Wislawa Szymborska

Wislawa Szymborska, 10 Aralık 1996, Stockholm. Şairin Nobel ödülü aldığı gün onuruna verilen akşam yemeğinden.

Yazmak Hazzı

Wislawa Szymborska (1923-2012)

Nereye koşuyor yazdığım ormanın içinde, şu yazdığım ceylan?
İçmek için mi şu yazdığım suyu
burnunun karbon kağıdı gibi kopyasını çıkaran?
Neden başını kaldırıyor, bir şey mi duydu?
Gerçek hayattan ödünç alınan dört ayağının üstünde
doğrulmuş, kulaklarını dikiyor arasında parmaklarımın.
Sessizlik, evet, bu sözcük bile hışırdıyor kağıdın üzerinde
ve aralıyor
“orman” kelimesinden doğup çatallanan dalları.

İşte ellerinden asla kurtulamayacağı
kötü eşleştirilmiş harfler, izini süren cümleler,
beyaz sayfanın üzerinde pusuya yatmış
üzerine atılmak için yolunu gözlemekteler.

Epey nişan almış avcı bulunur bir damla mürekkepte,
bir gözlerini kapatmış beklerler, elleri tetikte
doğrultulan kalemin ucundan dökülmek için,
ceylanın etrafına mevzilenip ateş etmek isteğiyle.

Bunun hayat olmadığını unutuyorlar ama.
Başka kanunlar işler burada, beyaz üzerine kara.
Bir göz açıp kapamak yalnızca benim istediğim kadar sürer
ve sayısız kurşunun havada durup beklediği
küçük sonsuzluklara bölünebilir bu süre.
Ben olur demeden asla bir şey olmaz burada.
Tek bir yaprak bile düşmez benim isteğim dışında,
tek bir tutam ot bile ezilmez bir toynağın altında.

Kaderini benim belirlediğim bir dünya da var o zaman?
İşaretlerden zincirlerle bağladığım bir zaman da var?
Benim buyruklarımla işleyen sınırsız bir hayat da var?

İşte yazmak hazzı.
Kalıcı yapma şansı.
Ölümlü bir elin intikamı.

 

*Şairin 1967 tarihli Sto pociech (“No End of Fun”) adlı kitabında yer alan şiirin şu sayfadan İngilizce, Lehçe ve İsveççe versiyonlarına bakabilirsiniz. Başlığa tıklayarak İspanyolca versiyonunu da görebilirsiniz.

 

makowski

Tadeusz Makowski (1882-1932), Jablka w koszyku (Sepette Elmalar), 1923.

Reklamlar

Geçtiğimiz yıl Şubat ayında ölüm haberini aldığımız 1996 Nobel ödüllü şair (yazar, edebiyat eleştirmeni, çevirmen, köşe yazarı) Wislawa Szymborska Polonya’da yayınlanan “Edebi Hayat” (Zycie Literackie) isimli gazetedeki köşesinde tam otuz yıl boyunca yazmaya ilgili duyan okurların mektuplarını yanıtladı. Aşağıda o yanıtlardan bir seçki okuyacaksınız. Ben İspanyolcasından çevirdim. (Boldlar bana ait.)

Przemysl’den Heliodor’a

“Biliyorum ki şiirlerimde pek çok hata var, ama ne olmuş varsa? Onları değiştirmeyeceğim.” diye yazmışsın. Ama neden değiştirmeyesin, sevgili Heliodor? Yoksa şiir senin için kutsal bir şey mi? Ya da şiirin o kadar da önemli olmadığını mı düşünüyorsun? Bu iki düşünce de şiire dair yanlış yaklaşımlardır, en kötüsü de kendi dizeleri üzerinde çalışması gerektiğine inanan kişinin de kafasını karıştırırlar. Tanıdıklarımıza Cuma gecesi saat 2.45’te bir ruhun bizi ele geçirdiğini ve kulağımıza sırlarını fısıldadığını söylemek zevkli ve eğlencelidir. Ama o ruhlar bunu öyle apansız yaparlar ki, çok nadir zamanımız olur olanları not etmeye. Ama sonra evde, kapıların ardında oturup emek emek düzeltiriz. Başka dünyadan gibi görünen bu ifadeleri elden geçirir ve biçimlendiririz. Evet, ruhlarla karşılaşmak harikadırlar ama şiirin bile düzyazıya bakan bir yanı vardır.

Poznan’dan H.O.’ya, bir çevirmen

Çevirmen yalnızca metne sadık olmak zorunda değildir. Biçimini koruyarak ve mümkün olduğu ölçüde, dönemin tarzını ve ruhunu da muhafaza ederek şiirin güzelliğini görünür kılması da gerekir.

Starachowice’den Grazyna’ya

Kanatlarımızı çıkaralım ve ayaklarımız yere basarken yazmayı deneyelim, olur mu?

Varşova’dan Bay G. Kr’ya

Yeni bir dolmakaleme ihtiyacın var. Elindeki çok hata yapıyor. Mümkünse, yabancı marka olsun.

Niepolomice’den Pegaso’ya

Dizeler içinde, soruyorsun bize, hayatın cebinde tek bir kuruşu var mı acaba? Benim sözlüğüm yok diyor.

Bytom’dan Bay K.K.’ya

Serbest nazımı sanki sınırsız bir özgürlükmüş gibi kullanıyorsun. Ama şiir, (hakkında söylenebilecek pek çok şeye rağmen) bir oyundu, hâlâ bir oyun ve hep oyun kalacak. Ve bütün çocuklar bilir ki, oyunların kuralları vardır. Ama yetişkinler neden unutup dururlar bunu?

Radom’dan Putzka’ya

Sıkıntıyı da zevk vererek anlatmalı. Hiçbir şeyin olmadığı bir günde ne kadar çok şey yaşanır?

Varşova’dan Boleslaw L-k’ye

Varoluşsal sıkıntıların sende ziyadesiyle kolay dile geliyorlar. Artık hepimiz yeterince umutsuzluk acısı çektik, hepimiz pek çok kereler karanlık derinliklerde kaybolduk. “Derin düşünceler –der benim sevgili Thomas’ım (Mann, elbette, başka kim olabilir?)- bizi güldürmeliler.” Senin “Okyanus” isimli şiirini okurken, kendimizi pek sığ bir kuyuda debelenirken görüyoruz. Hayatı başına gelen sıradışı bir macera olarak gör. Şimdilik sana verebileceğimiz tek tavsiye bu.

Varşova’dan Marek’e

Prensip olarak, ilkbahar üzerine mısralanmış bütün şiirlerin otomatik olarak diskalifiye olduğuna dair bir inancımız var. Bu konu artık şiirin konusu olmayı bıraktı. Elbette hayatın bir parçası olarak var olmayı sürdürüyor. Ama iki farklı bahar söz konusu burada.

Wroclaw civarından B.L.’ye

Anlaşılır bir şey söyleme korkusu, sürekli bir her şeyi bir metafora dönüştürme çabası, bitmek bilmez bir her dizede şair olduğunu gösterme ihtiyacı: Bunlar yoldaki tüm şairlerin karşı karşıya kaldıkları sıkıntılı hallerdir. Ama iyileştirilebilirler, eğer zamanında fark edilirlerse.

Poznan’dan ZB. K’ya

Şairlerin büyük çoğunluğu hayatları boyunca, senin şu üç kısa şiirde bir araya getirdiklerin kadar büyük laflar etmemişlerdir. “Vatan” “gerçek”, “özgürlük”, “adalet”.  Bu tür kelimeler hafife alınmamalı. İçlerinde gerçeğin kanı akar ve mürekkep o kanın yerini tutamaz.

Nowy Targ’dan Michal’a

Rilke, genç şairleri büyük konuların zor oldukları ve sanatsal olgunluk gerektirdikleri konusunda uyarıyordu. Onlara gündelik hayatları üzerine, çevrelerinden gözlemledikleri şeyler üzerine yazmalarını tavsiye ediyordu; kaybettikleri şeyler üzerine, keşfettikleri şeyler üzerine. Gençleri çevrelerinde olan şeyleri sanatlarını geliştirmek için bir araç olarak kullanmaları konusunda cesaretlendiriyordu: Düşlerindeki imgeleri, anılarındaki nesneleri kullanmalarını öneriyordu. “Eğer gündelik yaşam size sıradan geliyorsa -diye yazıyordu- onu suçlamayın. Bu, sizin suçunuzdur. Onun zenginliğini kavrayacak kadar iyi bir şair değilsinizdir.” Bu tavsiye sana yersiz ve aptalca gelebilir. Bu yüzden, tezimizi dünyanın en ezoterik şairlerinden biriyle destekledik. Gündelik şeylerin nasıl dile geldiğini gözlemle!

Sopot’tan Ula’ya

Şiiri tek bir cümlede tanımlamak mı?… Yapma! En azından beş yüz tanım biliyoruz, ama hiçbiri bize aynı anda yeterince açık ve kapsayıcı gelmiyor.  Her biri kendi döneminin zevkini yansıtıyor. Doğuştan gelen bir şüphecilik de bizim kendi tanımımızı yapmamızı engelliyor. Ama Carl Sandburg’un şu güzel aforizmasını hatırlayabiliriz belki: “Şiir, karada yaşayan ama uçmak isteyen bir deniz canlısının kaleme aldığı bir güncedir.” Sakın bu tanımı günün birinde o günlüğü yazacağını bildiği için yapmış olmasın?

Slupsk’tan L-k’ya

Kendisini uzun şifreli şiirinin bize işaret ettiği İkarus’la karşılaştıran başka şairlere de ihtiyacımız var. Bay L-k, siz bugünün İkarus’unun artık eski zamanlardakinden çok farklı bir peysaj üzerinde yükselmesi gerektiğini dikkate almıyorsunuz. Otomobiller ve kamyonlarla dolu otoyollar, havaalanları, köprüler, büyük şehirler, modern ve pahalı limanlar ve bu tarz başka şeyler üzerinde. Arada sırada yanınızdan bir jet falan geçmez mi mesela?

Krakov’dan T.W.’ye

Kolejlerde edebiyat eserlerinin sanatsal açıdan irdelenmesiyle zaman kaybedilmiyor. Temel konular, tarihsel bağlamıyla birlikte öğreniliyor. Bu tür bir bilgilenme önemlidir ama bağımsız bir okur olmak isteyen biri için yeterli değildir. Pekâlâ, yaratıcı hevesleri olan biri için daha da yetersizdir. Bize yazan genç okurlarımız, Varşova’nın savaştan sonra yeniden kurulması ya da Vietnam Savaşı’nda yaşanan trajedilere dair şiirlerinin yeterince iyi bulunmamasına çoğunlukla şaşırıyorlar. Hepsi, saygıdeğer bir niyetin biçimden üstün tutulabileceğine inanıyor. Eğer iyi bir ayakkabıcı olmak istiyorsan, insan ayağının seni heyecanlandırması yetmez. Malzemeni de tanıman gerekir, araçlarını iyi bilmen, doğru modeli seçmen gerekir. Sanatsal yaratıda da aynı şeyler olur.

Laski’den Bay Br. K’ya

Senin düzyazı şiirlerinin fonunda olağanüstü eserlerini alkolün coşkusu altında yazan Büyük Ozan’ın figürü beliriyor. Aklındaki kişinin kim olduğunu tahmin edebiliriz ama soyadları bu son tahlilde bizi ilgilendiren bir mesele değil. Bizim ilgimiz alkolün yazma pratiğini kolaylaştırdığına, hayal gücünü coşturduğuna, sezgiyi sivrilttiğine, şair ruhu aşka getiren diğer işlevleri ayaklandırdığına dair yanlış inanışta odaklanmış durumda.  Sevgili Bay K, ne bu şair ne de tanıdığımız diğer şairler ve elbette bizim tanıma şansı bulmadıklarımız da, hiçbir zaman alkolün etkisi altında değerli bir şey yazmamışlardır. Bütün iyi eserler, ziyadesiyle acılı bir sürecin içinde nihayete erdirilen titiz bir çalışmadan doğarlar, kafanın içinde dolanıp duran hiçbir keyif vızıltısı olmadan. “Her zaman bir fikrim vardır ama votkadan sonra hep başım ağrır.” diyordu Wyspianski. Eğer bir şair alkol tüketiyorsa, bir şiirle bir başka şiir arasında gidip geldiğindendir. Acı ama gerçek olan budur. Eğer alkol iyi şiiri getirseydi, o zaman bu ülkenin her üç vatandaşından biri en azından bir Hortensius olurdu. Kendimizi bir başka efsaneyi daha yıkmaya mecbur hissettik. Dileriz yıkıntıların arasından sapsağlam çıkarsın.

Varşova’dan E.L.’ye

Belki de düzyazıda aşık olmayı öğrenebilirsin.

Sieradz’dan Esko’ya

Gençlik bir insanın hayatında ilginç bir dönemdir. Eğer gençliğin zorluklarına yazma tutkusunu da eklersen, bu stresi kaldırmak için güçlü bir karaktere sahip olman gerekir. Sabırlı olmak, hızlı olmak, geniş bir edebi birikime sahip olmak, meraklı olmak, şeylere dikkatle bakmak gibi niteliklere sahip olman gerekir. İnsanın kendisiyle arasına mesafe koymayı bilmesi gerekir, başkasının acısını hissetme yeteneğine, eleştirel bir zihne, espri duygusuna sahip olması gerekir ve dünyanın a) var olmayı sürdürmeyi ve b) bugüne kadarkinden daha çok şansı hak ettiğine dair kırılmaz bir inancı olması gerekir. Bize gönderdiğin şiirler bir yazma arzusunu görmemizi sağlıyorlar ama yukarıda bahsedilen niteliklerden herhangi birini değil. Önünde yapacak çok işin var.

Lodz’dan Kali’ye

“Ne için” bu gezegendeki bütün dillerde en önemli sözcükler kombinasyonudur ve muhtemelen diğer gezegenlerde de böyledir bu.

Skarzysko-Kamienna’dan Bay Pal-Zet’e

Gönderdiğin şiirler şiir ve düzyazı arasında temel farkı kavramayı başaramadığını gösteriyor. Mesela, “Burada” başlıklı şiirin tam anlamıyla bir odanın ve mobilyalarının düzyazı bir betimlemesinden ibaret. Düzyazıda böyle bir tasvirin özel bir işlevi vardır: Yaşanacak olan eylemin sahnesini sunarlar. Bir an gelir, kapı açılır, birisi girer ve bir şey yaşanır. Şiirde tasvirin kendisi de “vuku bulmalıdır”. Her şey ziyadesiyle belirleyicidir; imgelerin seçimi, yerleri, sözcüklerin aldığı biçim. Sıradan bir odanın tasviri, o odanın yeniden keşfi gibi gözlerinin önünde belirmelidir, bu tasvirin içerdiği heyecan okurlar tarafından da paylaşılmalıdır. Yoksa, düzyazın şiir olmaz, düzyazı olarak kalır. Sen istediğin kadar o cümleleri dizelere ayır dur. Ve daha da kötüsü; hiçbir şey “vuku bulmaz.”

İşbu video, geçtiğimiz Şubat ayında hayatını kaybeden Polonyalı büyük şair Wislawa Szymborska‘nın Hollandalı yapım şirketi Oogland tarafından hazırlanan ve 11 Haziran 2011’de Hollanda televizyonu VPRO‘da yayınlanan belgeselde anlattığı fıkradır.

Birkaç balıkçı denizden bir şişe çıkardılar

Bir gün, birkaç balıkçı denizden bir şişe çıkardılar. Şişenin içinde bir kağıt vardı, kağıtta da şu kelimeler: “İmdat!, buradayım. Okyanus beni bu ıssız adaya sürükledi. Kıyıdayım ve yardım bekliyorum. Acele edin, buradayım!”

-Hiç tarih yok, iş işten geçmiştir çoktan.- dedi birinci balıkçı- Şişe buraya varıncaya dek uzun zaman yol almış olmalı denizde.

-Yer de belirtilmemiş. -dedi ikinci balıkçı- Hangi okyanus olduğu bile belli değil.

-Ne çok geç, ne de çok uzak. -dedi üçüncü balıkçı- “Buradayım” adası her yerdedir.

Ortam birden rahatsız edici bir hal aldı, bir sessizlik çöktü. Genel gerçeklerin böyle bir sorunu vardır.


Vietnam

Kadın, adın ne? –Bilmiyorum.
Ne zaman doğdun, nerelisin? –Bilmiyorum.
Neden kazdın bu sığınağı? –Bilmiyorum.
Ne zamandır gizleniyorsun? –Bilmiyorum.
Neden ısırdın parmağımı? –Bilmiyorum.
Sana bir şey yapmayacağımızı biliyor musun? –Bilmiyorum.
Kimden tarafsın? –Bilmiyorum.
Savaştayız, seçmen gerek. –Bilmiyorum.
Köyün hâlâ duruyor mu yerinde? –Bilmiyorum.
Bu çocuklar senin mi? –Evet.

%d blogcu bunu beğendi: