen düşünüyorum da babam iyi ki öldü de kurtuldu. Çünkü her gece, her gece evimize baskın yapılıyordu, babamı sürekli göz altına alıyorlardı. Babam günlerce işkence görüyordu, bazen bir gün tutuluyordu, bazen on gün tutuluyordu. Serbest bırakılıp eve geliyordu perişan halde, bırakıldığı günün akşamı yine ev basılıyordu, yine götürülüyordu. Öldürülmeden önce hep böyleydi halimiz…(…)

(…)Aslında anlatmak istediğim çok şey var, ama kusura bakmayın korkuyorum, çocuklarım var, kocam var. Onlara bir şey olmasından korktuğum için konuşamıyorum. Burası küçük bir yer, başımıza her an her şey gelebilir. Çevreden değil, devletten korkuyorum, o yüzden konuşamıyorum.(…)

Gırê Colya, Erkek, 31, Şırnak

(…)Kardeş diyoruz. Biz de kardeş diyoruz. Kardeş dediğin kişiye nasıl el uzatmıyorsun? Kardeş dediğin kişiyi nasıl alıp götürüyorsun? Düşün yani bir kişinin değil, belki tamam benim babam bir kişiydi gitti. Arkasında kaç kişiyi bıraktı? 30.000 kişi diyoruz. Peki 30.000 kişiyle kaç kişi perişan oldu? Kaç kişi kötü yollara itildi? Bunları da göz önünde bulunduralım.(…)

Stililê, Kadın, 32, Midyat

(…)Büyüdüğüm zaman, on sekiz yaşına geldiğim zaman kazanacağım ilk parayla silah alıp intikam almak istiyordum. Başka bir düşüncem yoktu. Hayalim buydu hep. Bu duygu birinci sınıfta yoktu dördüncü veya beşinci sınıfta oluşmaya başladı. (…)

(…)Bakıyorsun sen bir kadınsın, söz hakkın yok. Bakıyorsun insan yerine konmuyorsun. Gittiğin her yerde kendi dilin yasak. Gidiyorsun hükümet konağına, Türkçe bilsen işlerin oluyor. Benim annem hiç Türkçe bilmiyor, konuşamaz da bundan sonra. Annemin kimliği yoktu ve gittiğimizde kimlik vermek için annemin Türkçe konuşmasını istediler.(…)

Xêzek, Erkek, 31, Çukurca

(…)Ayhan abim dağa gitmeden önce cezaevindeydi. Lisede okurken tutuklandı. Yedi sene Muş Cezaevi’nde yattı, sonra serbest kalır kalmaz, burda üç gün bile kalmadan gerillaya çıkış yaptı. Cezaevindeyken işkenceden dolayı sağ gözünü kaybetmişti. Bir ayağı da sakattı, işkencede ayağını kırmışlar ve o halde dağa gitti.(…)

(…)Bana yapılanları ne unuturum ne de affederim. Bana işkence yapan insanı nasıl affedebilirim ki? Hâlâ rüyalarımda işkence günlerimi, çatışmaları görüyorum. Daha iki gün önce rüyamda, işkence görmemek için kendimi bir uçurumdan aşağı bıraktığımı gördüm. Unutamıyorum ki affedeyim.(…)

Bézvan, Erkek, 31, Çukurca

(…)Keşke babam burada olsaydı da sarılsaydım demedim hiç. Basit bir olay için canını vermedi, bir halk için mücadele etti ve öldü. Onların sayesinde biz bugünlere geldik. En azından rahatlıkla artık Kürtçe konuşabiliyoruz. Televizyon açtırdık. Her ne kadar devlet yapılanması olsa da bu bir kazanımdır ve onların verdiği mücadele sonucunda kazanılmış bir haktır. Birilerine göre terörist olabilir, ama benim için gurur duyulacak bir babadır.(…)

Wanbetan, Kadın, 34, Erciş

(…)Daha devlet kelimesini tanımıyorlar. Sadece Zilan İsyanı’ndan tanıyorlar. Bu yüzden ben çok iyi hatırlıyorum, köyümüzde Mele Nedra Amca vardı. Mele Nedra Amca ölene kadar hiç şehre inmedi. Çünkü Zilan İsyanı’ndan kurtulmuş Kürt çocuklarından biriydi.(…)

(…)Benim eşim böyle biri değil. Mümkün değil. O kadar durgun, o kadar sakin bir insan ki, alakası yok. Aykırı. Beni de zaten ona bağlayan buydu. Benim aşırı hareketliliğim, onun da durgunluğuydu. Onda dinleniyordum. Beni çeken buydu.(…)

(…)Biri diyor ki babası daha konuşmadı mı? Babasını konuşturmak için küçücük kıza gözünün önünde tecavüz etmişler.

Böyle bir ülke var mıydı, bilmiyorduk. Biz dünyanın neresindeydik? Bana olsa bunu kavrıyorum. Ama kavramıyordu Hazal bunu. Biz neyiz, dünyanın neresindeyiz? Bu ülkenin insanları bizi niye görmüyor? Burada bu kadar kan akarken, bu kadar insan ölürken, bu küçücük çocuk bunları yaşarken bu ülkenin insanları niye duymuyor bizi?.. Bu çamur bir gün onlara da sıçrayacak. Bunu hissetmek çok kötü, ama bunu yapanlar aynısını yaşasınlar diye dua ettim.(…)

(…)Haberleri yokmuş. Nasıl yok? Buraya gelip bu işi yapanlar kendi çocukları. Gerillanın başını kesip, fotoğraf çektirip bunu albümde herkese gösteriyor kahramanlık diye. Bunu benim ablam bizzat yaşadı. Fotoğrafı övünerek göstermiş. Ablama gösteriyor. Ablam görür görmez orada kopuyor. Ayağını kestiği başın üstüne koymuş, fotoğraf çektirmiş. O anne demiyor mu, ya çocuğum nasıl kestin adamın başını, bu insanın suçu ne kime ne yaptı?(…)

(…)Bir sendika toplantımız vardı. Yanıma bir bayan oturdu. Van’dan gelmişsiniz, dedi. Evet, dedim. Sizin Türkçeyi kullanmanız çok düzgün. Siz Vanlı değilsiniz, dedi. Yok, ben Kürdüm, dedim. Emin misiniz, dedi. Kesinlikle, dedim. Siz Türk müsünüz, dedim. Evet, dedi. Emin misiniz, dedim. Ne demek, dedi. İşte dedim, bu demek.(…)

Şêyhan, Erkek, 35, Lice

(…)Hepimizi dışarı çıkarttılar, kapının önüne ve evimizi yaktılar. Gözlerimizin önünde, biz sekiz çocuk, anne ve baba gözlerimizin önünde evimizi yaktılar. İçinde hayvan vardı, eşyalar vardı, sadece insanları dışarıya çıkarttılar ve bütün evleri yaktılar, insanların hepsi çığlık çığlığa. Evimiz yandı gitti, sonrasında bize, gidin, nereye gidiyorsanız gidin, dediler.(…)

Gever, Erkek, 32, Yüksekova

(…)Aslında benim dilimde problem yok. Benim Kürtçemde hayatın her şeyi var. Kürtçe espri yapabiliyorum. Kürtçe gülebiliyorum. Kürtçe konuşabiliyorum. Kürtçe ağlayabiliyorum. Kürtçe haykırabiliyorum. Benim dilimin eksikliği yok. Niye birileri inatla Türkçeyi öğretiyor? Benim dilimin ne problemi var ki?(…)

Liyan, Kadın, 31, Şırnak

(…)Aslında anlatmak, konuşmak istediğim o kadar çok şey var ki. Sadece ayrıntısına inemiyorum ya da çoğu şeyi unutmak istediğim için hatırlamak istemiyorum. İnsan, yaşadıkça unutuyor galiba… Unutmasa da bir kenarda saklı dursun, görünmesin istiyor.(…)

(…)Geçen yaz Bodrum’da arkadaşlarımla bir pansiyon tuttuk. O pansiyonda herkesin kimlik bilgileri girildikten sonra kimlikleri geri verildi, ama bizim Şırnaklı olduğumuzu öğrendikleri andan itibaren üç gün boyunca kimliklerimiz pansiyon sahibi kadının kasasında bekletildi. Şırnaklısın diye kimliğine dahi el konabiliyor, bunu görüyorsun.(…)

Gijal, Erkek, 34, Cizre

(…)Şimdi barış başkadır, affetmek başkadır. Yani mutlaka dünyanın neresinde olursa olsun yüzyıl sürmüş savaşların bile sonu barışladır. Bu anlamda tabii bunların bir daha tekrarlanmaması dileğiyle bunların bir daha ne Kürtlerin ne de başka bir toplumun başına gelmemesi dileğiyle bir barışın olması şarttır. Ama barış yapılırken de, barıştan sonraki süreçlerde de bu suçları araştıracak, bu suçları işleyenlerin, işletenlerin yargı önünde bağımsız yargı önüne çıkarılmasını sağlayacak unsurların olması gerekiyor. Ve Kürtleri bu azaptan kurtaracak bir yargının olması gerekiyor.(…)

(…)Ve hâlâ bunu yapanlar belki günde on defa bizim evimizin önünden elini kolunu sallayıp geçiyor. Bir soruşturma açmaya bile tenezzül edilmemiştir. Yani bu aslında sadece polis, askerdir. Türk yargısı affedilemez. Türk hükümeti de affedilemez. Türkiye’de bugüne kadar hükümet olmuş, suç sahibi olmuş hiç kimse affedilemez ve herkes payına düşen suçun cezasını çekmeli. Yargı bunları yargılayarak bağımsız ve tarafsız olduğunu ispat etmek zorundadır.(…)

Manis, Erkek, 36, Çukurca

(…)Niye gerçekler daha iyi anlatılmıyor? Benden daha güzel yapabilen, yaşayabilen güzel söyleyebilen, güzel yazabilen insanlar niye bunu yapamıyor?(…)

(…)Asıl bölücülük anadiline yasak koymak, insanı dilsiz lal etmek değil midir? İnsanların en insani temel hakları neden lütufmuş gibi sunulur ki?(…)

Bildiğin Gibi Değil, 90’larda Güneydooğu’da Çocuk Olmak, Rojin Canan Akın-Funda Danışman, Metis Kitap, Haziran 2011, İstanbul.

Kitap üzerine detaylı bir yazı için tıklayın.

 

Eleştirmen Semih Gümüş’ün Radikal’de yayınlanan “Çeviri, nasıl bir sorun?” başlıklı yazısını okuyunca bir çevirmen olarak hemen itiraz etmek istedim. Ama edemedim. Yazıyı karşıma alıp itirazlarımı sıralamayı denediğimde yazıda bir sıkıntı olduğunu, ayakta duramadığını fark ettim. Yazıyı ele alıp karşı çıkmaya çalıştığımda ise metnin kıvamında bir sorun olduğu, yazının bütününden bağımsız olarak yalnızca itiraz ettiğim cümlenin elimde kaldığı dikkatimi çekti. Bu alegoriyi Türkçeye çevirirsek ortada bir tutarlılık, bütünlük sorunu vardı. Söylemek istediğimi birkaç örnekle açıklayayım, mesela yazının girişini ele alalım:

Yayıncılık sektörünün en önemli sorununun dağıtım olduğu düşüncemi birçok kez belirttim, sonra çeviri sorunu gelir, diye ekleyerek (diyelim ki öyle). İkisi birbirinden bağımsız, ama yayıncılığı bir dizi unsurun bir araya gelip birbirine bağlanarak oluşturduğu bütüncül bir yapı olarak düşünürsek, (başka nasıl düşünülebilir?) sıralamadaki ağırlıkları birbirinden farklı olsa bile, bütün unsurların vazgeçilmez olduğunu da biliyoruz (tamam). Her yıl on bin değil, bir milyon kitap satsanız bile, yayımladığınız çeviriler iyi değilse, yaptığınız yayıncılık niteliksiz kalacaktır. (Yani? Bu üç cümle de tek başlarına doğru olabilirler, tartışılır, ama dikkatli bakılırsa üçü birbiriyle ilgisizdir, ilk cümledeki iddiayı hiçbir biçimde desteklemezler.)

Yine çevirinin yayıncılığın en önemli ikinci sorunu olduğunu söyleyen bir başka örnek:

Çeviri, bizde yayıncılığın en önemli ikinci sorunudur (diyelim ki öyle). Bunun bir nedeni çevirmen eksikliği (evet);  ikincisi çevirmenlerinin büyük çoğunluğunun, özellikle edebiyat yayıncılığının gereksinimlerine uygun niteliksel karşılık verememesi (yani, çevirmen eksikliği); üçücüsü de çevirmenlerin çoğunluğunun bu eksiklikleri yok sayması. (Bir başka anlamda, yine çevirmen eksikliği. Sıralanan bu birbirinin aynısı sebeplerin çevirinin neden yayıncılığın en önemli ikinci sorunu olduğuyla da, ayrıca, hiçbir ilgisi yoktur.)

Başka örnekler de verilebilir ama ben cümleler ve paragraflar arasında bağları eksik ya da çok zayıf olan, yanlış tasımlarla, totolojilerle bezeli metnin kendisine, Türkçesine, müellifine ve editörüne itiraz etmeden söylenenlere itiraz edilemeyeceğini düşündüğüm için verdim bu örnekleri. Şimdi de yazıda itiraz edilebilecek sayısız noktadan benim için elzem olan bir kaçına değinip örnekleri seçerken de altını çizdiğim çevirmen ve Türkçesi konusuna geçeceğim.

Birincisi, Gümüş’ün yazısında itiraz ettiği çevirmen, tümüyle farazi ve keyfince eleştiriler yöneltmesine hizmet etmesi açısından da manipülatiftir. İkincisi; evet, çevirmen Dickens ya da Dostoyevski değildir ama editör de Dickens ya da Dostoyevski değildir. Aklın yolu da, kitap çevirmenlerinin meslek birliği ÇEVBİR de her zaman metne uzun zaman emek harcamış, metni içerden tanıyan çevirmenle, metne dışarıdan bakabilen konuya hakim bir editörün işbirliğinin kitap ve Türkçesi için en hayırlısı olduğunu söylemiştir, söylüyor.

Üçüncü itirazım, Gümüş’ün parantez içine aldığı ama bir paranteze sığmayacak kadar büyük ve haksız yargısına: (Her çeviri yaratıcı emek istemez.) diye parantez içinde belirtmiş Gümüş. Bilakis, bütün çeviriler yaratıcı emek ister, diyeceğim ben. Çevirmen, farkında olsun ya da olmasın, dünyanın bütün dillerinde aynı yöntemle çalışır: Kaynak dilde metni çözümler, kendi dilinde yeniden kurar. Birbiriyle birebir örtüşen iki dil vaki olmadığı için çözülen metnin malzemelerinin büyük kısmı başka bir dilde işe yaramaz. Bunları ayıklamak zahmetli iştir, birikim ister. Kaynak dilden taşınamayan malzemeyi amaç dilde uygun kalıplar, deyişler, üsluplarla karşılamak yaratıcılık gerektirir.

Çevirmen bu mesleki sıkıntıları kendinden çok şey katarak kendi dilinden çarelerle halletmek durumundadır. Çözümlediği metinden elde ettiği temel malzemelerle, çeviri yaptığı dilin potansiyelini ve kendi yaratıcı gücünü kullanarak metni yeniden kurar. Ve her türlü metni çözümlemek de yeniden kurmak da yaratıcı emek ister. Yani: Evet, Ulysses’i, Mrs. Dalloway’i çevirmek yaratıcı emek ister ama herhangi bir romanı ya da öyküyü, bilimsel çalışmayı yahut çocuk kitabını çevirmek de yaratıcı emek ister ve bunlar arasında harcanan yaratıcı emek üzerinden bir hiyerarşi tesis edilemez. Yaratıcı emek ölçülebilir bir şey değildir.

Son olarak, yukarıda seçtiğim örneklerde de dile getirilen çevirinin yayıncılık sektörünün ikinci büyük sorunu olması var ve eğer yazıya bakarsak sorun, ülkede bir yıl içinde yayımlanan kitapların yüzde 50’sini çeviri kitapların oluşturması değil, çevirilerin Türkçelerinin kötü olması.

Başka açılardan da itiraz edilebilir ama çevirinin böylesi bir sıralamada telif eserlerin önüne geçmesi şu anlama gelir: Bu ülkede harika bir edebiyat iklimi var, ardı ardına birbirinden yaratıcı romanlar, öyküler, şiirler yayınlanıyor, üniversitelerimiz aralıksız ufuk açıcı çalışmalar, araştırmalar yayınlıyorlar ve bunları çok yetkin, çok sarih bir Türkçeyle yapıyorlar ama çevirmenler sanki başka bir ülkede yaşıyor, başka bir dil konuşuyorlar, durumları çok kötü, iki lafı doğru çeviremiyorlar.

Bu gerçek değil, olamaz da zaten: Çevirmenler ve dilleri her zaman içinde yetiştikleri kültürel ortamın ürünüdürler ve Türkçeleri sorunluysa, bu ancak, dillerinin beslendiği alanlarda temel sıkıntılar yaşandığını gösterir. Çevirmenin dilinin gündelik yaşamdan, okuldan, üniversiteden, edebiyattan, bilimden, gazete ve dergilerden yeterince beslenemediği anlamına gelir. Oralara bakmayı gerektirir.

Çevirmenin Türkçesi aynadadır, akistir. Konuyla azıcık ilgili herkesçe malum olan Türkçe sorununu Eğitim Bakanlığı’nda, Kültür Bakanlığı’nda, üniversitelerde, telif eserlerde, basın yayın organlarında değil de çevirmenin Türkçesinde tespit edip düzeltmeye kalkmaksa külliyen abestir.

%d blogcu bunu beğendi: