Em Dibêjin Na!

Nisan 11, 2017

Na

Em Dibêjin Na!

Biz hayır diyoruz. Türkçesi bu.

Ama Kürtçesiyle aynı değil. Çünkü Kürtçesi daha yasak. Daha tehlikeli. Daha etkili.

Çünkü egemen ideolojinin ulaşamadığı yerlere en kısa yoldan, çok açık bir sempatiyle gidiyor.

Hele şarkı, türkü olarak gidince daha da yasak. Çünkü o zaman bir plak gibi zihinlerinde dönüp duruyor. Söylenmediğinde bile duyuluyor. Duyulmadığında bile söyleniyor.

Çünkü onun gittiği yerlerde İktidarın satılmış gazetelerinin, birbirinin aynı televizyonlarının, bu mecralarda boy gösteriveren o türedi gazeteci bozuntularının, siyasetçilerinin, iktidarın kendisinin, kullandığı dilin bir hükmü yok.

Oralarda muktedirlerin bir paçavra gibi kullandığı güzelim Türkçe dilinde yapılan manipülasyonlar, laf kalabalıkları, Ali Cengiz oyunları işlemiyor.

Kürtçe bir zırhın içinde yaşayan milyonlarca seçmen anadilleri sayesinde iktidarın tüm rezil oyunlarını boşa çıkarıyor.

İktidar çaresizlik içinde yasaklıyor. Elinden başka bir şey gelmiyor. Aynaya bakar gibi yasaklıyor.

Ama ulaşamadığı ve asla da ulaşamayacağı bir frekansta, yasakladığı bir dilde aynı şarkı dönüp duruyor:

“Em dibêjin na!” diyor.

Anadili böyledir işte. Aracısızdır. Bir önsezi, bir sağduyu, bir pusula gibidir. Kişiyle hisleri arasındaki o en mahrem  yerdedir. Orada hiç dinmeyen bir özgürlük şarkısı gibi, bizi gölgesinde büyüten koca anamız gibi iniler durur.

Söylenmediğinde bile duyulur. Duyulmadığında bile söylenir. Durun. İyi bakın içinize. Orada bir ağaç olmalı mutlaka. Bir rüzgar, bir şarkı olmalı. Dikkat edin, mutlaka siz de duyacaksınız. İyi dinleyin:

“Em dibêjin na!” diyor olmalı mutlaka sizin de anadilinizde.

Hayır

Naaaa! Hayıııır!

BİZ HAYIR DİYORUZ

Mart 16, 2017

Biz Hayır Diyoruz

Biz Hayır Diyoruz

FARKLI ÜLKELERDEN geldik ve buradayız, Pablo Neruda’nın koca gölgesinin altında bir arada: Hayır diyen Şili halkına eşlik etmek için buradayız.

Biz de hayır diyoruz.

Paranın ve ölümün övülmesine hayır diyoruz. En çok malı olanın en değerli olduğu, mallara ve insanlara fiyat biçen bir sisteme hayır diyoruz. Silahlara her dakika iki milyon dolar harcayan ve her dakika otuz çocuğu açlıktan ya da iyileştirilebilir hastalıklardan öldüren bir dünyaya hayır diyoruz. Eşyaları korurken insanları yok eden nötron bombası çağımızın mükemmel bir sembolü. Gecenin yıldızlarını askeri hedeflere çeviren katil sistem için insanoğlu bir üretim ve tüketim faktöründen, bir kullanım aracından başka bir şey değil; zaman yalnızca ekonomik kaynak ve bütün gezegen suyu son damlasına kadar emilecek bir rant kaynağı. Zenginliği çoğaltmak için yoksulluklar çoğaltılıyor ve diğerlerinin yoksulluğunu çizginin dışında tutmak, bu çok azın zenginliğini gözetmek için silahlar kat kat artıyor, bu arada yalnızlık da kat kat artıyor: Bize ne yiyecek ne de sevecek bir şey veren, çoğunluğu yiyecek açlığına ve çok daha fazla kişiyi de kucaklaşma açlığına mahkûm eden bu siteme hayır diyoruz.

Yalana hayır diyoruz. Büyük iletişim araçlarının evrensel ölçekte yaydığı egemen kültür, bizleri dünyayı hemcinslerimizin bir mal ya da rakip olabileceği ama asla bir kardeş olamayacağı bir süpermarket ya da otoyol saymaya davet ediyor. İnsan aşkını sonradan fazlasıyla geri almak için spekülasyona tabi kılan bu yalancı sistem gerçekte bir bağsızlık kültürüdür. Tanrısı muzafferler, paranın ve iktidarın başarılı sahipleridir; kahramanları da bu kişileri ulusal güvenlik doktrinini uygulayarak koruyan üniformalı rambolardır. Söyledikleri ve sustuklarıyla, egemen kültür yoksulların yoksulluğunun zenginlerin zenginliğinin bir sonucu olmadığı yalanını söyler, bu kimsenin suçu değildir, bir keçinin kulağından çıkmıştır ya da yoksulları tembel ve eşek yapan Tanrı’nın işidir. Aynı biçimde bazı insanların diğerleri tarafından aşağılanmasının dayanışmacı öfkeyi ya da skandalı gerektirecek bir nedeni yoktur çünkü şeylerin doğal yasasıdır bu; örnek verecek olursak, Latin Amerika diktatörlükleri, emperyalist iktidar sisteminin değil bizim aşırıya kaçan doğamızın bir parçasıdır.

Horgörü tarihe ihanet eder ve dünyayı parçalar. Güçlü düşünce imalatçıları bize sanki yokmuşuz gibi davranırlar ya da sanki aptal gölgelermişiz gibi. Sömürgeci miras, üçüncü sınıf insanlar tarafından mesken tutulan Üçüncü Dünya denileni galiplerinin belleğini kendi bellekleriymiş gibi kabul etmeye ve kendisine uzak bir yalanı kendi gerçeğiymiş gibi kullanmak üzere satın almaya zorlar. İtaatimizi ödüllendirirler, zekâmızı cezalandırırlar ve yaratıcı enerjimizin soluğunu keserler. Biz düşünülenleriz ama düşünenler olamayız. Yankıya hakkımız var ama sese yok, yönetenler bizim papağanlık yeteneğimizi överler. Biz hayır diyoruz: Bu pespayeliği kader olarak kabul etmeyi reddediyoruz.

Biz korkuya hayır diyoruz. Söyleme korkusuna, yapma korkusuna, olma korkusuna hayır. Görünen sömürgecilik söylemeyi yasaklıyor, yapmayı yasaklıyor, olmayı yasaklıyor. Daha etkili olan görünmez sömürgecilik bizi söylenemeyeceğine, yapılamayacağına, olunamayacağına inandırıyor. Korku gerçeklik kılığına bürünüyor: Gerçeklik gerçekdışı olmasın diye iktidarsızlığın ideologları bize ahlakın ahlaksız olmak zorunda olduğunu söylüyorlar. Onursuzluk karşısında, sefalet karşısında, yalan karşısında boyun eğmekten başka çaremiz yok. Alın yazısıyla damgalanmışız, tembel, sorumsuz, şiddete eğilimli, aptal, görülmeye değer ve askeri yönetime mahkûm doğuyoruz. Özet olarak, kendimizi bizi aşağılayan lüksü ve bize vuran sopayı finanse etmek için imzalanmış muazzam bir dış borcun faizlerini zamanında ödeme yetisi olan, iyi halli mahkûmlara dönüştürmek için gönüllü olmalıyız.

Bu dünya tablosunda, biz insan sözünün tarafsızlığına hayır diyoruz. Çevremizde gerçekleşen gündelik çarmıha germeler karşısında bizi elimizi yıkamaya davet edenlere hayır diyoruz. Aynada kendini izleyen, ilgisiz soğuk bir sanatın sıkıcı cazibesi karşısında sıcak bir sanatı tercih ediyoruz; insanın dünyadaki macerasını kutsayan ve ona katılan, umutsuzca âşık ve kavgacı bir sanatı tercih ediyoruz. Eğer adil olmasaydı güzellik güzel olur muydu? Eğer güzel olmasaydı adalet adil olur muydu? Güzelliğin ve adaletin birbirinden koparılmasına hayır diyoruz çünkü bu ikisinin güçlü ve verimli kucaklaşmasına evet diyoruz.

Biz hayır diyoruz ve hayır derken evet de diyoruz.

Diktatörlüklere hayır, demokrasi kılığına girmiş diktatörlüklere hayır derken, gerçek bir demokrasi için mücadeleye evet diyoruz; kimsenin ekmeğinin ve sözünün reddedilmeyeceği, Neruda’nın bir şiiri ya da Violeta’nın bir şarkısı kadar tehlikeli ve güzel olacak bir demokrasi için mücadeleye evet diyoruz.

Merkezi Amerika’nın kuzeyinde olan yok edici açgözlülük imparatorluğuna hayır derken, olası bir başka Amerika’ya evet diyoruz; en eski Amerikan geleneklerinden, komün geleneğinden: Şilili yerlilerin yenilgiden yenilgiye beş yüzyıldır umutsuzca savundukları komün geleneğinden doğacak bir Amerika’ya evet diyoruz.

Onursuz barışa hayır derken, adaletsizliğe karşı kutsal isyan hakkına ve onun uzun Şili haritasındaki halk direnişleri tarihi kadar uzun tarihine evet diyoruz.

Paranın özgürlüğüne hayır derken, insanların özgürlüğüne evet diyoruz: Yaralı, kötü davranılmış, Şili gibi bin kez düşmüş ve Şili gibi bin kez kalkmış özgürlüğe evet diyoruz.

Dünyayı bitimsiz bir kışlaya çeviren güçlülerin intihara varan egoizmine hayır derken, bize evrensel bir anlam katan, tüm o gardiyanlara rağmen bütün sınırlardan daha güçlü olan kardeşlik gücünü onaylayan insan dayanışmasına, bizi Şili müziği gibi sarıveren ve Şili şarabı gibi kucaklayan o güce evet diyoruz.

Hayal kırıklığının hüzünlü cazibesine hayır derken, umuda evet diyoruz, Şili gibi aç, çılgın, âşık ve maşuk umuda: Şili’nin çocukları gibi geceyi yırtarak gelen o isyankâr umuda evet diyoruz.

(1988 ortalarında Şili, Santiago’da
“Şili Yaratıyor” günlerinin açılış konuşmasıdır.)

Biz Hayır Diyoruz, Eduardo Galeano, Çeviri: Bülent Kale, Metis Seçki Dizisi, Metis Yayınları, İstanbul, Mart 2008. Sf. 193-195. Boldlar bana ait.

pollock-fathom-five

Jackson Pollock, Full Fathom Five, 1947 (Detay).

Nisan 1978

“Sevgili Beatriz:

Söz, daha uzun yazacağım. Şu anda ne durumda olduğunu bilmiyorum. Senden bana nasıl olduğunu yazmanı istiyorum, neye ihtiyacın olduğunu ya da sana ne göndermemi istediğini; elimden geldiğince yapmaya çalışacağım. Çok çok sevgi ve hatıralarla,
Manuel.”

Mektupta tarih yok ama onu, neredeyse tesadüfen, 1978 Nisan’ında aldığımı biliyorum. Manuel Gestal, Uruguay ve Paraná Caddeleri arasında kalan Tucumán sokağındaki Galerna Kitabevi’nde çalışıyordu. Ordu hemen yanındaki ofisimi boşaltmadan önce, kitabevine her akşamüstü telefonu kullanmak, kitapları karıştırmak ve biraz laflamak için mutlaka uğrardım. Bir gün ofisime gelip her şeyimi alıp götürdüklerinde, doğal olarak yapmayı bıraktım.

Manuel’e yanıt yazdım, ona bir posta kutusu adresi verdim ve bana gazete ve dergi göndermesini istedim. İki yıl boyunca, Meksika’dan İspanya’ya, oradan tekrar Meksika’ya ve sonra yeniden sonunda izini kaybettiğim İspanya’ya gidinceye kadar bana benim dünyaya açılan tek pencerem olan kraft kağıdına sarılmış bir sürü rulo geldi. Manuel İspanya’dan kataloglar gönderiyordu (hayalgücü egzersizleri ve umutsuz arzular için) ve giderek sosyal demokratlara dönüşen eleştirel Marksistlerin dergisi El viejo topo sayılarını; Meksika’dan Nexos ve Vuelta dergilerini. O sefil yılları yaşamayan hiç kimse bu dergilerden herhangi birinin bir sayfasının bizim için ne anlama geldiğini bilemez. Kısa süre sonra İngiltere’den birkaç New Left Review sayısı geldi. Bana neredeyse başka şeye ihtiyacım yokmuş gibi gelmişti. Diktatörlük dönemindeki mutluluk kıvılcımları: hiç o gecenin karanlığında olduğu kadar yoğun olmamıştı. Sanki bugünmüş gibi hatırlıyorum, Buenos Aires’te “reel sosyalizm” ya da Nikaragua üzerine bir tartışma okumanın nasıl da başımı döndürdüğünü.

Benim kitapçı arkadaşım işte böyle girdi, sonsuza dek, iyilik yapan ayrıcalıklılar albümüne. Bazen birisi bir kitap gönderiyordu ya da gidip bir dergi alabileceğim bir adres. Bazen, Caracas’ta sürgünde olan bir başka dost, yüz dolar gönderiyordu. Yemin ediyorum: asla asla unutmayacağım bunu.

Dostluk

O yıllardan kalan yukarıda paylaştığımın da içinde olduğu mektuplarla dolu bir dosyam var. Yazanların neredeyse tamamı sürgüne gidenler. İçlerinden çoğu, o ana kadar, özellikle dostum değillerdi ama sürgün ve diktatörlük bizi benim gözümde, sanırım onlarınkinde de, ömür boyu dosta dönüştürdü. “Ömür boyu”nu hiç abartmadan yazıyorum: o günler bir ömürdü (ya da nerdeyse bir ömür) benim bakış açıma göre; basitçe çünkü onlar yaşıyordu ve ben de yaşıyordum. Cinayetler ve kaybedişler zamanında yalnızca bu yeterliydi. Ben bir dostuma “Çok sıcak, biraz hava almaya çıkıyorum” yazıyordum. O bana “Kış soğukları geldi, iki kedimle beraber mutfaktayım” yazıyordu. Bu cümleler bütün birer ömürdüler.

Bu mektuplarda pek çok şey üzerine tartıştım: filmler, kitaplar, fotoğraflar, Malvinler Savaşı, bana verilen işler, Buenos Aires’te yayınlamaya başladığımız Punto de Vista dergisine gelen katkılar. Dostlarımın Avrupa’da, Meksika’da neler okuduğunu öğrenmek, sanki bir tür mecburi okuma listesi oluşturmak gibiydi ve onları elde etmenin bir yoluna bakmak gibi elbette. İçlerinden biri, Fransa’dan bana uzun bir işe girişeceğini yazıyordu: Walter Benjamin okumaya başlayacaktı. Mektupta “Benjamin” kelimesi bir rock grubunun ismi gibi tınlıyordu.

(…)”

Tiempo Presente, notas sobre el cambio de una cultura, Beatriz Sarlo, Siglo XXI Editores Argentina, Buenos Aires, 2006, pp. 187-189. Boldlar bana ait.

saroyan

Desen: William Saroyan

I

Agustín Tavitian (1939-1990)

Bir yeri olmak ya da olmamak, işte bütün mesele,
Ruhunu saklayacak bir yer. Bir coğrafya,
nasıl olursa olsun, düşleri beslesin, içinde
hayallerle ve çılgınlıklarla ilerlensin yeter.
Bir yer. Soğuğu iliklerine kadar işlese,
korkudan ve üzüntüden iki büklüm olsan bile.
Yoksul bir yer belki ya da yıkıntılı
Uzakta, terk edilmiş, her şeyden ayrı.
Seni barındıran, seni koruyan bir yer.
Yaşadığın, düşündüğün, sevdiğin bir yer.
Olma özgürlüğünü yarattığın o yer.

La Palabra Invicta, Agustín Tavitian, Ediciones Akian, Buenos Aires, 1988. Sf.86. (Şiirin İspanyolca orijinalı ve Fransızca bir çevrisi için başlığa tıklayabilirsiniz.)

tinawi-1

Abla & Sheibub, Abu Subhi Al Tinawi.

“(…)

O zamana kadar, Suriye’deki Arap milliyetçiliği, yabancılar elinde bir siyasal manivela gibi kullanılmıştı. Milliyetçiliğin, bütün zaman için, uygar insanlar arasında var olacağına inanıyorum. Fakat aynı zamanda bu güzel idealin herhangi siyasal amaca âlet edildiği zaman, en korkunç ve vahşî bir durum alması ihtimaline de inanıyordum ve hâlâ da bu inancım sürmektedir. Bence Türkiye’nin Arapları herhangi yabancı kültürden fazla Arap kültürüne bağlaması gerekti. Ama, aynı zamanda Türk devletinin çeşitli ve karşıt ögelerini birleştirmek için Türk kültürünü ve dilini öğrenmesi de gerekliydi. Bunu da devletin açacağı yeni okullar verebilirdi. Yine inanıyorum ki, Arap ulusu bir gün tam özgürlüğünü alırsa, iktisadî, coğrafî ve hatta dinî kültür bakımından Türklerle uygarlık ve barış yolunda el ele yürüyecektir. Bugün Lübnanlı misafirlerin uyandırdığı ilgiyi gördüğüm zaman, «Acaba o yolun başında mıyız?» diye kendi kendime soruyorum.

1914 yılında, parlamentomuzda Arap mebusları da vardı. Fakat, anayasadaki bütün haklara ve sorumluluklara katılmalarına karşın bir türlü Arapları kendimize bağlayamamıştık. Bana öyle geliyor ki, Türkiye, öğrenim yönünü ve yönetimini hesaplarken, gelecekte kendisiyle işbirliği yapabilecek bir özgür Arap diyarını ve ulusunu göz önünde tutması gerekti. Arapları sonuna kadar yönetimimiz altında tutabilmek amacından tamamıyle vazgeçmelidir. Türkler, Arap dünyasına, Anadolu’dan çok fazla emek ve para harcadılar. O topraklarda Türk kanı döktüler. Fakat Araplar memleketlerini savunan Türkiye’yi istemiyorlardı. Çünkü Türkiye özellikle öğrenim ve yönetimde gerekli anlayışı aşılamayı başaramamıştı.

Otel Bassoul’da Albay Fuat Bey bizi birkaç kere ziyaret etti ve hâlâ hatırladığım konuşmalar yaptı. Fuat Bey kudretli bir kaleme sahiptir; aynı zamanda bazı yazıları (özellikle Yemen’le ilgili olanları) birer sanat eseridir. Kendisinin aynı zamanda Aliye divanı kararlarına karşı olduğunu işitmiştim. Kendisine bu kararlar hakkında fikrini sordum. «Acaba Arap milliyetçileri yönetimi Türkiye’den Fransızlara geçirmek için mi harekete geçmiş, ihtilâl ve isyan hazırlamış, yoksa gerçek amaçları özgürlük müydü?» anlamında bir soru sordum. Cevapları bu hususta Cemal Paşa’nın düşüncelerinin aynını belirtiyordu. Türkiye’nin amacının savaşı kazanmak olduğunu söyledikten sonra eğer Aliye divanı harbinin kısa süren tethişi olmazsa, ordumuzun ilk aylarda Suriye’den çekilmek zorunda kalacağını anlattı. Arap milliyetçilerinin hepsinin eseri mi, yoksa gerçek amaçlarının özgürlük mü olduğunu sorduğum zaman; aralarında gerçek bağımsızlıkçı ve milliyetçi olanlar da bulunduğunu söyledi. Bu gerçek bağımsızlık yanlıları arasında bazılarının ölümünü anlattı. Bir tanesi hakkında söylediği aşağı yukarı şudur:

«Ben Beyrut’a, hükümlerin yerine getirileceği gün geldim. Hükümet konağı karşısında birkaç tanesinin asılmış olduğunu gördüm. Ötekiler gelirken, aralarında vaktiyle yedek subaylık etmiş başı kalpaklı biri vardı. Çok sakindi, sehpaların karşısındaki tahta sıralardan birine oturdu, sırası gelinceye kadar sigara içti. Sonra sehpasını kendi seçti, boynuna ipi kendi geçirdi, son sözü «Araplar için ölüyorum» oldu.

(…)”

Mor Salkımlı Ev, Halide Edip Adıvar, Atlas Kitabevi, İstanbul, 1985. Sf. 181-182. Boldlar bana ait.

tinawi

Al Zaher Bibars & Maarouf, Abu Subhi Al Tinawi.

manolya-ve-iki-ari

Manolya ve İki Arı, Qi Baishi (1864-1957)

Düşünme olup bitmiş şeyleri

Po Chü-I

Düşünme olup bitmiş şeyleri;
Beyhude bir özlemdir düşünmek olmuş şeyi.
Olacak şeyleri de düşünme;
Geleceği düşünmek sabırsızlıktır boş yere.
En iyisi gündüzleri çuval gibi iskemleye bırak kendini;
Geceleri boylu boyunca uzan yatağa bir taş gibi.
Yemek gelince aç ağzını;
Kapa gözlerini uyku gelince.

(Ben şiiri İspanyolcadan çevirdim. Başlığa tıklayarak İspanyolca versiyonunu görebilirsiniz.)

manolya-ve-iki-ari-detay

Manolya ve İki Arı (Detay), Qi Baishi (1864-1957)

gonchareva

Yeşil ve Sarı Orman, Natalia Goncharova, 1912.

Lazistan’a Yolculuk

Nikolay Marr

“(…)

Güvertede duyduğum kadarıyla Lazcanın üç ana lehçesi bulunuyordu. Bunlar Atina [Pazar], Arkabi [Arhavi] ve Hopa lehçeleriydi.(sf.36)

Lazlar aceleyle yürümeyi pek sevmiyordu. Yoldan geçenler, hatta yabancılar bile, hızlıca yürüyen birini gördüklerinde, “Bir şey mi oldu?” diye soruyordu.(sf.51)

Vitze [Fındıklı], Arkabi ve Hopa’da şehir nüfusu köy nüfusuna nazaran daha hoşgörülü ve oldukça açık görüşlüydü. Her adımımızı takip eden bir de Türk polisi vardı.(sf.57)

“Atina’dan yola çıkan elmalar Trabzon’da yük gemilerine doldurulup İskenderiye’ye gönderiliyor. Armut çeşitliliği de göze çarpan noktalardan biri. Derlediğim sözlük için onlarca elma ve armut türünün yerel adlarını bir araya getirdim.(sf.87)

Getirilen mallar arasında göze ilk çarpan içinde gazyağı bulunan metal variller ve mısır ekmeğinin pişirildiği toprak kaplardı. Bu kaplara Hopa ağzında qitsi, Atina ağzında ise gresta diyorlar.(sf.88)

Vitze vadisinde atla yolculuk ediliyor. Eğer Vitze’den karayoluyla gitmeniz gerekiyorsa yükünüzü insanlar taşıyor. Cuma günü kurulan pazarlarda uzak köylerden Vitze’ye gelenler oluyor. Bir keresinde kağnı ya da at yokken yüklerin nasıl taşınacağına dair soruma karşılık burada kadınların yük hayvanı işi gördüklerini söylediler.(sf.92)

Vitze çevresi, genellikle Türk bürokrasisine memur sağlamasıyla biliniyor. Yalnızca buradan 300 kişi görev için gönderilmiş. Lazlar çoğunlukla okuma yazma gerektiren adli işlerde, telgrafçılıkta ve idari işlerde görevlendiriliyor. Vize çevresi ayrıca, İstanbul Darülfünunu’na gönderdiği öğrencilerle birlikte en çok entelektüel çıkaran bölge olmasıyla meşhur. Bugün yükseköğrenim kurumlarında Vitzeli 50 Laz bulunuyor.(sf.92)

Pazarda bugünlerde meyvelerden siyah incir, mayhoş üzüm ve pişmiş kestane var. Kestaneler boncuk gibi ipe dizilmiş ve çocuklar onları çapraz şekilde boyunlarına geçiriyorlar.(sf.93)

Lazlar kendilerini Jöntürk olarak görüyor. Fevzi Bey’in söylediğine göre hiçbir Laz, kendini Türk karşıdevrimine katılacak kadar küçük duruma düşürmez. Jöntürklerin gericilere –sözde gericiler- karşı tekrar kazandıkları zaferin ardından cezalandırdıkları ya da idam ettikleri arasında hiçbir Laz’ın adı geçmez. Ulus niteliklerini yitirmiş oldukları halde Lazların çoğu ilerici bir ruha sahip.(sf.96-99)

Lazların çoğu anadillerini küçümsüyor, ondan utanıyor ve çoğu zaman bu dili bildiklerini kabul etmiyorlar. (…) “Eh, bunlar çok eskide kaldı. Bunları sadece kadınlar bilir!” diye sözümü tekrar kesti Arkabili Beyefendi.(sf.101)

Hopa’da Laz alfabesini oluşturmaya çalıştığı için Abdülhamid rejiminin baskısından hayli mustarip olmuş Faik Efendi ile tanıştım. Hapse gönderilmiş, evi aranmış ve tüm çalışmaları, kitapları yakılmış. Öte yandan, rahatı yerinde olan Hopalı tüccar sınıfı, anadillerine karşı tam bir kayıtsızlık içerisinde. Örneğin herkes zengin Hopalı Ali Paşa gibi Lazca konuşabiliyor ancak onlar için asıl övünç kaynağı oldukça iyi Türkçe konuşmak.(sf.102)

Laz çocuklar çok sevimliler. Eski çocuk oyunlarını koruyabilmişler. En saf Lazcayı kadınlardan sonra çocuklar konuşuyor. Bu çocuklar parlak zekaları ile dikkat çekiyor. Ancak gelecekte, bu çocukların doğuştan sahip olduğu özellikler, kendilerini çevreleyen koşullar nedeniyle, bütün yerelliğini ve orijinalliğini yitirecek, onlar da pek çokları gibi renksiz ve sıradan bireyler olup çıkacaklar.(sf.103-104)

Lazların ulusal kazanımlarını her şeyden çok İslam yok ediyor. Ulemalar Lazları, yeryüzünde sadece 300 yıllık bir geçmişe sahip olduklarına inandırmış. Dahası Lazlar, Lazistan sınırları içindeki Hıristiyan yapılarının da Megrellere ait olduklarına inanmaktalar.(sf.104)

Başkalarından gördükleri zulüm ve içten içe kendilerini hor görmeleri Laz halk söylencelerinin, şiirlerinin ve hatta masallarının kaybolmasına yol açmış.(sf.105)

Pagan ya da Hıristiyanlık dönemine dayanan ve unutulmakta olan bir Laz bayramı bulunuyor. Litropi denilen bu bayramda Lazlar, köylerinden deniz kıyısına inerek yüzüyorlar. Bu geleneği özellikle kadınlar ısrarla devam ettiriyor.(107)

Yöreye özgü eğlencelerden biri de doğaçlama sözler eşliğinde yapılan grup dansları. (…) Çocuklar dışında kızlar ve erkekler birlikte dans etmiyor ancak kadınlar, tabii ki, kendi aralarında şarkı söyleyerek dans ediyorlar (trağoduman). Erkekler onlara katılamasalar da doğaçlama söylenen şarkılara kulak kabartarak ezberlemeye çalışıyorlar, çünkü Lazlar arasındaki en iyi şairler kadınlardan çıkıyor.(sf.107-108)

(…)”

Lazistan’a Yolculuk, Nikolay Marr, Rusçadan Çeviren: Yulva Muhurcişi, Aras Yayıncılık, Nisan 2016, İstanbul. Boldlar bana ait.

goncarova

Dini kompozisyon için süsleme, Natalia Goncharova.

00iÐxii.PaleyFrontREV.indd

Tête de clown, Georges Rouault, 1907.

“(…)

Soytarı, hayatın acımasız olduğunu biliyordu. Kadim şaklabanın rengârenk kostümü, olağan melankolisini şakaya döküyordu. Soytarı kaybetmeye alışkındır. Kayıptan yola çıkar.

Chaplin’in maskaralıklarının enerjisi kendini yineliyor ve kademeli olarak artıyordu. Her düştüğünde yeni bir adam olarak doğruluyordu ayakları üstünde. Bir yandan aynı, diğer yandan farklı olan yeni bir adam. Ayakta kalabilmesinin sırrı çok katmanlı olmasıydı.

Her ne kadar umutlarının tekrar tekrar tuz buz olmasına alışmış olsa da, aynı çok katmanlılık onun bir sonraki umuduna sarılmasını sağlıyordu. Birbiri ardına gelen küçük düşmeleri metanetle atlatıyordu. Karşı atağa geçtiğinde bile bunu bir hayıflanma imasıyla yapıyordu. Tavrındaki metanet, onu yıkılmaz kılıyordu – ölümsüz görünecek derecede yıkılmaz. Biz de, umutsuz hadiseler karnavalımızda bu ölümsüzlüğü seziyor, gülüşümüzle onaylıyorduk.

Chaplin’in dünyasında Gülme ölümsüzlüğün takma adıydı.

(…)”

Çeviri: Oğuz Tecimen

Hoşbeş, John Berger, Çevirenler: Aslı Biçen, Beril Eyüboğlu, Oğuz Tecimen, Metis Yayınları, İstanbul, Aralık 2016. Sf.37-38. Boldlar bana ait.

radyo sait faik: bir adam

Haziran 13, 2016

Detektiv

Josef Çapek, Dedektif (1915-1916), tuval üzerine yağlıboya, 38 x 28 cm.

“(…)

Şöyle sadece ahbapsanız fikirlerini kabule mecbursunuz. Kabul etmediniz mi, bütün vücudundan şimşekler gökyüzünden çıkar gibi sizin gibi çamurlu bir yeryüzünde hiddetle, gürültü ile çakacaktır. Hiçbir şeyine itiraz edilemez. Kitapların birçoğu onun namına konuşur. Fikir tektir. Allah gibi tektir. Münakaşa edilemeyecek kadar tektir. Birden bağırıverse, pastane halkı çevremize halkalansa, kapıdan insanlar üşüşüp gelse, aralarında bir tek sizi kayıracak birisi bulunsa, o adamın da aklı başına ise sizin tarafınızı tutmayacağına eminim. Aklı başında ise çıkıp gider. Belki bir, “Lanet olsun,” diyebilir, sizin namınıza. Ama siz de enayi misiniz? Siz de apaçık haklı bile olsanız çevrenize toplanmış elli kişinin kırk dokuzunun bu adamın fikrinde olduğunu düşünmek mecburiyetindesiniz.

Kahramanlıklar ondadır, fedakârlıklar ondadır. Din iman ondadır. Mukadderat ondadır. Tek sıfatının üzerine bina edilmiş her şey ondadır. Bir lahza onun sizin delice fikirlerinize saygı duyduğunu düşünürseniz, onun da sizi kepaze etmeyeceğine emin olsanız da bir şey söylemeye kalksanız size nefretle, şüphe ile safdilliğinize, Türk olduğunuz halde, bir Türk keyfiyle, hatta herkesin fikrine uymamak maksadı bile bulunmadan, futbola en küçük bir ilgi, sevgi duymadan içinizden milli takımın yenilmesi arzusu geçse… Sıkı iseniz söyleyin bakalım.

Haftalardan beri bir futbol dedikodusu ile çalkalanmış şehirde bir Türk olarak Yunan milli takımını tutmak hakkından mahrumsunuzdur. İşte bu beyin karşısında her zaman bu haldesiniz.

Söz dönüp dolaşıp en küçük fanteziye müsaade etse tek cephelidir. Böyle olunca da siz hep Yunan milli takımını tutan bir garip Türk halindesinizdir.

En masum, en fantezili, en gıllügişsiz, en zararsız bir fikir bile değil, laf kabilinden bir şey söylemek isteseniz söyleyemezsiniz.

Mesela milli takım Yunanistan’a gitmiş olsa, siz de ortaya en küçük bir düşünceye sahip olmadan keyif için, fantezi için,

–Şu bizim milli futbol takımı Yunanistan’da mağlup olsa ne iyi olur, deseniz, diyemezsiniz ki.

Evvela şaka söylediğiniz sanılır. Ciddi olarak böyle zorlu bir fikri söyleseniz sokakta binlerce kişi size şaşmaz mı? Şaşmak değil sizi dövenler bile olur. Siz istediğiniz kadar masum olabilirsiniz.

sait faik, bütün eserleri 15, bitmemiş senfoni ve sait faik kaynakçası, bilgi yayınevi, ikinci basım, temmuz 1993, ankara, Sf.22-24. Boldlar bana ait.

Bu sene sait faik‘in doğumunun 110. yıldönümü. Bu vesileyle, en azından doğumgünü olan 18 Kasım’a kadar, sait faik kitaplarından seçtiğim bazı pasajları radyo sait faik başlığı altında paylaşacağım.

Çapek Parti

Josef Çapek, Şenlik (1937), tuval üzerine yağlıboya, 50,5 x 70,5 cm.

%d blogcu bunu beğendi: