Rodolfo Walsh ve kızı Vicki

Rodolfo Walsh kızı Vicki’yle.

1 Ekim 1976

Sevgili Vicki: Ölüm haberin bugün öğleden sonra saat üçte ulaştı bana. Haberi yayınlamaya başladıklarında toplantıdaydık. Önce isminin berbat bir telaffuzla söylendiğini duydum ve ancak bir saniye sonra idrak ettim. Otomatik olarak istavroz hareketi yaptım, tıpkı çocukluğumda yaptığım gibi. Bu hareketi durduramadım. O saniye dünya durdu. Sonra Mariana ve Pablo’ya “Benim kızım” dedim. Toplantıyı bitirdim.

Afallamıştım. Pek çok kere korkmuştum bundan. Başkaları onca darbe alırken, ben darbe yemediğim için fazla şanslı olduğumu düşünüyordum. Evet, senin için de korkmuştum, tıpkı senin de benim için korktuğun gibi; her ne kadar bunu hiç dillendirmesek de. Şimdi o korku acının kendisi oldu. Mücadele ederken yaşadığın şeyleri çok iyi biliyorum. Gurur duyuyorum bu şeylerden. Beni sevdin, seni sevdim. Seni öldürdükleri gün 26 yaşına girmiştin. Son yıllar senin için çok zor olmuştu. Seni bir kez daha gülümserken görmek isterdim.

Seninle vedalaşamam, sen neden olduğunu biliyorsun. Biz karanlıklarda takibatlar altında ölürüz. Hakiki mezarlık her zaman bellektir. Seni orada saklıyorum, kucağımda sallıyor, seni kutluyor, hatta belki kıskanıyorum, canım benim.

Annenle konuştum. Acılı ama gururlu, senin kısa, zorlu, müthiş hayatını anlıyor.

Dün gece karmakarışık bir karabasan gördüm; ateşten bir sütun vardı, güçlü ama sınırlarını aşmayan, kökü çok derinlere inen.

Bugün trende bir adam bana şöyle dedi: “Çok acı çekiyorum. Bir uykuya dalmak ve bir yıl sonra uyanmak isterdim.” Kendisinden bahsediyordu ama beni de söylüyordu.

***

Arjantinli gazeteci ve yazar Rodolfo Walshın (1927-1977) kızı Maria Victoria (1950-1976) 24 Mart 1976 Darbesi’yle yönetimi ele geçiren Askeri Cunta’nın silahlı güçleri tarafından 29 Eylül 1976’da öldürüldü. Rodolfo Walsh 1 Ekim 1976’da kızı için yukarıdaki mektubu yazdı. Rodolfo Walsh daha sonra darbenin 1. yıl dönümünde Dikta yönetimine  “Bir Yazardan Askeri Cunta’ya Açık Mektup” başlıklı bir mektup yazdı. Mektubu postayla basın yayın organlarına gönderdikten bir gün sonra 25 Mart 1977’de sokak ortasında kaçırıldı ve kaybedildi. (Boldlar bana ait.)

rodolfo_walsh_y_la_muerte_de_su_hija_maria_victoria

Reklamlar
şirin-tekeli-portre

Şirin Tekeli (1944-2017). Tarih (muhtemelen) 2016 Baharı, yer (muhtemelen) Bodrum. Kaynak: 5harfliler. com

“(…)

YAZKO çevresindeki bilinç yükseltme grubunuz nasıl oluştu?

Üniversiteden istifa ettikten sonra, muhtemelen Stella’nın (Ovadia) önerisiyle Mustafa Kemal (Ağaoğlu) bana ilk iş teklifini yaptı: YAZKO için bir kadın dergisi çıkarmak ve kadın dizisi hazırlamak. Tek başıma böyle bir şey yapamayacağım için bu konularda bilgili olan kadınlara haber verdik. Ben TÜMAS’tan tanıdığım Gülnur’u (Savran) ve benimle tez yazmak için gelmiş olan Yaprak’ı (Zihnioğlu); Stella, Ferai’yi (Tınç) ve Şule’yi (Aytaç), YAZKO’da çalışan Zeynep Avcı ise Günseli’yi (İnal) gruba dahil etti.

Stella ve Zeynep çeviri grubunda yer almadılar ve biz altı kadın toplandık. Dergi çıkarmaya başlamadan önce bizim feminizmi öğrenmemiz lazım diyerek yola çıktık. Nasıl öğreneceğiz? Bir kitabı çevirerek öğrenmeye karar verdik. Herkes evindeki kitapları getirdi. İyi bir başlangıç olacağını düşündüğümüz Juliet Mitchell’in Kadınlık Durumu’nu çevireceğimiz ilk kitap olarak seçtik. Kitabı çevirirken de feminist literatürün terminolojisini öğrendik. Üzerimizde feminizmi Türkçeleştirmek sorumluğu vardı. Bu yüzden her kavramı nasıl çevireceğimiz üzerine uzun tartışmalar yaptık. Mesela, “male dominance” bu kavramlardan biriydi. Sosyolojide ataerkillik diye bir şey var fakat tamamen feminizmin atfettiği patriyarka, erkek hegemonyası içeriğinden boşaltılmış şekilde kullanılıyor. Ben itici bile gelse patriyarka kavramını kullanmamız lazım, ataerkillik dersek güme gider diye düşünüyordum. Nihayetinde kitapta patriyarka olarak çevirmeye karar verdik.

‘Gender’ üzerine tartıştığımız bir diğer kavramdı. Ben cins denilmesinden yanaydım ama daha sonraki kuşaktan arkadaşlar, toplumsal cinsiyet dediler ve bu kavram öyle yerleşti.

Gender’ın toplumsal cinsiyet olarak çevrilmiş olmasını bugün de sorunsallaştıranlar var. Siz neden cins olarak çevrilmesi gerektiğini düşünüyordunuz?

‘Çünkü cins, hukuk sistemine girmiş bir kavram, cins eşitliği diye bir şey var. Dolayısıyla gender kavramını esas karşılayan kavram cinstir. Fakat, belki de hepimizin karşı çıktığı yeni anayasada bu kavram bulunduğu için başka arkadaşlar toplumsal cinsiyet dediler. Bence hiç gereği yok. Cins zaten toplumsal bir şey. Toplumsal cinsiyet demek bir şey kazandırmıyor aslında. Gender tek bir kelime ve toplumsal cinsiyet onun çarpıcılığını kaybettiriyor diye düşünüyorum.

Üzerine tartıştığınız başka hangi kavramlar vardı?

Aklıma gelen bir diğer tartışma da “the personal is political” üzerine olandı. Kişisel olan politik midir yoksa siyasi midir? Kişisel olan mı, özel olan mı? Ben, “özel olan siyasidir” demekten yanaydım, zira Fransızca’da kavram “la vie privée est politique” diye kullanılıyordu. Ama sonunda “kişisel olan politiktir”de karar kılındı yanılmıyorsam. Çevirdiğimiz kavramların bir çoğu yerleşti, bazıları ise zamanla değişti. Örneğin, bizim bilinç yükseltme dediğimiz şeye şimdiki genç feministler farkındalık çalışması diyorlar. Her kavram günlerce tartışıldı. Çok verimli, son derece birbirimize yaklaştıran, güç kazandıran bir süreç oldu. Dolayısıyla tartışmaktan dergi çıkarmaya ve kadın dizisi hazırlamaya bir türlü gelemedik (Gülüyor), Juliett Mitchell çevirisini de yayınlayamadık ama kendi kadınlık durumlarımızı ve feminizmi konuştuğumuz, adını da sonradan koyduğumuz bir bilinç yükseltme grubu olduk.

(…)”

Bundan neredeyse 1 yıl önce, 30 Haziran 2016’da 5harfliler.com’da Esen Özdemir imzasıyla yayınlanan uzun ve keyifli söyleşiden çeviri, dil ve feminizme dair kısa bir bölümü alıntıladım. Söyleşinin tamamını şuradan okuyabilirsiniz. Sorular haricindeki boldlar bana ait. 

Papeles inesperados

Sende en sevdiğim şey

Julio Cortázar (1914-984)

Sende en sevdiğim şey seksin.
Seksinde en sevdiğim şey ağzın.
Ağzında en sevdiğim şey dilin.
Dilinde en sevdiğim şey sözün.

***

Papeles inesperados, Julio Cortázar, (Edición de Aurora Bernárdez y Carles Álvarez Garriga) Alfaguara, Buenos Aires, 2009. Sf.405.

Adından da (Beklenmedik Kağıtlar) anlaşılacağı üzere kitap Cortazar’ın sonradan ortaya çıkan karalamalarından ve taslaklarından oluşuyor. Metin Fransızca yazılmış, Fransızcadan Cortazar’ın ilk eşi Aurora Bernárdez çevirmiş. Ben de İspanyolcasından çevirdim. Benim “seks” diye çevirdiğim ya da bıraktığım şeyin asıl anlamı “cinsiyet”. Metne “cinsin” ya da “cinsiyetin”den daha çok oturduğu için öyle bıraktım. Olası farklı yorumlamalar için bilmekte fayda var. Bir de, metin aslında dörtlük değil. Bunu da bilmekte fayda var.

Cortazar

Alexander Cockburn

Alexande Cockburn (1941-2012). Yıl 1977, Cockburn’un haftalık The Village Voice gazetesinde medya eleştirisi yaptığı zamanlar.

Nixon, Reagan ve Yalanlar

Alexander Cockburn (1941-2012)

22 Kasım 1983

Nixon basın karşısında yenik düşerken Reagan’ın hiçbir şey olmamış gibi sürekli gülümsemesinin nedeni epey basit görünüyor. Nixon yalan söylemenin gerekli olduğunu düşünüyordu. Basın, uzun süre sessiz kaldıktan sonra, başkanın gerçeği söylemediğini dile getirmeye başladı. Nixon çıldırdı ve gerçeği söylediğinde ısrar etti. Doğru damarı yakaladığını hisseden basın, Nixon’un başka yalanlarını da ortaya döktü ve böyle böyle, sonunda, başkan 8 Ağustos 1974’te istifa etti.

Reagan ise gerçeği söylemekten rahatsız olmuyor. Yalan söylemek de umurunda değil. Doğrusu, ikisi arasındaki farkı da söyleyemez. Nixon yalan söylediğinde bunu bilirdi –bu yüzden yalan söylerken tatlılaşır ve sürekli kıpraşırdı– başka pek çok kişi de onun o sırada yalan söylediğini bilirdi. Bir aktör olan Reagan’ın ise gerçeklik ve sahtelik hakkında kesinlikle bir ahlaki duygusu yok. Gerçek, ona göre, onun o sırada söylemekte olduğu şey. Refah düzeyi aldatmacası hakkında basına daha önce yüzlerce kez söylenmiş bazı eski klişe yalanları tekrar ederken bile, hala gerçekleri söylüyormuş gibi görünüyor ve eminim, gerçekleri söylediğini düşünüyor.

Basın için asıl mesele şu; bildik bir istatistik hilesi ya da uydurma bir anekdot söylerken yakalanmak Reagan’ın umurunda bile değil. Suçluluk duygusundan yoksun bir başkanla nasıl baş edeceksiniz? Reagan bu konuda George Washington’dan bile iyi. Yalan söyleyemiyor ama gerçeği de söyleyemiyor.

Corruptions of Empire’dan alıntı. Ben de CounterPunch‘tan alıntıladım. Yazının linkine gitmek için başlığı tıklayabilirsiniz. Boldlar bana ait.

Em Dibêjin Na!

Nisan 11, 2017

Na

Em Dibêjin Na!

Biz hayır diyoruz. Türkçesi bu.

Ama Kürtçesiyle aynı değil. Çünkü Kürtçesi daha yasak. Daha tehlikeli. Daha etkili.

Çünkü egemen ideolojinin ulaşamadığı yerlere en kısa yoldan, çok açık bir sempatiyle gidiyor.

Hele şarkı, türkü olarak gidince daha da yasak. Çünkü o zaman bir plak gibi zihinlerinde dönüp duruyor. Söylenmediğinde bile duyuluyor. Duyulmadığında bile söyleniyor.

Çünkü onun gittiği yerlerde İktidarın satılmış gazetelerinin, birbirinin aynı televizyonlarının, bu mecralarda boy gösteriveren o türedi gazeteci bozuntularının, siyasetçilerinin, iktidarın kendisinin, kullandığı dilin bir hükmü yok.

Oralarda muktedirlerin bir paçavra gibi kullandığı güzelim Türkçe dilinde yapılan manipülasyonlar, laf kalabalıkları, Ali Cengiz oyunları işlemiyor.

Kürtçe bir zırhın içinde yaşayan milyonlarca seçmen anadilleri sayesinde iktidarın tüm rezil oyunlarını boşa çıkarıyor.

İktidar çaresizlik içinde yasaklıyor. Elinden başka bir şey gelmiyor. Aynaya bakar gibi yasaklıyor.

Ama ulaşamadığı ve asla da ulaşamayacağı bir frekansta, yasakladığı bir dilde aynı şarkı dönüp duruyor:

“Em dibêjin na!” diyor.

Anadili böyledir işte. Aracısızdır. Bir önsezi, bir sağduyu, bir pusula gibidir. Kişiyle hisleri arasındaki o en mahrem  yerdedir. Orada hiç dinmeyen bir özgürlük şarkısı gibi, bizi gölgesinde büyüten koca anamız gibi iniler durur.

Söylenmediğinde bile duyulur. Duyulmadığında bile söylenir. Durun. İyi bakın içinize. Orada bir ağaç olmalı mutlaka. Bir rüzgar, bir şarkı olmalı. Dikkat edin, mutlaka siz de duyacaksınız. İyi dinleyin:

“Em dibêjin na!” diyor olmalı mutlaka sizin de anadilinizde.

Hayır

Naaaa! Hayıııır!

BİZ HAYIR DİYORUZ

Mart 16, 2017

Biz Hayır Diyoruz

Biz Hayır Diyoruz

FARKLI ÜLKELERDEN geldik ve buradayız, Pablo Neruda’nın koca gölgesinin altında bir arada: Hayır diyen Şili halkına eşlik etmek için buradayız.

Biz de hayır diyoruz.

Paranın ve ölümün övülmesine hayır diyoruz. En çok malı olanın en değerli olduğu, mallara ve insanlara fiyat biçen bir sisteme hayır diyoruz. Silahlara her dakika iki milyon dolar harcayan ve her dakika otuz çocuğu açlıktan ya da iyileştirilebilir hastalıklardan öldüren bir dünyaya hayır diyoruz. Eşyaları korurken insanları yok eden nötron bombası çağımızın mükemmel bir sembolü. Gecenin yıldızlarını askeri hedeflere çeviren katil sistem için insanoğlu bir üretim ve tüketim faktöründen, bir kullanım aracından başka bir şey değil; zaman yalnızca ekonomik kaynak ve bütün gezegen suyu son damlasına kadar emilecek bir rant kaynağı. Zenginliği çoğaltmak için yoksulluklar çoğaltılıyor ve diğerlerinin yoksulluğunu çizginin dışında tutmak, bu çok azın zenginliğini gözetmek için silahlar kat kat artıyor, bu arada yalnızlık da kat kat artıyor: Bize ne yiyecek ne de sevecek bir şey veren, çoğunluğu yiyecek açlığına ve çok daha fazla kişiyi de kucaklaşma açlığına mahkûm eden bu siteme hayır diyoruz.

Yalana hayır diyoruz. Büyük iletişim araçlarının evrensel ölçekte yaydığı egemen kültür, bizleri dünyayı hemcinslerimizin bir mal ya da rakip olabileceği ama asla bir kardeş olamayacağı bir süpermarket ya da otoyol saymaya davet ediyor. İnsan aşkını sonradan fazlasıyla geri almak için spekülasyona tabi kılan bu yalancı sistem gerçekte bir bağsızlık kültürüdür. Tanrısı muzafferler, paranın ve iktidarın başarılı sahipleridir; kahramanları da bu kişileri ulusal güvenlik doktrinini uygulayarak koruyan üniformalı rambolardır. Söyledikleri ve sustuklarıyla, egemen kültür yoksulların yoksulluğunun zenginlerin zenginliğinin bir sonucu olmadığı yalanını söyler, bu kimsenin suçu değildir, bir keçinin kulağından çıkmıştır ya da yoksulları tembel ve eşek yapan Tanrı’nın işidir. Aynı biçimde bazı insanların diğerleri tarafından aşağılanmasının dayanışmacı öfkeyi ya da skandalı gerektirecek bir nedeni yoktur çünkü şeylerin doğal yasasıdır bu; örnek verecek olursak, Latin Amerika diktatörlükleri, emperyalist iktidar sisteminin değil bizim aşırıya kaçan doğamızın bir parçasıdır.

Horgörü tarihe ihanet eder ve dünyayı parçalar. Güçlü düşünce imalatçıları bize sanki yokmuşuz gibi davranırlar ya da sanki aptal gölgelermişiz gibi. Sömürgeci miras, üçüncü sınıf insanlar tarafından mesken tutulan Üçüncü Dünya denileni galiplerinin belleğini kendi bellekleriymiş gibi kabul etmeye ve kendisine uzak bir yalanı kendi gerçeğiymiş gibi kullanmak üzere satın almaya zorlar. İtaatimizi ödüllendirirler, zekâmızı cezalandırırlar ve yaratıcı enerjimizin soluğunu keserler. Biz düşünülenleriz ama düşünenler olamayız. Yankıya hakkımız var ama sese yok, yönetenler bizim papağanlık yeteneğimizi överler. Biz hayır diyoruz: Bu pespayeliği kader olarak kabul etmeyi reddediyoruz.

Biz korkuya hayır diyoruz. Söyleme korkusuna, yapma korkusuna, olma korkusuna hayır. Görünen sömürgecilik söylemeyi yasaklıyor, yapmayı yasaklıyor, olmayı yasaklıyor. Daha etkili olan görünmez sömürgecilik bizi söylenemeyeceğine, yapılamayacağına, olunamayacağına inandırıyor. Korku gerçeklik kılığına bürünüyor: Gerçeklik gerçekdışı olmasın diye iktidarsızlığın ideologları bize ahlakın ahlaksız olmak zorunda olduğunu söylüyorlar. Onursuzluk karşısında, sefalet karşısında, yalan karşısında boyun eğmekten başka çaremiz yok. Alın yazısıyla damgalanmışız, tembel, sorumsuz, şiddete eğilimli, aptal, görülmeye değer ve askeri yönetime mahkûm doğuyoruz. Özet olarak, kendimizi bizi aşağılayan lüksü ve bize vuran sopayı finanse etmek için imzalanmış muazzam bir dış borcun faizlerini zamanında ödeme yetisi olan, iyi halli mahkûmlara dönüştürmek için gönüllü olmalıyız.

Bu dünya tablosunda, biz insan sözünün tarafsızlığına hayır diyoruz. Çevremizde gerçekleşen gündelik çarmıha germeler karşısında bizi elimizi yıkamaya davet edenlere hayır diyoruz. Aynada kendini izleyen, ilgisiz soğuk bir sanatın sıkıcı cazibesi karşısında sıcak bir sanatı tercih ediyoruz; insanın dünyadaki macerasını kutsayan ve ona katılan, umutsuzca âşık ve kavgacı bir sanatı tercih ediyoruz. Eğer adil olmasaydı güzellik güzel olur muydu? Eğer güzel olmasaydı adalet adil olur muydu? Güzelliğin ve adaletin birbirinden koparılmasına hayır diyoruz çünkü bu ikisinin güçlü ve verimli kucaklaşmasına evet diyoruz.

Biz hayır diyoruz ve hayır derken evet de diyoruz.

Diktatörlüklere hayır, demokrasi kılığına girmiş diktatörlüklere hayır derken, gerçek bir demokrasi için mücadeleye evet diyoruz; kimsenin ekmeğinin ve sözünün reddedilmeyeceği, Neruda’nın bir şiiri ya da Violeta’nın bir şarkısı kadar tehlikeli ve güzel olacak bir demokrasi için mücadeleye evet diyoruz.

Merkezi Amerika’nın kuzeyinde olan yok edici açgözlülük imparatorluğuna hayır derken, olası bir başka Amerika’ya evet diyoruz; en eski Amerikan geleneklerinden, komün geleneğinden: Şilili yerlilerin yenilgiden yenilgiye beş yüzyıldır umutsuzca savundukları komün geleneğinden doğacak bir Amerika’ya evet diyoruz.

Onursuz barışa hayır derken, adaletsizliğe karşı kutsal isyan hakkına ve onun uzun Şili haritasındaki halk direnişleri tarihi kadar uzun tarihine evet diyoruz.

Paranın özgürlüğüne hayır derken, insanların özgürlüğüne evet diyoruz: Yaralı, kötü davranılmış, Şili gibi bin kez düşmüş ve Şili gibi bin kez kalkmış özgürlüğe evet diyoruz.

Dünyayı bitimsiz bir kışlaya çeviren güçlülerin intihara varan egoizmine hayır derken, bize evrensel bir anlam katan, tüm o gardiyanlara rağmen bütün sınırlardan daha güçlü olan kardeşlik gücünü onaylayan insan dayanışmasına, bizi Şili müziği gibi sarıveren ve Şili şarabı gibi kucaklayan o güce evet diyoruz.

Hayal kırıklığının hüzünlü cazibesine hayır derken, umuda evet diyoruz, Şili gibi aç, çılgın, âşık ve maşuk umuda: Şili’nin çocukları gibi geceyi yırtarak gelen o isyankâr umuda evet diyoruz.

(1988 ortalarında Şili, Santiago’da
“Şili Yaratıyor” günlerinin açılış konuşmasıdır.)

Biz Hayır Diyoruz, Eduardo Galeano, Çeviri: Bülent Kale, Metis Seçki Dizisi, Metis Yayınları, İstanbul, Mart 2008. Sf. 193-195. Boldlar bana ait.

pollock-fathom-five

Jackson Pollock, Full Fathom Five, 1947 (Detay).

Nisan 1978

“Sevgili Beatriz:

Söz, daha uzun yazacağım. Şu anda ne durumda olduğunu bilmiyorum. Senden bana nasıl olduğunu yazmanı istiyorum, neye ihtiyacın olduğunu ya da sana ne göndermemi istediğini; elimden geldiğince yapmaya çalışacağım. Çok çok sevgi ve hatıralarla,
Manuel.”

Mektupta tarih yok ama onu, neredeyse tesadüfen, 1978 Nisan’ında aldığımı biliyorum. Manuel Gestal, Uruguay ve Paraná Caddeleri arasında kalan Tucumán sokağındaki Galerna Kitabevi’nde çalışıyordu. Ordu hemen yanındaki ofisimi boşaltmadan önce, kitabevine her akşamüstü telefonu kullanmak, kitapları karıştırmak ve biraz laflamak için mutlaka uğrardım. Bir gün ofisime gelip her şeyimi alıp götürdüklerinde, doğal olarak yapmayı bıraktım.

Manuel’e yanıt yazdım, ona bir posta kutusu adresi verdim ve bana gazete ve dergi göndermesini istedim. İki yıl boyunca, Meksika’dan İspanya’ya, oradan tekrar Meksika’ya ve sonra yeniden sonunda izini kaybettiğim İspanya’ya gidinceye kadar bana benim dünyaya açılan tek pencerem olan kraft kağıdına sarılmış bir sürü rulo geldi. Manuel İspanya’dan kataloglar gönderiyordu (hayalgücü egzersizleri ve umutsuz arzular için) ve giderek sosyal demokratlara dönüşen eleştirel Marksistlerin dergisi El viejo topo sayılarını; Meksika’dan Nexos ve Vuelta dergilerini. O sefil yılları yaşamayan hiç kimse bu dergilerden herhangi birinin bir sayfasının bizim için ne anlama geldiğini bilemez. Kısa süre sonra İngiltere’den birkaç New Left Review sayısı geldi. Bana neredeyse başka şeye ihtiyacım yokmuş gibi gelmişti. Diktatörlük dönemindeki mutluluk kıvılcımları: hiç o gecenin karanlığında olduğu kadar yoğun olmamıştı. Sanki bugünmüş gibi hatırlıyorum, Buenos Aires’te “reel sosyalizm” ya da Nikaragua üzerine bir tartışma okumanın nasıl da başımı döndürdüğünü.

Benim kitapçı arkadaşım işte böyle girdi, sonsuza dek, iyilik yapan ayrıcalıklılar albümüne. Bazen birisi bir kitap gönderiyordu ya da gidip bir dergi alabileceğim bir adres. Bazen, Caracas’ta sürgünde olan bir başka dost, yüz dolar gönderiyordu. Yemin ediyorum: asla asla unutmayacağım bunu.

Dostluk

O yıllardan kalan yukarıda paylaştığımın da içinde olduğu mektuplarla dolu bir dosyam var. Yazanların neredeyse tamamı sürgüne gidenler. İçlerinden çoğu, o ana kadar, özellikle dostum değillerdi ama sürgün ve diktatörlük bizi benim gözümde, sanırım onlarınkinde de, ömür boyu dosta dönüştürdü. “Ömür boyu”nu hiç abartmadan yazıyorum: o günler bir ömürdü (ya da nerdeyse bir ömür) benim bakış açıma göre; basitçe çünkü onlar yaşıyordu ve ben de yaşıyordum. Cinayetler ve kaybedişler zamanında yalnızca bu yeterliydi. Ben bir dostuma “Çok sıcak, biraz hava almaya çıkıyorum” yazıyordum. O bana “Kış soğukları geldi, iki kedimle beraber mutfaktayım” yazıyordu. Bu cümleler bütün birer ömürdüler.

Bu mektuplarda pek çok şey üzerine tartıştım: filmler, kitaplar, fotoğraflar, Malvinler Savaşı, bana verilen işler, Buenos Aires’te yayınlamaya başladığımız Punto de Vista dergisine gelen katkılar. Dostlarımın Avrupa’da, Meksika’da neler okuduğunu öğrenmek, sanki bir tür mecburi okuma listesi oluşturmak gibiydi ve onları elde etmenin bir yoluna bakmak gibi elbette. İçlerinden biri, Fransa’dan bana uzun bir işe girişeceğini yazıyordu: Walter Benjamin okumaya başlayacaktı. Mektupta “Benjamin” kelimesi bir rock grubunun ismi gibi tınlıyordu.

(…)”

Tiempo Presente, notas sobre el cambio de una cultura, Beatriz Sarlo, Siglo XXI Editores Argentina, Buenos Aires, 2006, pp. 187-189. Boldlar bana ait.

saroyan

Desen: William Saroyan

I

Agustín Tavitian (1939-1990)

Bir yeri olmak ya da olmamak, işte bütün mesele,
Ruhunu saklayacak bir yer. Bir coğrafya,
nasıl olursa olsun, düşleri beslesin, içinde
hayallerle ve çılgınlıklarla ilerlensin yeter.
Bir yer. Soğuğu iliklerine kadar işlese,
korkudan ve üzüntüden iki büklüm olsan bile.
Yoksul bir yer belki ya da yıkıntılı
Uzakta, terk edilmiş, her şeyden ayrı.
Seni barındıran, seni koruyan bir yer.
Yaşadığın, düşündüğün, sevdiğin bir yer.
Olma özgürlüğünü yarattığın o yer.

La Palabra Invicta, Agustín Tavitian, Ediciones Akian, Buenos Aires, 1988. Sf.86. (Şiirin İspanyolca orijinalı ve Fransızca bir çevrisi için başlığa tıklayabilirsiniz.)

tinawi-1

Abla & Sheibub, Abu Subhi Al Tinawi.

“(…)

O zamana kadar, Suriye’deki Arap milliyetçiliği, yabancılar elinde bir siyasal manivela gibi kullanılmıştı. Milliyetçiliğin, bütün zaman için, uygar insanlar arasında var olacağına inanıyorum. Fakat aynı zamanda bu güzel idealin herhangi siyasal amaca âlet edildiği zaman, en korkunç ve vahşî bir durum alması ihtimaline de inanıyordum ve hâlâ da bu inancım sürmektedir. Bence Türkiye’nin Arapları herhangi yabancı kültürden fazla Arap kültürüne bağlaması gerekti. Ama, aynı zamanda Türk devletinin çeşitli ve karşıt ögelerini birleştirmek için Türk kültürünü ve dilini öğrenmesi de gerekliydi. Bunu da devletin açacağı yeni okullar verebilirdi. Yine inanıyorum ki, Arap ulusu bir gün tam özgürlüğünü alırsa, iktisadî, coğrafî ve hatta dinî kültür bakımından Türklerle uygarlık ve barış yolunda el ele yürüyecektir. Bugün Lübnanlı misafirlerin uyandırdığı ilgiyi gördüğüm zaman, «Acaba o yolun başında mıyız?» diye kendi kendime soruyorum.

1914 yılında, parlamentomuzda Arap mebusları da vardı. Fakat, anayasadaki bütün haklara ve sorumluluklara katılmalarına karşın bir türlü Arapları kendimize bağlayamamıştık. Bana öyle geliyor ki, Türkiye, öğrenim yönünü ve yönetimini hesaplarken, gelecekte kendisiyle işbirliği yapabilecek bir özgür Arap diyarını ve ulusunu göz önünde tutması gerekti. Arapları sonuna kadar yönetimimiz altında tutabilmek amacından tamamıyle vazgeçmelidir. Türkler, Arap dünyasına, Anadolu’dan çok fazla emek ve para harcadılar. O topraklarda Türk kanı döktüler. Fakat Araplar memleketlerini savunan Türkiye’yi istemiyorlardı. Çünkü Türkiye özellikle öğrenim ve yönetimde gerekli anlayışı aşılamayı başaramamıştı.

Otel Bassoul’da Albay Fuat Bey bizi birkaç kere ziyaret etti ve hâlâ hatırladığım konuşmalar yaptı. Fuat Bey kudretli bir kaleme sahiptir; aynı zamanda bazı yazıları (özellikle Yemen’le ilgili olanları) birer sanat eseridir. Kendisinin aynı zamanda Aliye divanı kararlarına karşı olduğunu işitmiştim. Kendisine bu kararlar hakkında fikrini sordum. «Acaba Arap milliyetçileri yönetimi Türkiye’den Fransızlara geçirmek için mi harekete geçmiş, ihtilâl ve isyan hazırlamış, yoksa gerçek amaçları özgürlük müydü?» anlamında bir soru sordum. Cevapları bu hususta Cemal Paşa’nın düşüncelerinin aynını belirtiyordu. Türkiye’nin amacının savaşı kazanmak olduğunu söyledikten sonra eğer Aliye divanı harbinin kısa süren tethişi olmazsa, ordumuzun ilk aylarda Suriye’den çekilmek zorunda kalacağını anlattı. Arap milliyetçilerinin hepsinin eseri mi, yoksa gerçek amaçlarının özgürlük mü olduğunu sorduğum zaman; aralarında gerçek bağımsızlıkçı ve milliyetçi olanlar da bulunduğunu söyledi. Bu gerçek bağımsızlık yanlıları arasında bazılarının ölümünü anlattı. Bir tanesi hakkında söylediği aşağı yukarı şudur:

«Ben Beyrut’a, hükümlerin yerine getirileceği gün geldim. Hükümet konağı karşısında birkaç tanesinin asılmış olduğunu gördüm. Ötekiler gelirken, aralarında vaktiyle yedek subaylık etmiş başı kalpaklı biri vardı. Çok sakindi, sehpaların karşısındaki tahta sıralardan birine oturdu, sırası gelinceye kadar sigara içti. Sonra sehpasını kendi seçti, boynuna ipi kendi geçirdi, son sözü «Araplar için ölüyorum» oldu.

(…)”

Mor Salkımlı Ev, Halide Edip Adıvar, Atlas Kitabevi, İstanbul, 1985. Sf. 181-182. Boldlar bana ait.

tinawi

Al Zaher Bibars & Maarouf, Abu Subhi Al Tinawi.

manolya-ve-iki-ari

Manolya ve İki Arı, Qi Baishi (1864-1957)

Düşünme olup bitmiş şeyleri

Po Chü-I

Düşünme olup bitmiş şeyleri;
Beyhude bir özlemdir düşünmek olmuş şeyi.
Olacak şeyleri de düşünme;
Geleceği düşünmek sabırsızlıktır boş yere.
En iyisi gündüzleri çuval gibi iskemleye bırak kendini;
Geceleri boylu boyunca uzan yatağa bir taş gibi.
Yemek gelince aç ağzını;
Kapa gözlerini uyku gelince.

(Ben şiiri İspanyolcadan çevirdim. Başlığa tıklayarak İspanyolca versiyonunu görebilirsiniz.)

manolya-ve-iki-ari-detay

Manolya ve İki Arı (Detay), Qi Baishi (1864-1957)

%d blogcu bunu beğendi: