Alexander Cockburn

Alexande Cockburn (1941-2012). Yıl 1977, Cockburn’un haftalık The Village Voice gazetesinde medya eleştirisi yaptığı zamanlar.

Nixon, Reagan ve Yalanlar

Alexander Cockburn (1941-2012)

22 Kasım 1983

Nixon basın karşısında yenik düşerken Reagan’ın hiçbir şey olmamış gibi sürekli gülümsemesinin nedeni epey basit görünüyor. Nixon yalan söylemenin gerekli olduğunu düşünüyordu. Basın, uzun süre sessiz kaldıktan sonra, başkanın gerçeği söylemediğini dile getirmeye başladı. Nixon çıldırdı ve gerçeği söylediğinde ısrar etti. Doğru damarı yakaladığını hisseden basın, Nixon’un başka yalanlarını da ortaya döktü ve böyle böyle, sonunda, başkan 8 Ağustos 1974’te istifa etti.

Reagan ise gerçeği söylemekten rahatsız olmuyor. Yalan söylemek de umurunda değil. Doğrusu, ikisi arasındaki farkı da söyleyemez. Nixon yalan söylediğinde bunu bilirdi –bu yüzden yalan söylerken tatlılaşır ve sürekli kıpraşırdı– başka pek çok kişi de onun o sırada yalan söylediğini bilirdi. Bir aktör olan Reagan’ın ise gerçeklik ve sahtelik hakkında kesinlikle bir ahlaki duygusu yok. Gerçek, ona göre, onun o sırada söylemekte olduğu şey. Refah düzeyi aldatmacası hakkında basına daha önce yüzlerce kez söylenmiş bazı eski klişe yalanları tekrar ederken bile, hala gerçekleri söylüyormuş gibi görünüyor ve eminim, gerçekleri söylediğini düşünüyor.

Basın için asıl mesele şu; bildik bir istatistik hilesi ya da uydurma bir anekdot söylerken yakalanmak Reagan’ın umurunda bile değil. Suçluluk duygusundan yoksun bir başkanla nasıl baş edeceksiniz? Reagan bu konuda George Washington’dan bile iyi. Yalan söyleyemiyor ama gerçeği de söyleyemiyor.

Corruptions of Empire’dan alıntı. Ben de CounterPunch‘tan alıntıladım. Yazının linkine gitmek için başlığı tıklayabilirsiniz. Boldlar bana ait.

BİZ HAYIR DİYORUZ

Mart 16, 2017

Biz Hayır Diyoruz

Biz Hayır Diyoruz

FARKLI ÜLKELERDEN geldik ve buradayız, Pablo Neruda’nın koca gölgesinin altında bir arada: Hayır diyen Şili halkına eşlik etmek için buradayız.

Biz de hayır diyoruz.

Paranın ve ölümün övülmesine hayır diyoruz. En çok malı olanın en değerli olduğu, mallara ve insanlara fiyat biçen bir sisteme hayır diyoruz. Silahlara her dakika iki milyon dolar harcayan ve her dakika otuz çocuğu açlıktan ya da iyileştirilebilir hastalıklardan öldüren bir dünyaya hayır diyoruz. Eşyaları korurken insanları yok eden nötron bombası çağımızın mükemmel bir sembolü. Gecenin yıldızlarını askeri hedeflere çeviren katil sistem için insanoğlu bir üretim ve tüketim faktöründen, bir kullanım aracından başka bir şey değil; zaman yalnızca ekonomik kaynak ve bütün gezegen suyu son damlasına kadar emilecek bir rant kaynağı. Zenginliği çoğaltmak için yoksulluklar çoğaltılıyor ve diğerlerinin yoksulluğunu çizginin dışında tutmak, bu çok azın zenginliğini gözetmek için silahlar kat kat artıyor, bu arada yalnızlık da kat kat artıyor: Bize ne yiyecek ne de sevecek bir şey veren, çoğunluğu yiyecek açlığına ve çok daha fazla kişiyi de kucaklaşma açlığına mahkûm eden bu siteme hayır diyoruz.

Yalana hayır diyoruz. Büyük iletişim araçlarının evrensel ölçekte yaydığı egemen kültür, bizleri dünyayı hemcinslerimizin bir mal ya da rakip olabileceği ama asla bir kardeş olamayacağı bir süpermarket ya da otoyol saymaya davet ediyor. İnsan aşkını sonradan fazlasıyla geri almak için spekülasyona tabi kılan bu yalancı sistem gerçekte bir bağsızlık kültürüdür. Tanrısı muzafferler, paranın ve iktidarın başarılı sahipleridir; kahramanları da bu kişileri ulusal güvenlik doktrinini uygulayarak koruyan üniformalı rambolardır. Söyledikleri ve sustuklarıyla, egemen kültür yoksulların yoksulluğunun zenginlerin zenginliğinin bir sonucu olmadığı yalanını söyler, bu kimsenin suçu değildir, bir keçinin kulağından çıkmıştır ya da yoksulları tembel ve eşek yapan Tanrı’nın işidir. Aynı biçimde bazı insanların diğerleri tarafından aşağılanmasının dayanışmacı öfkeyi ya da skandalı gerektirecek bir nedeni yoktur çünkü şeylerin doğal yasasıdır bu; örnek verecek olursak, Latin Amerika diktatörlükleri, emperyalist iktidar sisteminin değil bizim aşırıya kaçan doğamızın bir parçasıdır.

Horgörü tarihe ihanet eder ve dünyayı parçalar. Güçlü düşünce imalatçıları bize sanki yokmuşuz gibi davranırlar ya da sanki aptal gölgelermişiz gibi. Sömürgeci miras, üçüncü sınıf insanlar tarafından mesken tutulan Üçüncü Dünya denileni galiplerinin belleğini kendi bellekleriymiş gibi kabul etmeye ve kendisine uzak bir yalanı kendi gerçeğiymiş gibi kullanmak üzere satın almaya zorlar. İtaatimizi ödüllendirirler, zekâmızı cezalandırırlar ve yaratıcı enerjimizin soluğunu keserler. Biz düşünülenleriz ama düşünenler olamayız. Yankıya hakkımız var ama sese yok, yönetenler bizim papağanlık yeteneğimizi överler. Biz hayır diyoruz: Bu pespayeliği kader olarak kabul etmeyi reddediyoruz.

Biz korkuya hayır diyoruz. Söyleme korkusuna, yapma korkusuna, olma korkusuna hayır. Görünen sömürgecilik söylemeyi yasaklıyor, yapmayı yasaklıyor, olmayı yasaklıyor. Daha etkili olan görünmez sömürgecilik bizi söylenemeyeceğine, yapılamayacağına, olunamayacağına inandırıyor. Korku gerçeklik kılığına bürünüyor: Gerçeklik gerçekdışı olmasın diye iktidarsızlığın ideologları bize ahlakın ahlaksız olmak zorunda olduğunu söylüyorlar. Onursuzluk karşısında, sefalet karşısında, yalan karşısında boyun eğmekten başka çaremiz yok. Alın yazısıyla damgalanmışız, tembel, sorumsuz, şiddete eğilimli, aptal, görülmeye değer ve askeri yönetime mahkûm doğuyoruz. Özet olarak, kendimizi bizi aşağılayan lüksü ve bize vuran sopayı finanse etmek için imzalanmış muazzam bir dış borcun faizlerini zamanında ödeme yetisi olan, iyi halli mahkûmlara dönüştürmek için gönüllü olmalıyız.

Bu dünya tablosunda, biz insan sözünün tarafsızlığına hayır diyoruz. Çevremizde gerçekleşen gündelik çarmıha germeler karşısında bizi elimizi yıkamaya davet edenlere hayır diyoruz. Aynada kendini izleyen, ilgisiz soğuk bir sanatın sıkıcı cazibesi karşısında sıcak bir sanatı tercih ediyoruz; insanın dünyadaki macerasını kutsayan ve ona katılan, umutsuzca âşık ve kavgacı bir sanatı tercih ediyoruz. Eğer adil olmasaydı güzellik güzel olur muydu? Eğer güzel olmasaydı adalet adil olur muydu? Güzelliğin ve adaletin birbirinden koparılmasına hayır diyoruz çünkü bu ikisinin güçlü ve verimli kucaklaşmasına evet diyoruz.

Biz hayır diyoruz ve hayır derken evet de diyoruz.

Diktatörlüklere hayır, demokrasi kılığına girmiş diktatörlüklere hayır derken, gerçek bir demokrasi için mücadeleye evet diyoruz; kimsenin ekmeğinin ve sözünün reddedilmeyeceği, Neruda’nın bir şiiri ya da Violeta’nın bir şarkısı kadar tehlikeli ve güzel olacak bir demokrasi için mücadeleye evet diyoruz.

Merkezi Amerika’nın kuzeyinde olan yok edici açgözlülük imparatorluğuna hayır derken, olası bir başka Amerika’ya evet diyoruz; en eski Amerikan geleneklerinden, komün geleneğinden: Şilili yerlilerin yenilgiden yenilgiye beş yüzyıldır umutsuzca savundukları komün geleneğinden doğacak bir Amerika’ya evet diyoruz.

Onursuz barışa hayır derken, adaletsizliğe karşı kutsal isyan hakkına ve onun uzun Şili haritasındaki halk direnişleri tarihi kadar uzun tarihine evet diyoruz.

Paranın özgürlüğüne hayır derken, insanların özgürlüğüne evet diyoruz: Yaralı, kötü davranılmış, Şili gibi bin kez düşmüş ve Şili gibi bin kez kalkmış özgürlüğe evet diyoruz.

Dünyayı bitimsiz bir kışlaya çeviren güçlülerin intihara varan egoizmine hayır derken, bize evrensel bir anlam katan, tüm o gardiyanlara rağmen bütün sınırlardan daha güçlü olan kardeşlik gücünü onaylayan insan dayanışmasına, bizi Şili müziği gibi sarıveren ve Şili şarabı gibi kucaklayan o güce evet diyoruz.

Hayal kırıklığının hüzünlü cazibesine hayır derken, umuda evet diyoruz, Şili gibi aç, çılgın, âşık ve maşuk umuda: Şili’nin çocukları gibi geceyi yırtarak gelen o isyankâr umuda evet diyoruz.

(1988 ortalarında Şili, Santiago’da
“Şili Yaratıyor” günlerinin açılış konuşmasıdır.)

Biz Hayır Diyoruz, Eduardo Galeano, Çeviri: Bülent Kale, Metis Seçki Dizisi, Metis Yayınları, İstanbul, Mart 2008. Sf. 193-195. Boldlar bana ait.

pollock-fathom-five

Jackson Pollock, Full Fathom Five, 1947 (Detay).

Nisan 1978

“Sevgili Beatriz:

Söz, daha uzun yazacağım. Şu anda ne durumda olduğunu bilmiyorum. Senden bana nasıl olduğunu yazmanı istiyorum, neye ihtiyacın olduğunu ya da sana ne göndermemi istediğini; elimden geldiğince yapmaya çalışacağım. Çok çok sevgi ve hatıralarla,
Manuel.”

Mektupta tarih yok ama onu, neredeyse tesadüfen, 1978 Nisan’ında aldığımı biliyorum. Manuel Gestal, Uruguay ve Paraná Caddeleri arasında kalan Tucumán sokağındaki Galerna Kitabevi’nde çalışıyordu. Ordu hemen yanındaki ofisimi boşaltmadan önce, kitabevine her akşamüstü telefonu kullanmak, kitapları karıştırmak ve biraz laflamak için mutlaka uğrardım. Bir gün ofisime gelip her şeyimi alıp götürdüklerinde, doğal olarak yapmayı bıraktım.

Manuel’e yanıt yazdım, ona bir posta kutusu adresi verdim ve bana gazete ve dergi göndermesini istedim. İki yıl boyunca, Meksika’dan İspanya’ya, oradan tekrar Meksika’ya ve sonra yeniden sonunda izini kaybettiğim İspanya’ya gidinceye kadar bana benim dünyaya açılan tek pencerem olan kraft kağıdına sarılmış bir sürü rulo geldi. Manuel İspanya’dan kataloglar gönderiyordu (hayalgücü egzersizleri ve umutsuz arzular için) ve giderek sosyal demokratlara dönüşen eleştirel Marksistlerin dergisi El viejo topo sayılarını; Meksika’dan Nexos ve Vuelta dergilerini. O sefil yılları yaşamayan hiç kimse bu dergilerden herhangi birinin bir sayfasının bizim için ne anlama geldiğini bilemez. Kısa süre sonra İngiltere’den birkaç New Left Review sayısı geldi. Bana neredeyse başka şeye ihtiyacım yokmuş gibi gelmişti. Diktatörlük dönemindeki mutluluk kıvılcımları: hiç o gecenin karanlığında olduğu kadar yoğun olmamıştı. Sanki bugünmüş gibi hatırlıyorum, Buenos Aires’te “reel sosyalizm” ya da Nikaragua üzerine bir tartışma okumanın nasıl da başımı döndürdüğünü.

Benim kitapçı arkadaşım işte böyle girdi, sonsuza dek, iyilik yapan ayrıcalıklılar albümüne. Bazen birisi bir kitap gönderiyordu ya da gidip bir dergi alabileceğim bir adres. Bazen, Caracas’ta sürgünde olan bir başka dost, yüz dolar gönderiyordu. Yemin ediyorum: asla asla unutmayacağım bunu.

Dostluk

O yıllardan kalan yukarıda paylaştığımın da içinde olduğu mektuplarla dolu bir dosyam var. Yazanların neredeyse tamamı sürgüne gidenler. İçlerinden çoğu, o ana kadar, özellikle dostum değillerdi ama sürgün ve diktatörlük bizi benim gözümde, sanırım onlarınkinde de, ömür boyu dosta dönüştürdü. “Ömür boyu”nu hiç abartmadan yazıyorum: o günler bir ömürdü (ya da nerdeyse bir ömür) benim bakış açıma göre; basitçe çünkü onlar yaşıyordu ve ben de yaşıyordum. Cinayetler ve kaybedişler zamanında yalnızca bu yeterliydi. Ben bir dostuma “Çok sıcak, biraz hava almaya çıkıyorum” yazıyordum. O bana “Kış soğukları geldi, iki kedimle beraber mutfaktayım” yazıyordu. Bu cümleler bütün birer ömürdüler.

Bu mektuplarda pek çok şey üzerine tartıştım: filmler, kitaplar, fotoğraflar, Malvinler Savaşı, bana verilen işler, Buenos Aires’te yayınlamaya başladığımız Punto de Vista dergisine gelen katkılar. Dostlarımın Avrupa’da, Meksika’da neler okuduğunu öğrenmek, sanki bir tür mecburi okuma listesi oluşturmak gibiydi ve onları elde etmenin bir yoluna bakmak gibi elbette. İçlerinden biri, Fransa’dan bana uzun bir işe girişeceğini yazıyordu: Walter Benjamin okumaya başlayacaktı. Mektupta “Benjamin” kelimesi bir rock grubunun ismi gibi tınlıyordu.

(…)”

Tiempo Presente, notas sobre el cambio de una cultura, Beatriz Sarlo, Siglo XXI Editores Argentina, Buenos Aires, 2006, pp. 187-189. Boldlar bana ait.

tinawi-1

Abla & Sheibub, Abu Subhi Al Tinawi.

“(…)

O zamana kadar, Suriye’deki Arap milliyetçiliği, yabancılar elinde bir siyasal manivela gibi kullanılmıştı. Milliyetçiliğin, bütün zaman için, uygar insanlar arasında var olacağına inanıyorum. Fakat aynı zamanda bu güzel idealin herhangi siyasal amaca âlet edildiği zaman, en korkunç ve vahşî bir durum alması ihtimaline de inanıyordum ve hâlâ da bu inancım sürmektedir. Bence Türkiye’nin Arapları herhangi yabancı kültürden fazla Arap kültürüne bağlaması gerekti. Ama, aynı zamanda Türk devletinin çeşitli ve karşıt ögelerini birleştirmek için Türk kültürünü ve dilini öğrenmesi de gerekliydi. Bunu da devletin açacağı yeni okullar verebilirdi. Yine inanıyorum ki, Arap ulusu bir gün tam özgürlüğünü alırsa, iktisadî, coğrafî ve hatta dinî kültür bakımından Türklerle uygarlık ve barış yolunda el ele yürüyecektir. Bugün Lübnanlı misafirlerin uyandırdığı ilgiyi gördüğüm zaman, «Acaba o yolun başında mıyız?» diye kendi kendime soruyorum.

1914 yılında, parlamentomuzda Arap mebusları da vardı. Fakat, anayasadaki bütün haklara ve sorumluluklara katılmalarına karşın bir türlü Arapları kendimize bağlayamamıştık. Bana öyle geliyor ki, Türkiye, öğrenim yönünü ve yönetimini hesaplarken, gelecekte kendisiyle işbirliği yapabilecek bir özgür Arap diyarını ve ulusunu göz önünde tutması gerekti. Arapları sonuna kadar yönetimimiz altında tutabilmek amacından tamamıyle vazgeçmelidir. Türkler, Arap dünyasına, Anadolu’dan çok fazla emek ve para harcadılar. O topraklarda Türk kanı döktüler. Fakat Araplar memleketlerini savunan Türkiye’yi istemiyorlardı. Çünkü Türkiye özellikle öğrenim ve yönetimde gerekli anlayışı aşılamayı başaramamıştı.

Otel Bassoul’da Albay Fuat Bey bizi birkaç kere ziyaret etti ve hâlâ hatırladığım konuşmalar yaptı. Fuat Bey kudretli bir kaleme sahiptir; aynı zamanda bazı yazıları (özellikle Yemen’le ilgili olanları) birer sanat eseridir. Kendisinin aynı zamanda Aliye divanı kararlarına karşı olduğunu işitmiştim. Kendisine bu kararlar hakkında fikrini sordum. «Acaba Arap milliyetçileri yönetimi Türkiye’den Fransızlara geçirmek için mi harekete geçmiş, ihtilâl ve isyan hazırlamış, yoksa gerçek amaçları özgürlük müydü?» anlamında bir soru sordum. Cevapları bu hususta Cemal Paşa’nın düşüncelerinin aynını belirtiyordu. Türkiye’nin amacının savaşı kazanmak olduğunu söyledikten sonra eğer Aliye divanı harbinin kısa süren tethişi olmazsa, ordumuzun ilk aylarda Suriye’den çekilmek zorunda kalacağını anlattı. Arap milliyetçilerinin hepsinin eseri mi, yoksa gerçek amaçlarının özgürlük mü olduğunu sorduğum zaman; aralarında gerçek bağımsızlıkçı ve milliyetçi olanlar da bulunduğunu söyledi. Bu gerçek bağımsızlık yanlıları arasında bazılarının ölümünü anlattı. Bir tanesi hakkında söylediği aşağı yukarı şudur:

«Ben Beyrut’a, hükümlerin yerine getirileceği gün geldim. Hükümet konağı karşısında birkaç tanesinin asılmış olduğunu gördüm. Ötekiler gelirken, aralarında vaktiyle yedek subaylık etmiş başı kalpaklı biri vardı. Çok sakindi, sehpaların karşısındaki tahta sıralardan birine oturdu, sırası gelinceye kadar sigara içti. Sonra sehpasını kendi seçti, boynuna ipi kendi geçirdi, son sözü «Araplar için ölüyorum» oldu.

(…)”

Mor Salkımlı Ev, Halide Edip Adıvar, Atlas Kitabevi, İstanbul, 1985. Sf. 181-182. Boldlar bana ait.

tinawi

Al Zaher Bibars & Maarouf, Abu Subhi Al Tinawi.

radyo sait faik: bir adam

Haziran 13, 2016

Detektiv

Josef Çapek, Dedektif (1915-1916), tuval üzerine yağlıboya, 38 x 28 cm.

“(…)

Şöyle sadece ahbapsanız fikirlerini kabule mecbursunuz. Kabul etmediniz mi, bütün vücudundan şimşekler gökyüzünden çıkar gibi sizin gibi çamurlu bir yeryüzünde hiddetle, gürültü ile çakacaktır. Hiçbir şeyine itiraz edilemez. Kitapların birçoğu onun namına konuşur. Fikir tektir. Allah gibi tektir. Münakaşa edilemeyecek kadar tektir. Birden bağırıverse, pastane halkı çevremize halkalansa, kapıdan insanlar üşüşüp gelse, aralarında bir tek sizi kayıracak birisi bulunsa, o adamın da aklı başına ise sizin tarafınızı tutmayacağına eminim. Aklı başında ise çıkıp gider. Belki bir, “Lanet olsun,” diyebilir, sizin namınıza. Ama siz de enayi misiniz? Siz de apaçık haklı bile olsanız çevrenize toplanmış elli kişinin kırk dokuzunun bu adamın fikrinde olduğunu düşünmek mecburiyetindesiniz.

Kahramanlıklar ondadır, fedakârlıklar ondadır. Din iman ondadır. Mukadderat ondadır. Tek sıfatının üzerine bina edilmiş her şey ondadır. Bir lahza onun sizin delice fikirlerinize saygı duyduğunu düşünürseniz, onun da sizi kepaze etmeyeceğine emin olsanız da bir şey söylemeye kalksanız size nefretle, şüphe ile safdilliğinize, Türk olduğunuz halde, bir Türk keyfiyle, hatta herkesin fikrine uymamak maksadı bile bulunmadan, futbola en küçük bir ilgi, sevgi duymadan içinizden milli takımın yenilmesi arzusu geçse… Sıkı iseniz söyleyin bakalım.

Haftalardan beri bir futbol dedikodusu ile çalkalanmış şehirde bir Türk olarak Yunan milli takımını tutmak hakkından mahrumsunuzdur. İşte bu beyin karşısında her zaman bu haldesiniz.

Söz dönüp dolaşıp en küçük fanteziye müsaade etse tek cephelidir. Böyle olunca da siz hep Yunan milli takımını tutan bir garip Türk halindesinizdir.

En masum, en fantezili, en gıllügişsiz, en zararsız bir fikir bile değil, laf kabilinden bir şey söylemek isteseniz söyleyemezsiniz.

Mesela milli takım Yunanistan’a gitmiş olsa, siz de ortaya en küçük bir düşünceye sahip olmadan keyif için, fantezi için,

–Şu bizim milli futbol takımı Yunanistan’da mağlup olsa ne iyi olur, deseniz, diyemezsiniz ki.

Evvela şaka söylediğiniz sanılır. Ciddi olarak böyle zorlu bir fikri söyleseniz sokakta binlerce kişi size şaşmaz mı? Şaşmak değil sizi dövenler bile olur. Siz istediğiniz kadar masum olabilirsiniz.

sait faik, bütün eserleri 15, bitmemiş senfoni ve sait faik kaynakçası, bilgi yayınevi, ikinci basım, temmuz 1993, ankara, Sf.22-24. Boldlar bana ait.

Bu sene sait faik‘in doğumunun 110. yıldönümü. Bu vesileyle, en azından doğumgünü olan 18 Kasım’a kadar, sait faik kitaplarından seçtiğim bazı pasajları radyo sait faik başlığı altında paylaşacağım.

Çapek Parti

Josef Çapek, Şenlik (1937), tuval üzerine yağlıboya, 50,5 x 70,5 cm.

tahir elci

Em te ji bîr nakin

“PKK terör örgütü değildir.”

Dedi katıldığı televizyon programında ama nedenini açıklayamadı, konuşturulmadı. Küfürler, hakaretler yağdı; ölüm tehditleri aldı.

Hakkında derhal soruşturma açıldı, beş gün sonra Diyarbakır Baro Başkanı olarak bir gün boyunca ifadeye çağrılmak için makamında bekletildi. Sonra aynı gün gece yarısı “yurt içinde saklandığı ve tüm aramalara rağmen kendisine ulaşılamadığı” gerekçesiyle gözaltına alındı, sabah İstanbul’a götürüldü.

Kendisine Ankara’dan kurulan bu rezil bürokratik tiyatroya itirazını, katıldığı programda konuşmasına izin verilseydi yapacağı açıklamayı İstanbul’da Başsavcının makam odasında verdiği ifadede dile getirebildi. Yurtdışı yasağı kondu, “adli kontrol” şartıyla tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı.

Serbest bırakıldıktan dört gün sonra İngiliz gazeteci Jonathan Rugman’a hala ölüm tehditleri aldığını, tehditlerin sosyal medya ve telefon yoluyla geldiğini ve içlerinden bazılarının kendisini nasıl öldüreceklerini ayrıntılarıyla anlatacak kadar ileri gittiğini söyledi.

O görüşmeden bir ay sonra bir silahlı müsamereyle Diyarbakır’da katledildi.

Yalnızca profili, bir tabuyu yıkışı, sözünün arkasındaki onurlu duruşu, cenazesindeki kalabalık değil, yaşadıkları da Vedat Aydın’ı hatırlatıyordu. Sadece geçen 24 yılın ardından, süreç daha kısa sürmüş, başvurulan katletme tekniği daha alengirli olmuştu. Katil aynı katildi, hedef aynı hedef…

*

Öldürülmesinden iki gün önce gazeteci Can Dündar ve Erdem Gül’ün tutuklanmalarıyla ilgili attığı tweette bu tutuklamaya “şiddetli bir toplumsal refleks gösterilmezse dönüşü olmayan karanlık tünel”den çıkışın zor olacağını söylemişti.

Bize haber verdiği o karanlık tünelde kaybettiğimiz ilk ışık kendisi oldu. Işığı cesaretinden geliyordu.

Barışın unutarak değil hatırlayarak tesis edilebileceğini iyi bilen, adaleti elinden tutup görmeden geçtiği yerlere, zamanlara tekrar götüren bir cesaretti bu.

Kanıksanmış haksızlıkları, cinayetleri, yalnızlıkları üzerlerindeki zamandan toprağı silkeleyerek yeniden ortaya çıkaran, tek tek her birinin adaletin terazisinde yeniden tartılmasında inat eden bir cesaretti.

Ona biçim veren, yönünü belirleyen, onu Tahir Elçi yapan bir cesaret…

Pazar günü Amed’e gelebilen, gelemeyen milyonlarca insan tarafından gözyaşları içinde uğurlandı.

Ama o rafine cesareti burada kaldı; umudu, inancı, kavgası, yürünecek yolları hala bizimle…

Bizi uyardığı, içinden geçmemiz gereken o karanlık tünel hala önümüzde…

Hem de ABD; Suriye’de Rusya’ya karşı istediği hamleleri yapan bir Türkiye’nin işleyeceği tüm suçlara göz yummaya hazırken,

Hem de AB; mültecileri bırakmaması karşılığında Türkiye’nin yaptığı her şeyi görmezden gelmeye razıyken,

Hem de Türkiye’nin geçeceği bir karanlık tünelde en kör, en zifiri karanlıkların her zaman Kürtlerin ve yoksulların payına düştüğünü kanımızla canımızla bilirken,

O karanlık tünelden geçeceğiz
Belki ölerek,
Ama mutlaka kalarak,
Ve hep hatırlayarak…

Tıpkı Tahir Elçi gibi…

Oxir be Tahir Elçi.

Em te ji bîr nakin.

Tahir Elçi

Van kadinlar mesaleli yuruyus

Kadınlar tecavüz olaylarına karşı meşaleli yürüyüş yapıyorlar. Van, 31 Ağustos 2014. Kaynak: DİHA.

İki buçuk yıllık çatışmasızlık sürecini yeniden kurmak için yeni bir iki buçuk yıl daha gerekir. Matematik böyle der ama geçen iki buçuk yıllık sürecin bu topluma nasıl etki ettiğini, neler kattığını, onu hangi düşüncelere getirdiğini söylemez. Bunu siyasetçiler, siyaset bilimi öngörmüştür ya da çoğu zaman olduğu gibi hep birlikte şimdiyi yaşarken görür, analiz eder, öğreniriz.

Normalde samimiyetle Çözüm Sürecini başlatan ve artık silahların değil insanların konuşmasını hedefleyen bir siyasetin HDP’nin parti olarak meclise girmesini öngörmesi, desteklemesi, hatta bunu açıkça göstermek ve meclise girmesini kolaylaştırmak için seçimlerden önce seçim barajını düşürmesi gerekirdi. Ve meclis içinde HDP’nin tüm demokratik süreçlere eşit olarak katılmasının garantisi olması gerekirdi.

Ama öyle olmadı, Saray ve Partisi böyle bir tavır almadı, zaten seçim sonuçlarına verdikleri tepki de Çözüm Sürecinin ne anlama geldiğini idrak edemediklerini, -büyük bir basiretsizlikle- HDP’ye bir tuzak kurduklarını ama kurdukları tuzağa kendilerinin düştüğünü gösterdi.

HDP’nin aldığı milyonlarca oyu “utanmadan” kendi lehlerine kullanarak mecliste istedikleri çoğunluğu elde etmeyi hesapladılar. Planları işlemedi ama çok daha önemli bir şey oldu; deşifre oldular. Herkes ne yapmaya çalıştıklarını gördü. Şimdi “utanmadan” yine aynı çirkin plan üzerine çalışıyorlar. Ve yine herkes görüyor.

Seçim sonuçlarını beğenmeyen Saray ve Partisi çözüm masasını tekmeledi ve Kandil’i bombalamaya başladı. PKK karşılık verdi, veriyor. Her gün ölüm haberleri geliyor. Savaşa karar veren aynı siyasetçiler şimdi asker-polis cenazelerinde sıra sıra dizilip melül melül yere bakıyorlar. Ama o üzüntülü pozlar, o hamasi nutuklar faydasız. Her cenaze, hissesi “şehadet şerbeti başkasına zorla, hileyle içirilince baldıran zehiri olur” diyen bir kıssaya benziyor. Her gün daha çok…

Çünkü başkalarının hırsları, çıkarları için çok masum evladını gömdü bu ülke. Bunlar bizim iki buçuk yıldır görmediğimiz ama öncesindeki yıllardan çok iyi bildiğimiz aynı fotoğraflar. Yalnızca biz şimdi bir şey daha biliyoruz: İstenirse bu sahneler yaşanmayabiliyormuş. Eskiden bu kahreden ölümler kader gibi geliyordu insanlara. Çatışmasızlık sürecinde bunun bir kader olmadığını gördük hep birlikte.

Fakat anlaşılan o ki, Saray ve Partisi -yine büyük bir basiretsizlikle- çatışmasızlık sürecinin, barışın insanları nasıl dönüştürebileceğini de öngörememiş: Çünkü öldürülen asker ve polis cenazeleri üzerinden gelişen toplumsal tepkiler, beklediği gibi, Çözüm Sürecine geri dönülmesi için çabalayan HDP’ye yönelmiyor. Tam aksine, şimdi her gün gelen ölüm haberleri karşısında günden güne yükselen sesler doğrudan Sarayı ve Partisini hedef alıyor. Ve sessizlikler de öyle. Çünkü o yükselen seslerin ardında her zaman onlardan kat kat daha büyük, çok daha fazla şeyler söylemek isteyen öfkeli sessizlikler vardır.

İşte çatışmasızlık süreci, barış böyle eder ülkeyi: Silahlar susarsa insanlar düşünür, görür, konuşur, tavır alır. Barış, savaşın nesneleştirdiği insanları yeniden özne yapar.

Yenilgi kokuyor Saray ve Partisi. Endişe ve telaş kokuyor. Her gün daha çok…

Gotch - Study for the birthday party

Thomas Cooper Gotch (1854-1931). Study for the birthday party, 1930, tuval üzerine yağlıboya, 50,8 x 61cm.

Saray ve Partisi

Ağustos 10, 2015

Fikret Otyam - Harranlı Kadınlar - 2003

In Memoriam: Fikret Otyam (1926-2015). Hoşçakal Usta. Bize gösterdiğin gözlerimizle bakıyoruz ardından… Harranlı Kadınlar – 2003.

Erdoğan saraya sıkıştı. Partisi sandığa sıkıştı. Derin stratejisi Suriye’ye sıkıştı. Ne olacak şimdi? Göreceğiz…

Tarihin garip cilvesi, tıpkı Esad’ın Esed olması gibi AKP de giderek EKP (ya da EK Parti) oldu: Erdoğan’ı kalkındırmak için takviye kuvvet olarak çalışıyor. Seçim sonuçları şunu açıkça gösterdi: Sarayın partisi durumuna düşen EKP’nin çoğunluk olmadığı her türlü meclis aritmetiği Erdoğan’ı saraya sıkıştırır. Bu yüzden Erdoğan ve Partisi erken seçime mecburlar. Çoğunluğu elde etmek için her yolu deneyecekler.

Sarayın Partisi, bu yolda ilk adım olarak, çözüm süreci masasını tekmeledi. Kürtlere savaş açtı. Kürtlerle savaşırsa oylarını arttıracağını düşünüyor. AKP Habur’dan sonra da böyle bir dönüş yapmış, oylarını arttırmıştı. Şimdi de olur mu? Çok mümkün görünmüyor. Habur’dan sonraki dönüş anketlerdeki işaretlerle gelmişti, sandıktaki bir hezimetle değil. Seçmenin sandıkta söylediği söz böyle ağzına tıkanmamıştı. AKP’nin Kürt seçmenleri kendilerine yönelik resmi nefreti Kobani’deki kadar doğrudan ve net görmemişlerdi. Halk şimdiki gibi iki buçuk yıllık bir çatışmasızlık süreci yaşamamış, barışın kokusunu böyle almamıştı. Savaştan yorulan, barış isteyen Türkiyeliler yüzde 13’lük bir yekun olduklarının farkında değillerdi.

Ve son olarak AKP henüz EKP olmamıştı. Bir parti olma vasfından uzaklaşıp Saray namına iktidarı gasp etmiş bir mekanizma olarak işlemeye başlamamıştı. Konuştuğu zaman, deforme olmuş, inandırıcılıktan uzak sesi ta Saraydan gelmiyordu. Partinin başkanı kurulmuş da sahneye konmuş bir anime karaktere benzemiyordu, söylediği şeylerle kendisi arasında bir ilişki kurmak bu kadar zor değildi. Milletvekilleri ve parti yetkilileri böyle inançtan yoksun bir bürokrat ya da teknokrat edasıyla konuşmuyorlardı.

AKP artık EKP (EK Parti) olduğunun, bir siyasi partinin savunamayacağı bir şeyi savunmaya çalıştığının, başkasının ağzıyla konuştuğunun, sürekli banttan yayın yaptığının farkında değil. Daha doğrusu bunu tüm Türkiye’nin gördüğünün farkında değil. Söylemeye ya da yapmaya çalıştığı her şey, söylendiği ve yapıldığı anda büyük bir müsamereden bir kesite dönüşüyor ve tam aksi bir tesir yaratıyor. Çok eski bir masaldaki o aleni sır seçmenlerin kulağında bir çocuk sesiyle tekrar tekrar çınlıyor:

–Anne bak, Sultan çıplak!

Otyam'ın Fırçasından - 1995

In Memoriam: Fikret Otyam (1926-2015). Otyam’ın Fırçasından – 1995.

yasar kemal

“(…)

Dünyaya gelmek bir mutluluktur” diyordu. “Tabiat anaya borcunu ödeyeceksin. Ama nasıl ödeyeceksin? Zulme karşı, eşitsizliğe karşı, insanları aşağılayanlara karşı gelerek ödeyeceksin. Böyle de ödeyemezsin. İnsan gerçeği uğruna kelleni koyacaksın. Böyle de ödeyemezsin belki… Kavga uğrunda hain olarak suçlanmayı bile göze alacaksın.”

Ve ben bu sözleri hep dinledim. Amber Ağa niçin böyle konuşuyor, diye hep şaştım. Ama neden sonra taşın sert olduğunu anladım. Ve bu kavgada, kendi faydalarını, kişisel faydalarını kavgadan önce tutanları gördüm. Böylesi mutsuz insanlarla karşılaştım. Büyük halk adamı Amber Ağaya şimdi eskisinden daha çok saygı duyuyorum. Ondan çok şeyler öğrenmiştim. Şimdi bir şey daha öğrenmiş oldum.

Veyl, dünyanın mutsuz kişilerine.

4 Nisan 1967

(…)”

Baldaki Tuz, Yaşar Kemal, Basıma Hazırlayan: Alpay Kabacalı, Can Yayınları, 5. basım, İstanbul 1995. Sf.327. (O İnsanlar ki Mutludurlar… başlıklı yazısından). Boldlar bana ait.

***

Sen Amber Ağa’dan öğrenirsin. Biz senden öğreniriz. Bir başkası bizden öğrenir. Böyle böyle bize insanın bir köprü olduğunu öğretirsin. Öldükten sonra bile. Ancak kavga verenlerin o köprüden yürüyebileceğini öğretirsin. Yazılmasalar bile. Ve yalnızca iyi edebiyatın. Okunmasalar bile. Ve yalnızca iyi yazarların. Artık yaşamasalar bile. O köprüden sonsuzluğa yürüdüklerini öğretirsin. Her zaman bir son olsa bile.

İnsana, kavgaya, iyiliğe, sonsuzluğa inanan o eşsiz hatıranla…

Güle Güle büyük yazar…

Güle Güle Yaşar Usta…

Fevzi Karakoç - Kızıl Dağlar

Özgecan

Özgecan’ın vahşice katledilmesi tetikledi: Beren Saat instagram hesabında çocukken, genç kızken ve yetişkinken yaşadığı tacizleri yazdı, “Şanslıydım” dedi.

Saat’in yazdıklarının en trajik yanı da buydu: “Haklıydı.”

Çünkü “şanssızlar” da vardı. Özgecan Aslan “şanssızdı” mesela. Fatma Nur Çelik “şanssızdı”. O da 20 yaşındaydı, öğrenciydi, Ekim 2012’de İstanbul’da öldürüldü, katili 5 ay içinde Mayıs 2013’te ağırlaştırılmış müebbet cezasına çarptırıldı. Ya da Sema Karakoca “şanssızdı”. 19 yaşındaydı, öğrenciydi, Şubat 2011’de Bursa’da öldürüldü. Parçalanmış cesedi Mart 2011’de boş bir arazide bulundu. Katili ya da katilleri bulunamadı. Sadece Ocak 2015’te öldürülen 33 kadın, yahut 2014 yılı içerisinde öldürülen 294 kadın da “şanssızlar”dı.

Fakat mesele “şans”la açıklanamayacak kadar hayatiydi…

Bir de susan kadınlar vardı. Belki hala sessizce bir yeryüzü cehennemine katlananlar ya da yaşadıkları korkunç anları şu koca geniş zamana gömmeye çalışanlar. Anlatacak bir dilden yoksun bırakılan kadınlar.

Tarih öncesi zamanlardan bu yana anlatılan bir hikayedir; tanrıların kralı Jüpiter, İnachus’un kızı İo’ya tecavüz eder ve bunu anlatamasın diye onu bir ineğe çevirir. İo konuşamaz artık, yaşadıklarını söyleyemez…

İo İtalyancada ben demektir. Sözle ve eylemle oluşturulur ben, kişi kendini ifade ettikçe biçim alır. Kişi tavır aldıkça, anlattıkça, söyledikçe görünür olur.

Kadınlar anlatmaya başlıyor demek, kadınlar görünmeye başlıyor demektir aynı zamanda.

***

Ama konuşmak için özgürlük gerekir; özellikle de somut vakaları resmi mercilere anlatmak için. Yasal koruma gerekir. Kadınların yanında olduğunu gösteren, onları adalet aramaya teşvik eden bir hukuk sistemi gerekir.

Bu ülkede yok. Nasıl olsun? İki yıldan fazla kadınların sorunlarıyla ilgilenen bakan çare olarak “hadım etmek”ten bahsediyor. Onun yerine gelen ve bir yıldan fazladır görevde olan mevcut bakanın aklına ise “idam etmek” geliyor. Bunca zaman bu mesele üzerine en üst seviyede çalıştılar ve vardıkları yer burası: “İdam”la “hadım” arası bir yer…

Oysa dünyada idam cezası uygulayarak kadın cinayetlerini azaltmış bir ülke yok. Üstelik Türkiye’de cinayet vakaları için öngörülen cezalar yeterince ağır ve son dönemde kadın cinayetleri davaları daha hızlı görülmeye, verilen cezalar en üst sınırdan (ağırlaştırılmış müebbet) verilmeye başlandı:  İdamı tartışmak yerine bu tutumu kararlılıkla sürdürmesi gerekiyor Türkiye’nin.

Özgecan Aslan cinayetinde olduğu gibi kamuoyunda infial yaratan kadın cinayeti vakalarında “failleri hemen yakaladık” “en ağır cezaları vereceğiz” diye zaten ivedilikle yapması gereken eylemleri başarı diye sunarak pay çıkarmaya çalışması da abes. Herkes görüyor: devlet  ancak ölünce sahip çıkıyor kadınlara.

Geçen yıl Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı tarafından yaptırılan araştırma söylüyor: Kadınların yalnızca %11’i, o da ancak yaşadıkları şiddet katlanılmaz hale gelince devlete başvuruyor. Kalan %89’un çoğu nereye başvuracağını bilmiyor. Başvurabilenlerin karşılaştıkları muamele de öyle pek iç açıcı değil.

Kadın cinayetleri dün başlamadı, yarın bitmeyecek. Gerçekleşen cinayetlerin sonrası için bazı tedbirler alındı ve uygulanıyor (bu tarafta yapılan ve sürdürülmesi gereken olumlu gelişmeler mevcut), cinayetlerin öncesi için ise yapılacak çok şey var… (Bu tarafta, özellikle sonunda katillere dönüşen hastalıklı erkeklerin yetişmesini engellemek konusunda çalışmalar gerekiyor.)

Çünkü evde, okulda, sokakta sürekli kayırılarak büyütülen bu oğlan çocukları sonra kadınları, hiç ceza almadan, canlarının istediği gibi aşağılayabilecekleri, korkutabilecekleri, eziyet edebilecekleri, parçalayabilecekleri “oyuncak”ları sanıyorlar…

%d blogcu bunu beğendi: