namik-ismail-ayakta-duran-kadin

Ayakta Duran Kadın, Namık İsmail, 1927.

“(…)

Hep kuru soğukların nadir görüldüğü şehirlerde yaşamıştı. Yalnız Alpler’de bir küçük Fransız şehrinin gecesini, bir de bir Ankara akşamını hatırlıyordu. Bir kış günüydü, ama şıkır şıkır güneşli bir kış günüydü. Ankara’da, zehir gibi acı bir rüzgâr, bütün gün yüzünü didiklemiş, durduğu zaman temiz ve kadın, sıcak ve kınalı bir Anadolu orospusu elleriyle, altınlar içinde, şalvarlar içinde, elde örülmüş kırmızı konçlu yün çoraplar, abalar, tezgâhta dokunmuş çullar içinde biraz ağırca insan kokulu bir kasaba kahpesi elleriyle her tarafını yoklamıştı. Güneşle, bu hünsa güneşle oynaşmaların en sürüp gideni yarım dakika bile sürmemiş, ısırıcı soğuk yeniden onu çimdiklemeği, sonra ağrıtacak kadar sıkmayı ihmal etmemişti.

İş, gün batınca çatallaşmıştı. Bozkırların üstüne yangınlar, kınalar, rujlar, kırmızı kadın parmakları, pembe çocuk tenleri serperek, altını, kehribarı bol; kanı, celladı bol bir güneş, kiremitleri altından kerpiç binaları ateşleyerek batmıştı. Batar batmaz da gündüz yine bir parça nemli şehrin buğusu uçmuş, kuru soğuk bastırıvermişti. Rüzgâr kesildiği halde bile dayanılmaz bir soğuk çıkmıştı. Kimbilir civa sıfırın altında nerelere büzülmüştü. Ne olursa olsun, demiş kadınlığına bakmadan, ayak üstü erkeklerin bira içtiği bir yerde iki kadeh konyak içmişti. Sonra ıssız bir lokantaya girip yemek yemiş, iki kadeh de orada içmişti. Lokantadan çıkar çıkmaz soğuk sanki boğazına atılmıştı. Böğrünün iki tarafından bir demir korsa gibi sıkmıştı. Oteline kadar varamayacağını sanmıştı. Sonra yarı yolda ferahlamıştı, değişivermişti. Hiç bu kadar sıhhatli olduğunu bilmiyordu. Otelin kapısından dönmüş, Yenişehir’e doğru yürümek arzusuna kapılmıştı…

(…)”

Kumpanya-Kayıp Aranıyor, Sait Faik, Bilgi Yayınevi, Ankara, Kasım 1989 (Yedinci Basım). Kayıp Aranıyor’dan, Sf.115-116.(Boldlar bana ait.)

selim turan kompozisyon

Kompozisyon, Selim Turan, 1951.

Reklamlar
Victor Klemperer

Victor Klemperer, 1946. Foto: Abraham Pisarek.

“(…)

17 Mart 1933

Ricarda Huch’un bir kısa romanı var, dindar bir adam bir günahkârı takip ediyor ve Tanrı’nın onu nasıl cezalandıracağını görmek için bekliyor. Boşuna bekliyor. Bazen benim de bu dindar adamın başına gelenlerin aynısını yaşayacağımı düşünüyorum. Gerçekten ama, öylesine düşünülmüş bir şey değil bu: Kendimi bir türlü şu iğrenme ve utanç duygusundan kurtaramıyorum. Kimse bir şey yapmıyor, bir şey söylemiyor; herkes titriyor, herkes saklanıyor. (sf.17)

3 Nisan 1933

Bir gün bir patlama yaşanacak; ama biz belki onu hayatımızla ödeyeceğiz; biz, Yahudiler. (sf.25)

12 Nisan 1933

Güç, sınırsız bir güç var nasyonal sosyalistlerin elinde: yarım milyon silahlı adam, bütün kamu kurumları ve kaynakları, basın ve radyo, yabancılaşmış kitlelerin düşünceleri. Kurtuluşun gelebileceği tek bir yer bile görmüyorum. (sf.30)

30 Haziran 1933

29 Haziran’da bir Reich bakanı (Goebbels Stuttgart’ta) ilk kez resmi bir konuşmada söyledi: Bizimkinin yanında başka partiler izin vermeyiz, Hitler Almanya’nın “mutlak sahibi”dir. (Hindenburg ortadan kalkıverdi). (sf.46)

19 Ağustos 1933

Kitlelerin düşüncesinin gerçekten de Hitler’den yana olduğuna hem inanıyorum, hem inanmıyorum. Fazlasıyla işaret var aksini gösteren. Ama herkes, tam anlamıyla herkes, korkudan ölüyor. Artık ne mektup kaldı ne telefon konuşması, sokakta öylesine edilen herhangi bir söz bile bir ihbar konusu olabiliyor. Herkes ötekinin bir hain ya ajan olmasından korkuyor. Bayan Krappmann bizi Bayan Lehmann hakkında uyarıyor, fazlasıyla nasyonal sosyalist diyor; Bayan Lehmann ise bize büyük bir üzüntüyle erkek kardeşinin “sağlam bir kominist”e bir Rote Fahne nüshası verdiğini ama sonra söz konusu “sağlam komünist” ajan çıktığı için bir yıl hapis cezası aldığını anlatıyor.(sf.62)

15 Şubat 1934

Gerçek kendisi konuşur, yalan ise basın ve radyo yoluyla konuşuyor.(sf.102)

Ancak Almanya’da zekadan (intellect) hiç bu kadar nefret edilmedi.(sf.102)

24 Şubat 1934

Herkesi kandırıyorlar, her birini farklı bir yolla, işte burada yatıyor hükümetin asıl mahareti.(sf.108)

(…)”

Quiero dar testimonio hasta el final, Diarios 1933-1941, Victor Klemperer, Traducción: Carmen Gauger, Editorial Galaxia Gutenberg, Barcelona 2003. 906 págs.

Yahudi bir dilbilimci olan Victor Clemperer (1881-1960) 1920’den beri Almanya’da Dresden Üniversitesi’nde Roman Dilleri öğretim üyesi olarak çalışıyordu. Nazilerin iktidara gelmesinden itibaren peyderpey her şeyini kaybetti. Önce (Birinci Dünya Savaşı’na katıldığı için ve karısı Alman olduğu için) çalışmasına izin verilse de kütüphaneyi kullanması yasaklandı ve diğer öğretim üyelerinin haklarından yoksun bırakıldı. Sonra işi de elinden alındı. Ardından yanlarında çalışan, ev işlerinde onlara yardım eden kadın gitti; çünkü Yahudilerin ari ırktan vatandaşları çalıştırması yasaktı. Sonra kedisi gitti; çünkü Yahudilere evde hayvan beslemek de yasaklanmıştı. Böyle böyle her şeylerini kaybederek ama yine de karısı ari ırktan olduğu için 1945’e kadar kamplara gönderilmeden hayatta kalmayı başararak yaşadılar. 1945’de çember iyice daralmışken, Dresden Bombardımanı sırasında yaşanan kargaşadan yararlanarak ABD güçlerinin kontrolündeki topraklara geçmeyi başardılar.

Klemperer bu yıllar boyunca (1933-1945) tuttuğu günlüklerde Nazi ideolojisinin nasıl biçim aldığını en iyi gözlemleyen ve kayda geçen isim oldu. Yukarıdaki satırlar günlüklerin ilk sayfalarından benim altını çizdiğim bazı tespitler. Bakalım size ne diyecekler? Sonuna Kadar Tanıklık Etmek İstiyorum, Günlükler 1933-1941 ve 1942-1945 diye çevrilebilecek olan 2 ciltlik kitabın Türkçesi yok. Ben İspanyolca çevirisinden okudum. Verdiğim sayfa numaraları yaklaşıktır, İspanyolca elektronik kitap versiyonundan alınmıştır.

Eşek Frizi

Eşek Frizi, Franz Marc, 1911.

Wislawa Szymborska

Wislawa Szymborska, 10 Aralık 1996, Stockholm. Şairin Nobel ödülü aldığı gün onuruna verilen akşam yemeğinden.

Yazmak Hazzı

Wislawa Szymborska (1923-2012)

Nereye koşuyor yazdığım ormanın içinde, şu yazdığım ceylan?
İçmek için mi şu yazdığım suyu
burnunun karbon kağıdı gibi kopyasını çıkaran?
Neden başını kaldırıyor, bir şey mi duydu?
Gerçek hayattan ödünç alınan dört ayağının üstünde
doğrulmuş, kulaklarını dikiyor arasında parmaklarımın.
Sessizlik, evet, bu sözcük bile hışırdıyor kağıdın üzerinde
ve aralıyor
“orman” kelimesinden doğup çatallanan dalları.

İşte ellerinden asla kurtulamayacağı
kötü eşleştirilmiş harfler, izini süren cümleler,
beyaz sayfanın üzerinde pusuya yatmış
üzerine atılmak için yolunu gözlemekteler.

Epey nişan almış avcı bulunur bir damla mürekkepte,
bir gözlerini kapatmış beklerler, elleri tetikte
doğrultulan kalemin ucundan dökülmek için,
ceylanın etrafına mevzilenip ateş etmek isteğiyle.

Bunun hayat olmadığını unutuyorlar ama.
Başka kanunlar işler burada, beyaz üzerine kara.
Bir göz açıp kapamak yalnızca benim istediğim kadar sürer
ve sayısız kurşunun havada durup beklediği
küçük sonsuzluklara bölünebilir bu süre.
Ben olur demeden asla bir şey olmaz burada.
Tek bir yaprak bile düşmez benim isteğim dışında,
tek bir tutam ot bile ezilmez bir toynağın altında.

Kaderini benim belirlediğim bir dünya da var o zaman?
İşaretlerden zincirlerle bağladığım bir zaman da var?
Benim buyruklarımla işleyen sınırsız bir hayat da var?

İşte yazmak hazzı.
Kalıcı yapma şansı.
Ölümlü bir elin intikamı.

 

*Şairin 1967 tarihli Sto pociech (“No End of Fun”) adlı kitabında yer alan şiirin şu sayfadan İngilizce, Lehçe ve İsveççe versiyonlarına bakabilirsiniz. Başlığa tıklayarak İspanyolca versiyonunu da görebilirsiniz.

 

makowski

Tadeusz Makowski (1882-1932), Jablka w koszyku (Sepette Elmalar), 1923.

Nazmi Ziya Guran

Nazmi Ziya Güran, ressamın Süleymaniye’deki evinden Fatih Camii.

“(…)

İki ağaç Türk muhayyelesinde ve hayatında izini bırakmıştır: servi ve çınar. Şehrin bilhassa dışarıdan görünen umumî manzarasını daha ziyade Karaca Ahmed, Edirne Kapısı, eski Ayaz Paşa ve Tepe Başı gibi servilikler yapardı. Boğaziçi’ndeki o çok uhrevî köşelerle, bazı peyzajlar da çınarların etrafında toplanırdı. Eyüp servilikleri bütün Haliç manzarasına üslûbunu verirdi. İstanbul peyzajındaki asîl hüznü biz bu iki ağaçla çam ve fıstık çamlarına borçluyuz. Hissî terbiyemizde onların büyük payı vardır.

nazmi ziya -karaca ahmed

Nazmi Ziya Güran, Karacaaahmet, 1933.

(…)

İstanbul gittikçe ağaçsız kalıyor. Bu hal, aramızdan şu veya bu âdetin, geleneğin kaybolmasına benzemez. Gelenekler, arkasından başkaları geldiği için veya kendilerine ihtiyaç kalmadığı için giderler. Fakat asırlık bir ağacın gitmesi başka şeydir. Yerine bir başkası dikilse bile o manzarayı alabilmesi için zaman ister. Alsa da evvelkisi, babalarımızın altında oturdukları, zamanın kutladığı ağaç olamaz…

Bir ağacın ölümü, büyük bir mimarî eserinin kaybı gibi bir şeydir. Ne çare ki biz bir asırdan beri, hattâ biraz daha fazla, ikisine de alıştık. Gözümüzün önünde şaheserler birbiri ardınca suya düşmüş kaya tuzu gibi eriyor, kül, toprak yığını oluyor, İstanbul’un her semtinde sütunları devrilmiş, çatısı harap, içi süprüntü dolu medreseler, şirin, küçük semt camileri, yıkık çeşmeler var. Ufak bir himmetle günün emrine verilecek halde olan bu eserler her gün biraz daha bozuluyor. Âdeta bir salgının, artık kaldırmaya yaşayanların gücü yetmeyen ölüleri gibi oldukları yerde uzanmış yatıyorlar. Gerçek yapıcılığın, mevcudu muhafaza ile başladığını öğrendiğimiz gün mesut olacağız.

Ne olurdu, çocukluğumda tanıdığım o her şeyi bilen, bir kere öğrendiğini bir daha unutmayan meraklı ihtiyarlara benzeseydim! Burada İstanbul’un ağaçlarından sadece şikâyetle bahsetmez, onları tanıtır, Bentler’den hattâ Belgrat ormanından Çamlıca’ya, iç Erenköy’ünden Çekmece’lere kadar bütün bahçeleri, koruları, bir uzleti tek başına bekleyen ulu ağaçları, Çamlıca köşklerinin debdebesinden son kalan ve çok yüksekten açılmış şemsiyeleriyle yaz gecelerimiz dolduran o geniş nefesli gazellere benzeyen fıstık ağaçlarını, yumuşak kokulu ıhlamurları, sararmış endamları İstanbul sonbaharlarına sarı kehribardan aynalar biçen kavakları, sade isimleriyle İstanbul semtlerine şahsiyet ve hâtıra veren sakız ağaçlarını, küçük taş basamaklı sur kahvelerinin süsü asmaları teker teker sayardım.

(…)”

Beş Şehir, Ahmet Hamdi Tanpınar, Başbakanlık Kültür Müsteşarlığı Kültür Yayınları, İkinci Basılış, İstanbul 1972. Sf. 191-193.(Boldlar bana ait.)

nazmi ziya taksim meydani

Nazmi Ziya Güran, Taksim Meydanı, 1935.

wang-shimin_poetic-feeling-of-du-fu_5

Şair Du Fu’nun Şiirsel Dünyası, Wang Shimin (1592-1680),

“(…)

Başlangıçta yalnızca Kaos vardı. Yer ve Gök her şeyin ve hiçbir şeyin sudaki pislik gibi birbirine karıştığı bulanık bir küme halindeydi. Her taraf insan gözünün asla bir şey görmeyi başaramadığı yoğun bir sisle kaplıydı, sonra Pan-Ku gelip o eşsiz kuvvetiyle onu dağıtmayı başardı. O zaman saf olan saf olmayandan ayrıştı ve bereketini tüm yaratılanların üzerine saçan yüce iyilik ortaya çıktı. Onun dünyası ışıktandır. Ona yaklaşan iyiliğin topraklarına giden yolu keşfeder. Ama var olan her şeyin başlangıcındaki sırra sahip olmak isteyenin mutlaka Batıya Yolculuk’u okuması gerekir.

Orada Gök ve Yer krallığında zamanın yüz yirmi dokuz bin altı yüz yıllık dönemlere bölündüğü söylenir. Bunların her biri de kendi içinde on bin sekiz yüz yıllık on iki alt bölüme ayrılmıştır. İsimleri şöyledir: Dhzu, Chou, Yin, Mao, Chen, Sz, Wu, Wei, Shen, Yu, Hsü ve Hai. Çok geniş zamanlar olmalarına rağmen, hepsinin günlerin sürekli döngüsü içinde aktıkları bir bölüm vardır. Bu sayede, Dhzu sabahın daha her tarafın karanlık olduğu ve hiçbir ışık emaresinin görülmediği ilk saatlerine karşılık gelir; horozlar Chou’da öter, Yin’de gün ağarmaya başlar; sonunda, güneş çıkar Mao’da; Chen’de artık tamamen gündüzdür, insanlar kahvaltılarını ederler; işi olan artık tüm işini planlamış olur Sz’da; Wu’da güneş tepe noktasındadır; akşam inmeye başlar Wei’de; Shen’de aileler bir masanın etrafında toplanıp akşam çaylarını içerler, Yu’da güneş batar; Hsü’de gün batımının tüm izleri kaybolur; son olarak, Hai’de insanlar dinlenmeye çekilir ve böylece kapılarını yeni bir döngüye açarlar. Dünyada en uzak zamanlarda da en yakın zamanlarda da hep böyle olmuştur bu. Gerçekten de Hsü saatinin sonunda, Gök ve Yer, hiçbir şeyin ve her şeyin bizim için tümüyle anlaşılmaz biçimde birbirine karıştığı tam bir karmaşa halinde olurlar.

(…)”

Metin Çinli Yazar Wu Cheng’en‘in klasik eseri “Batıya Yolculuk“un ilk satırları. Ben İspanyolcasından Ediciones Siruela, 2004 baskısından çevirdim. Birinci paragrafın sonundaki kitabın adı “Kökenlerin Güncesi/Tarihi” gibi bir şeydi ama bir yanıyla kitabın kendisine de  işaret ediyordu. Daha anlaşılır olması için kitabın ismini kullandım.

Pan Ku Çin mitolojine göre ilk insandır. Yin ve Yang’ın birleşmesinden olmuş ve evrenin oluşumuna tanıklık etmiştir. (Boldlar bana ait.)

 

Rodolfo Walsh ve kızı Vicki

Rodolfo Walsh kızı Vicki’yle.

1 Ekim 1976

Sevgili Vicki: Ölüm haberin bugün öğleden sonra saat üçte ulaştı bana. Haberi yayınlamaya başladıklarında toplantıdaydık. Önce isminin berbat bir telaffuzla söylendiğini duydum ve ancak bir saniye sonra idrak ettim. Otomatik olarak istavroz hareketi yaptım, tıpkı çocukluğumda yaptığım gibi. Bu hareketi durduramadım. O saniye dünya durdu. Sonra Mariana ve Pablo’ya “Benim kızım” dedim. Toplantıyı bitirdim.

Afallamıştım. Pek çok kere korkmuştum bundan. Başkaları onca darbe alırken, ben darbe yemediğim için fazla şanslı olduğumu düşünüyordum. Evet, senin için de korkmuştum, tıpkı senin de benim için korktuğun gibi; her ne kadar bunu hiç dillendirmesek de. Şimdi o korku acının kendisi oldu. Mücadele ederken yaşadığın şeyleri çok iyi biliyorum. Gurur duyuyorum bu şeylerden. Beni sevdin, seni sevdim. Seni öldürdükleri gün 26 yaşına girmiştin. Son yıllar senin için çok zor olmuştu. Seni bir kez daha gülümserken görmek isterdim.

Seninle vedalaşamam, sen neden olduğunu biliyorsun. Biz karanlıklarda takibatlar altında ölürüz. Hakiki mezarlık her zaman bellektir. Seni orada saklıyorum, kucağımda sallıyor, seni kutluyor, hatta belki kıskanıyorum, canım benim.

Annenle konuştum. Acılı ama gururlu, senin kısa, zorlu, müthiş hayatını anlıyor.

Dün gece karmakarışık bir karabasan gördüm; ateşten bir sütun vardı, güçlü ama sınırlarını aşmayan, kökü çok derinlere inen.

Bugün trende bir adam bana şöyle dedi: “Çok acı çekiyorum. Bir uykuya dalmak ve bir yıl sonra uyanmak isterdim.” Kendisinden bahsediyordu ama beni de söylüyordu.

***

Arjantinli gazeteci ve yazar Rodolfo Walshın (1927-1977) kızı Maria Victoria (1950-1976) 24 Mart 1976 Darbesi’yle yönetimi ele geçiren Askeri Cunta’nın silahlı güçleri tarafından 29 Eylül 1976’da öldürüldü. Rodolfo Walsh 1 Ekim 1976’da kızı için yukarıdaki mektubu yazdı. Rodolfo Walsh daha sonra darbenin 1. yıl dönümünde Dikta yönetimine  “Bir Yazardan Askeri Cunta’ya Açık Mektup” başlıklı bir mektup yazdı. Mektubu postayla basın yayın organlarına gönderdikten bir gün sonra 25 Mart 1977’de sokak ortasında kaçırıldı ve kaybedildi. (Boldlar bana ait.)

rodolfo_walsh_y_la_muerte_de_su_hija_maria_victoria

şirin-tekeli-portre

Şirin Tekeli (1944-2017). Tarih (muhtemelen) 2016 Baharı, yer (muhtemelen) Bodrum. Kaynak: 5harfliler. com

“(…)

YAZKO çevresindeki bilinç yükseltme grubunuz nasıl oluştu?

Üniversiteden istifa ettikten sonra, muhtemelen Stella’nın (Ovadia) önerisiyle Mustafa Kemal (Ağaoğlu) bana ilk iş teklifini yaptı: YAZKO için bir kadın dergisi çıkarmak ve kadın dizisi hazırlamak. Tek başıma böyle bir şey yapamayacağım için bu konularda bilgili olan kadınlara haber verdik. Ben TÜMAS’tan tanıdığım Gülnur’u (Savran) ve benimle tez yazmak için gelmiş olan Yaprak’ı (Zihnioğlu); Stella, Ferai’yi (Tınç) ve Şule’yi (Aytaç), YAZKO’da çalışan Zeynep Avcı ise Günseli’yi (İnal) gruba dahil etti.

Stella ve Zeynep çeviri grubunda yer almadılar ve biz altı kadın toplandık. Dergi çıkarmaya başlamadan önce bizim feminizmi öğrenmemiz lazım diyerek yola çıktık. Nasıl öğreneceğiz? Bir kitabı çevirerek öğrenmeye karar verdik. Herkes evindeki kitapları getirdi. İyi bir başlangıç olacağını düşündüğümüz Juliet Mitchell’in Kadınlık Durumu’nu çevireceğimiz ilk kitap olarak seçtik. Kitabı çevirirken de feminist literatürün terminolojisini öğrendik. Üzerimizde feminizmi Türkçeleştirmek sorumluğu vardı. Bu yüzden her kavramı nasıl çevireceğimiz üzerine uzun tartışmalar yaptık. Mesela, “male dominance” bu kavramlardan biriydi. Sosyolojide ataerkillik diye bir şey var fakat tamamen feminizmin atfettiği patriyarka, erkek hegemonyası içeriğinden boşaltılmış şekilde kullanılıyor. Ben itici bile gelse patriyarka kavramını kullanmamız lazım, ataerkillik dersek güme gider diye düşünüyordum. Nihayetinde kitapta patriyarka olarak çevirmeye karar verdik.

‘Gender’ üzerine tartıştığımız bir diğer kavramdı. Ben cins denilmesinden yanaydım ama daha sonraki kuşaktan arkadaşlar, toplumsal cinsiyet dediler ve bu kavram öyle yerleşti.

Gender’ın toplumsal cinsiyet olarak çevrilmiş olmasını bugün de sorunsallaştıranlar var. Siz neden cins olarak çevrilmesi gerektiğini düşünüyordunuz?

‘Çünkü cins, hukuk sistemine girmiş bir kavram, cins eşitliği diye bir şey var. Dolayısıyla gender kavramını esas karşılayan kavram cinstir. Fakat, belki de hepimizin karşı çıktığı yeni anayasada bu kavram bulunduğu için başka arkadaşlar toplumsal cinsiyet dediler. Bence hiç gereği yok. Cins zaten toplumsal bir şey. Toplumsal cinsiyet demek bir şey kazandırmıyor aslında. Gender tek bir kelime ve toplumsal cinsiyet onun çarpıcılığını kaybettiriyor diye düşünüyorum.

Üzerine tartıştığınız başka hangi kavramlar vardı?

Aklıma gelen bir diğer tartışma da “the personal is political” üzerine olandı. Kişisel olan politik midir yoksa siyasi midir? Kişisel olan mı, özel olan mı? Ben, “özel olan siyasidir” demekten yanaydım, zira Fransızca’da kavram “la vie privée est politique” diye kullanılıyordu. Ama sonunda “kişisel olan politiktir”de karar kılındı yanılmıyorsam. Çevirdiğimiz kavramların bir çoğu yerleşti, bazıları ise zamanla değişti. Örneğin, bizim bilinç yükseltme dediğimiz şeye şimdiki genç feministler farkındalık çalışması diyorlar. Her kavram günlerce tartışıldı. Çok verimli, son derece birbirimize yaklaştıran, güç kazandıran bir süreç oldu. Dolayısıyla tartışmaktan dergi çıkarmaya ve kadın dizisi hazırlamaya bir türlü gelemedik (Gülüyor), Juliett Mitchell çevirisini de yayınlayamadık ama kendi kadınlık durumlarımızı ve feminizmi konuştuğumuz, adını da sonradan koyduğumuz bir bilinç yükseltme grubu olduk.

(…)”

Bundan neredeyse 1 yıl önce, 30 Haziran 2016’da 5harfliler.com’da Esen Özdemir imzasıyla yayınlanan uzun ve keyifli söyleşiden çeviri, dil ve feminizme dair kısa bir bölümü alıntıladım. Söyleşinin tamamını şuradan okuyabilirsiniz. Sorular haricindeki boldlar bana ait. 

Papeles inesperados

Sende en sevdiğim şey

Julio Cortázar (1914-984)

Sende en sevdiğim şey seksin.
Seksinde en sevdiğim şey ağzın.
Ağzında en sevdiğim şey dilin.
Dilinde en sevdiğim şey sözün.

***

Papeles inesperados, Julio Cortázar, (Edición de Aurora Bernárdez y Carles Álvarez Garriga) Alfaguara, Buenos Aires, 2009. Sf.405.

Adından da (Beklenmedik Kağıtlar) anlaşılacağı üzere kitap Cortazar’ın sonradan ortaya çıkan karalamalarından ve taslaklarından oluşuyor. Metin Fransızca yazılmış, Fransızcadan Cortazar’ın ilk eşi Aurora Bernárdez çevirmiş. Ben de İspanyolcasından çevirdim. Benim “seks” diye çevirdiğim ya da bıraktığım şeyin asıl anlamı “cinsiyet”. Metne “cinsin” ya da “cinsiyetin”den daha çok oturduğu için öyle bıraktım. Olası farklı yorumlamalar için bilmekte fayda var. Bir de, metin aslında dörtlük değil. Bunu da bilmekte fayda var.

Cortazar

Alexander Cockburn

Alexande Cockburn (1941-2012). Yıl 1977, Cockburn’un haftalık The Village Voice gazetesinde medya eleştirisi yaptığı zamanlar.

Nixon, Reagan ve Yalanlar

Alexander Cockburn (1941-2012)

22 Kasım 1983

Nixon basın karşısında yenik düşerken Reagan’ın hiçbir şey olmamış gibi sürekli gülümsemesinin nedeni epey basit görünüyor. Nixon yalan söylemenin gerekli olduğunu düşünüyordu. Basın, uzun süre sessiz kaldıktan sonra, başkanın gerçeği söylemediğini dile getirmeye başladı. Nixon çıldırdı ve gerçeği söylediğinde ısrar etti. Doğru damarı yakaladığını hisseden basın, Nixon’un başka yalanlarını da ortaya döktü ve böyle böyle, sonunda, başkan 8 Ağustos 1974’te istifa etti.

Reagan ise gerçeği söylemekten rahatsız olmuyor. Yalan söylemek de umurunda değil. Doğrusu, ikisi arasındaki farkı da söyleyemez. Nixon yalan söylediğinde bunu bilirdi –bu yüzden yalan söylerken tatlılaşır ve sürekli kıpraşırdı– başka pek çok kişi de onun o sırada yalan söylediğini bilirdi. Bir aktör olan Reagan’ın ise gerçeklik ve sahtelik hakkında kesinlikle bir ahlaki duygusu yok. Gerçek, ona göre, onun o sırada söylemekte olduğu şey. Refah düzeyi aldatmacası hakkında basına daha önce yüzlerce kez söylenmiş bazı eski klişe yalanları tekrar ederken bile, hala gerçekleri söylüyormuş gibi görünüyor ve eminim, gerçekleri söylediğini düşünüyor.

Basın için asıl mesele şu; bildik bir istatistik hilesi ya da uydurma bir anekdot söylerken yakalanmak Reagan’ın umurunda bile değil. Suçluluk duygusundan yoksun bir başkanla nasıl baş edeceksiniz? Reagan bu konuda George Washington’dan bile iyi. Yalan söyleyemiyor ama gerçeği de söyleyemiyor.

Corruptions of Empire’dan alıntı. Ben de CounterPunch‘tan alıntıladım. Yazının linkine gitmek için başlığı tıklayabilirsiniz. Boldlar bana ait.

Em Dibêjin Na!

Nisan 11, 2017

Na

Em Dibêjin Na!

Biz hayır diyoruz. Türkçesi bu.

Ama Kürtçesiyle aynı değil. Çünkü Kürtçesi daha yasak. Daha tehlikeli. Daha etkili.

Çünkü egemen ideolojinin ulaşamadığı yerlere en kısa yoldan, çok açık bir sempatiyle gidiyor.

Hele şarkı, türkü olarak gidince daha da yasak. Çünkü o zaman bir plak gibi zihinlerinde dönüp duruyor. Söylenmediğinde bile duyuluyor. Duyulmadığında bile söyleniyor.

Çünkü onun gittiği yerlerde İktidarın satılmış gazetelerinin, birbirinin aynı televizyonlarının, bu mecralarda boy gösteriveren o türedi gazeteci bozuntularının, siyasetçilerinin, iktidarın kendisinin, kullandığı dilin bir hükmü yok.

Oralarda muktedirlerin bir paçavra gibi kullandığı güzelim Türkçe dilinde yapılan manipülasyonlar, laf kalabalıkları, Ali Cengiz oyunları işlemiyor.

Kürtçe bir zırhın içinde yaşayan milyonlarca seçmen anadilleri sayesinde iktidarın tüm rezil oyunlarını boşa çıkarıyor.

İktidar çaresizlik içinde yasaklıyor. Elinden başka bir şey gelmiyor. Aynaya bakar gibi yasaklıyor.

Ama ulaşamadığı ve asla da ulaşamayacağı bir frekansta, yasakladığı bir dilde aynı şarkı dönüp duruyor:

“Em dibêjin na!” diyor.

Anadili böyledir işte. Aracısızdır. Bir önsezi, bir sağduyu, bir pusula gibidir. Kişiyle hisleri arasındaki o en mahrem  yerdedir. Orada hiç dinmeyen bir özgürlük şarkısı gibi, bizi gölgesinde büyüten koca anamız gibi iniler durur.

Söylenmediğinde bile duyulur. Duyulmadığında bile söylenir. Durun. İyi bakın içinize. Orada bir ağaç olmalı mutlaka. Bir rüzgar, bir şarkı olmalı. Dikkat edin, mutlaka siz de duyacaksınız. İyi dinleyin:

“Em dibêjin na!” diyor olmalı mutlaka sizin de anadilinizde.

Hayır

Naaaa! Hayıııır!

%d blogcu bunu beğendi: