annunciatie

Annunciatie (Detay), Jan Van Eyck, 1434, National Gallery of Art, Washington.

“(…)

Bir kitabı işaretlemek neden okumanın ayrılmaz bir parçasıdır? İlk olarak, sizi uyanık tutar. Bundan kastım, sadece bilinçli olmak değil, tam anlamıyla uyanık olmaktır. İkinci olarak, okumak aktif bir şekilde yapılıyorsa düşünmektir ve düşünmek genelde sözlü ya da yazılı kelimelerde ifade bulur. İşaretlenmiş kitap çoğunlukla üzerine derinlemesine düşünülmüş kitaptır. Son olarak, yazmak okurken aklınıza gelen ya da yazarın ifade ettiği düşünceleri hatırlamanıza yardımcı olur.

(…)

Öte yandan, neden yazmak gerek, diye de sorabilirsiniz? Kendi elinizle fiziksel olarak yazma eylemi kelimeleri ve cümleleri daha keskin biçimde zihninizin önüne getirir ve onları hafızanızda daha iyi muhafaza eder. Önemli kelimelere ve cümlelere olan tepkinizi ve bunların zihninizde canlandırdığı soruları kaydetmek, bu tepkileri muhafaza etmek ve o soruları keskinleştirmek anlamına gelir.

Not defterine yazmış ve yazmayı bitirdiğinizde kâğıdı atmış olsanız bile, kitabı kavrayışınız daha sağlam olacaktır. Ama kâğıdı atmanız da gerekmez. Üst, alt ve yanlardaki sayfa boşlukları ile kitabın sonundaki boş sayfalar, hatta satırlar arasındaki boşluklar, hepsi kullanıma müsaittir. Bunlar kutsal değildir. Nitekim en güzeli de, işaretlemeleriniz ve notlarınız kitabın ayrılmaz parçası haline gelir ve sonsuza kadar orada durur. Gelecek hafta ya da yıl kitabı elinize aldığınızda, anlaştığınız ve karşı çıktığınız noktalar, şüpheler ve sorular hep oradadır. Kesintiye uğramış bir sohbeti devam ettirmek gibidir bu, hem de bıraktığınız yerden devam edebiliyor olmanın avantajıyla.

(…)”

Kitaplar Nasıl İşaretlenir?, Mortimer J. Adler, Çeviren: Atilla Erol, Notos Öykü, Şubat-Mart 2016, İstanbul. Sf. 103-104. (The Saturday Review of Literature, 6 Temmuz 1941). Boldlar bana ait.

Casinha

Casinha, José Antonio da Silva

İnsan Deposu - Ana Arzoumanian

Arjantinli Ermeni yazar Ana Arzoumanian‘ın Kitlesel Şiddet İnsanlara Ne Yapar? alt başlığıyla yayınlanan İnsan Deposu isimli kitabı Aras Yayıncılık etiketiyle bu ay yayınlandı. Çevirisi bana ait olan kitaptan kısa bir bölüm paylaşıyorum. İyi okumalar…

“(…)

Kaçırılıp el konan Ermeni kız çocuklarını ve kadınlarını kurtarmaya yardımcı olan Danimarkalı misyoner Karen Jeppe’nin (Orient im Bild’te yayınlanan) fotoğraf arşivi koleksiyonunda kimlik ve bedendeki izler arasındaki ilişkiyi gözlemlemek mümkün; çünkü kaçırılan ve Müslümanlaştırılan pek çok kadının alnına, boynuna, çenesine ve ellerine dövmeler yapılmıştı. Dövme yeni aidiyetin simgesi işlevi görüyordu. Müslüman aileler bereket, güç ya da korunma edinmek gibi doğaüstü amaçlar için kullanırlardı dövmeyi; ama kaçırılan kadınlarda, farklı olarak, bir işaretleme mekanizması olarak kullanılıyordu..

Kargalara yem olmak da, tehcir edilenlerin Türkçe söyledikleri şarkıların dizelerinde bahsi geçen bir şeydir:

Der Zor çölünde çürüdüm kaldım
Kargalara tayın oldum, kaldım
Oy anam, oy anam, halimiz yaman.

Amerika Birleşik Devletleri’nde gelişen Ermeni edebiyatı daha da ileri gider; 2007 yılında kaleme alınan bir metinde, Margaret Ajemian Ahnert’in The knock at the Door: A Journey through the Darkness of the Armenian Genocide isimli kitabında kurbanlar arasındaki kanibalizmden bahsedilir: Romanın kahramanı Ester yollara yığılıp kalmış bedenlerden parçalar kesip alan kadınlar görür ve annesine yalvarır: “Lütfen anne, lütfen söz ver bana, benim bedenimi senden başka kimsenin yemesine izin vermeyeceksin, bir tek sen yiyeceksin, tamam mı anne?”

(…)”

Ermeni Kadın ve  Dövme

Karen Jeppe albümünden yüzüne ve ellerine dövmeler yapılmış bir Ermeni kadın.

Şiirler Karşışiirler Başka Şiirler

Ayrıntı şiir dizisinden ikinci şiir çevirisi de yayınlandı. Kitapla ilgili detaylı bilgilere ve kitabın ilk sayfalarına şuradan ve şuradan ulaşabilirsiniz, ben aşağıda kitaptan sevdiğim bir şiiri paylaşıyorum. İyi okumalar…

Süreler

Şili’de Santiago’da
Günler
—– bitmek
———-  bilmezcesine
———————uzundur:
Pek çok sonsuzluk olur bir günde.

Bir katırın sırtına oturtuluruz
Gezgin satıcılar gibi:
Esneriz. Ve bir daha, bir daha esneriz.

Ama haftalar kısadır
Aylar son sürat geçerler
Yıllaruçuyormuşgibidirler.

Violeta ve Nicanor Parra (1966)

Violeta Parra ve Nicanor Parra, 1966, Şili.

***

Gel bakalım yeni yıl. Sen ki bizim için zamanın bir tür mahlasısın. Ne iyisin ne kötüsün, hikayelerimizi yazdığımız boş bir sayfasın. Sana ihtiyacımız var…

Neylersin ki insanız: Zamanın içine doğar, zamanın içinde ölürüz. Zamanla büyür, zamanla görürüz. Zamandan bir iplikle örülmüşüz. O ipliğimiz çekildiği anda alelade bir hiçliğe dönüşürüz. Ancak başkalarının zamanında gittikçe silinerek, belki, görünürüz. Sende nefesimiz var.

Senin içine doğacaklarımız, senin içinde öleceklerimiz var. Seninle büyüyeceklerimiz, seninle göreceklerimiz var. Sende yapacaklarımız, yazacaklarımız, yaşayacaklarımız var. Sende de hatırlatacaklarımız, sende de unutturmayacaklarımız var. Sende o zamandan ipliğimiz çekilinceye kadar sürecek bir kavgamız ve daha atılmamış sloganlarımız var:

Yaşasın Eski Yıllar!

Yaşasın Çizgi Filmler!

Yaşasın Zaman!

Yaşasın Çocuklar!

Yaşasın Özyönetim!

Yaşasın Yeni Yıllar!

tahir elci

Em te ji bîr nakin

“PKK terör örgütü değildir.”

Dedi katıldığı televizyon programında ama nedenini açıklayamadı, konuşturulmadı. Küfürler, hakaretler yağdı; ölüm tehditleri aldı.

Hakkında derhal soruşturma açıldı, beş gün sonra Diyarbakır Baro Başkanı olarak bir gün boyunca ifadeye çağrılmak için makamında bekletildi. Sonra aynı gün gece yarısı “yurt içinde saklandığı ve tüm aramalara rağmen kendisine ulaşılamadığı” gerekçesiyle gözaltına alındı, sabah İstanbul’a götürüldü.

Kendisine Ankara’dan kurulan bu rezil bürokratik tiyatroya itirazını, katıldığı programda konuşmasına izin verilseydi yapacağı açıklamayı İstanbul’da Başsavcının makam odasında verdiği ifadede dile getirebildi. Yurtdışı yasağı kondu, “adli kontrol” şartıyla tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı.

Serbest bırakıldıktan dört gün sonra İngiliz gazeteci Jonathan Rugman’a hala ölüm tehditleri aldığını, tehditlerin sosyal medya ve telefon yoluyla geldiğini ve içlerinden bazılarının kendisini nasıl öldüreceklerini ayrıntılarıyla anlatacak kadar ileri gittiğini söyledi.

O görüşmeden bir ay sonra bir silahlı müsamereyle Diyarbakır’da katledildi.

Yalnızca profili, bir tabuyu yıkışı, sözünün arkasındaki onurlu duruşu, cenazesindeki kalabalık değil, yaşadıkları da Vedat Aydın’ı hatırlatıyordu. Sadece geçen 24 yılın ardından, süreç daha kısa sürmüş, başvurulan katletme tekniği daha alengirli olmuştu. Katil aynı katildi, hedef aynı hedef…

*

Öldürülmesinden iki gün önce gazeteci Can Dündar ve Erdem Gül’ün tutuklanmalarıyla ilgili attığı tweette bu tutuklamaya “şiddetli bir toplumsal refleks gösterilmezse dönüşü olmayan karanlık tünel”den çıkışın zor olacağını söylemişti.

Bize haber verdiği o karanlık tünelde kaybettiğimiz ilk ışık kendisi oldu. Işığı cesaretinden geliyordu.

Barışın unutarak değil hatırlayarak tesis edilebileceğini iyi bilen, adaleti elinden tutup görmeden geçtiği yerlere, zamanlara tekrar götüren bir cesaretti bu.

Kanıksanmış haksızlıkları, cinayetleri, yalnızlıkları üzerlerindeki zamandan toprağı silkeleyerek yeniden ortaya çıkaran, tek tek her birinin adaletin terazisinde yeniden tartılmasında inat eden bir cesaretti.

Ona biçim veren, yönünü belirleyen, onu Tahir Elçi yapan bir cesaret…

Pazar günü Amed’e gelebilen, gelemeyen milyonlarca insan tarafından gözyaşları içinde uğurlandı.

Ama o rafine cesareti burada kaldı; umudu, inancı, kavgası, yürünecek yolları hala bizimle…

Bizi uyardığı, içinden geçmemiz gereken o karanlık tünel hala önümüzde…

Hem de ABD; Suriye’de Rusya’ya karşı istediği hamleleri yapan bir Türkiye’nin işleyeceği tüm suçlara göz yummaya hazırken,

Hem de AB; mültecileri bırakmaması karşılığında Türkiye’nin yaptığı her şeyi görmezden gelmeye razıyken,

Hem de Türkiye’nin geçeceği bir karanlık tünelde en kör, en zifiri karanlıkların her zaman Kürtlerin ve yoksulların payına düştüğünü kanımızla canımızla bilirken,

O karanlık tünelden geçeceğiz
Belki ölerek,
Ama mutlaka kalarak,
Ve hep hatırlayarak…

Tıpkı Tahir Elçi gibi…

Oxir be Tahir Elçi.

Em te ji bîr nakin.

Tahir Elçi

Benedetti

Nice aradan sonra ilk çeviri yayınlandı. Hem de şiir kitabı. Mario Benedetti: Aşk Kadınlar ve Hayat. Ayrıntı Yayınları şiir dizisinden. Aşağıda kitaba yazdığım sunuş yazısının şiir çevirisi üzerine olan kısmından ve sevdiğim bir şiirden bazı bölümleri paylaştım. Sunuşun tamamını şuradan okuyabilirsiniz. Şiirin İspanyolcası için başlığa tıklamanız yeter. İyi okumalar…

“(…)

Şiir çevirisi zorlu bir uğraş. Çevirmen için her zaman -sonunda mutlaka yenildiği- yiğitçe bir meydan okuma olmuştur. Bu kaçınılmaz yenilgilerin iki temel sebebi vardır: birincisi, çevirmen tam olarak neyi çevirmesi gerektiğini (çevirmenden bir metni şiir yapan şeyin ne olduğunu bulması beklenir) bilmez; ikincisi ise bunu bulduğunu iddia etse bile (rol keser burada çevirmen) tam olarak nasıl çevireceğini (başka bir dildeki şiiri çözümleyip yerine bir şiir kurması istenir çevirmenden) bilmez. Yine de (şiirin, başka bir dilde de olsa, olan bir şeyin yerine kurulamayacağını, yalnızca olmayan şeyler için, tek seferlik olduğunu bilmesine rağmen) girişir çevirmen bu işe. Çünkü mağlubu yoktur bu yenilginin. Çünkü “her şeyden biraz kalır.” Şiir de, şair de, çevirmen de, okur da, çevirinin iki yanında uzanan diller de kazançlı çıkar bu yenilgiden. Şiirli bir yenilgidir bu. Yenilen pehlivanın yanaklarındaki mahcup pembelik o şiirden gelir.

(…)”

benedetti AKH

Seni Seviyorum

Ellerin benim okşanışlarım
benim gündelik akortlarım
seni seviyorum çünkü ellerin
ellerin adalet için çalışıyor

seni seviyorum çünkü sen benim
aşkımsın, suç ortağım ve her şeyim
seninle sokakta omuz omuza veririz
ve ikimizden de çok olduğumuzu biliriz

(…)

seni burada seviyorum cennetimde
yani kendi memleketimde
insanlar mutlu yaşar her yerinde
buna izin verilmese bile

seni seviyorum çünkü sen benim
aşkımsın, suç ortağım ve her şeyim
seninle sokakta omuz omuza veririz
ve ikimizden de çok olduğumuzu biliriz.

Benedetti con Luz

Sevgi Soysal

«Kıskanıyorlar hepimizi kıskanacaklar.
Güç iştir çünkü bir tarihi insan gibi yaşamak,
Bir hayatı insan gibi tamamlamak güç iştir.
Birazdan akşam olacak sevgilim.
Bütün heybetiyle akşam olacak.
Sevgilim, diyorum, oysa kimsecikler yok yanımda.
Bilmiyorum kime sevgilim dediğimi.
Bildiğim bir şey varsa.
O kadar yeni bir anlamda söylüyorum ki bu kelimeyi.
Unutup birden zamanı ve yeri.
Onunla bir günü kutluyorum coşarak.
Onunla bir günü kutluyorum sanki.»

Günlerdir bu dizelerini yineliyorum Edip Cansever‘in. Sessizlik saatlerinden birinde, ranzamda Yeni Dergi okurken, yakaladım bu dizeleri. Yakaladım diyorum, çünkü uzun bir süredir içimde arta kalmış güzelliği korumak için gösterdiğim çabadan öylesine yoruldum ki, dışardaki güzelliklere eski açıklığımı yitirmiş olabilirim.

Günde bilmem kaç kez sayılmak, hazrol durmak, «burda!» diye bağırmak, dikenli teller, tomsonlar ve üniformalar içinde sıkışmış kalmakla törpülenen beğenilerim, edebiyata, mahpushane koşullarıyla pek bağdaşmayan bir meyve gibi bakar oldu.

Kırmızı, sulu bir karpuz dilimini, iyi bir şiirden daha çok düşündüğüm bu günlerde, bu şiirin tadını çakmış olmam bile sevindiriyor beni.

«Voltalarda güzeller.
Millet dışarda karpuz yer,
Parmaklığın ardından,
Sevgi Mümtaz’a gülümser.»

Mektuplarımın sonuna böyle dörtlükleri yazarak oyalandığım bugünlerde, Edip’in şiiriyle karşılaşmak, uzun süredir aç kalmış birinin kuşkonmazla doymağa kalkışması gibi. Olsun. Yıldırım Bölge’deki günlerimi bir şiirle noktalamak istiyorum.

*

29 AĞUSTOS 1972

Demir kapı açıldı. «Sevgi Soysal, hemen hazırolun sivile gideceksiniz!» dediler; bağrış çığrış arasında hazırlandım, ve Yıldırım Bölge’den ayrılırken, bunca zamandır ilk kez ağladım. Eşyalarım, üstüm başım arandıktan sonra cipe bindirildim. Adliye, savcılık ve merkez cezaevi. Koridorlar, koridorlar-bir odaya girip kayboldum. Daktilomu ve radyomu aldılar. Sana vermelerini söyledim. Sonra yine avlulardan geçtik, bir kilit daha açıldı, yüksek duvarlarla çevrili bir avluya indim, dik merdivenlerden. Avluda kadınlar, kadınlar ve her yaşta çocuklar- hayat karşıladı beni. Sonra «Sevgi» diye bir çığlık. Bizim Yıldırım Bölge’den gelme iki kız kardeşle Sevim Onursal koşarak boynuma atıldılar. Öpüştük. Ve yeniden ağladım. Sonra birbirimizi dinlemeden konuştuk bir süre. Ben Yıldırım’dan, onlar buradan anlattık. Konuşurken başımı kaldırdım, tam başımın üstünde, ipe dizilmiş, kurutulan biberleri, patlıcanları gördüm. Uzun bir süredir gördüğüm en güzel manzara.

Dizleri üstünde bebelerini uyutan, ya da emziren kadınları, sövenleri, göbek atanlarıyla, hayatın o güçlü, ezici kahredici de olsa gerçek yüzünü yansıtanları gördüm.

Sonra, «çay» dediler. Çay, biz Yıldırım Bölge sakinleri için tılsımlı bir sözcük.

Nefis demlenmiş çayı içtik. Yatak dengim o sıra geldi. Alt koğuşta 11 kişiyiz.

Dördü Yıldırım Bölge’den, beşi cinayetten, ötekiler kız satma, yaralama. Demli çayları içtim ardarda. Kızma ama, bol bol da cigara. Beynim boşalmıştı, ne tarihleri hatırlıyordum, ne de olayları. Uzun süredir kendimi nasıl sıktığımı, duygularımı bastırdığımı, devamlı ölçülü ve hesaplı olmaya çaba göstermekten çok çok yorulmuş olduğumu anladım. Anlatırken, başım havada, taş gibi yaşamış olduğum olayların, aslında yüreği kaç parçaya bölebilecek yönlerini kavradım ansızın. Ansızın üzülmenin hayatın parçası olduğunu hatırladım, burada, herkesin «ah, of» çektiği, küfredip dövüştüğü, kaderine ağladığı, aslında iç açıcı olmayan bu yerde ben, taş bir heykelden bir canlıya dönüştüm yeniden. Bana burada yeniden «merhaba» diyen hayatı coşkuyla karşıladım ve en kötü yüzüyle de olsa beni yeniden insanca karşılayan, yüksek duvarlarıyla dış dünyadan koparılmış da olsa, içinde hayatı, memleketimi, insanlarımı yeniden bulduğum bu yeri sevdim. Belki de Merkez Cezaevi’ni ilk seven insanım. Ama insan hayata, insanca olana, benim kadar bağlı olup, bundan böylesine koparılmışsa, başka türlü duyamaz. Sonra, adım söylendi.

Kapıya çıktım. Doğan Tanyer, sevindim. İnsan gibi konuştuk. Hayvan kafesinin dışında bir dostla konuştum. Düşün:

İlk kez yaşaran gözlerimi gizlemeye çalışmadım.

Bangır bangır bağıran radyo ve onu bastıran gürültü ortasında, hayat hikayeleri, şimdiye kadar hiç duymadığım küfürler, şarkılar, çocuk ağlamaları, sevilen ve şamarlanan çocuklar arasında, hiç bir şey duymayarak konuştum, konuştum. Her şeyi birbirine karıştırarak ve düşüncelerimi yeniden sıraya dizmeğe çalışarak…

(…)”

Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu, Sevgi Soysal, Bilgi Yayınevi, Ekim 1976, Ankara. Sf. 262-266. Boldlar bana ait.

***

Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu’nun son bölümünün epey bir kısmını okudunuz. Kalanını da okumak isterseniz şuradan devam edebilirsiniz. Sevgi Soysal askeri cezaevi olan Yıldırım Bölge’den sivil cezaevi olan Merkez Cezaevi’ne geçişini anlatıyor. 12 Mart darbe idaresi Yıldırım Bölge gibi askeri cezaevlerinde siyasi tutuklulara er muamelesi yapıyor, cezası kesinleşenleri sivil cezaevlerine naklediyordu.

Çiçekler ve Çilekler

Félix Vallotton (1865-1925). Çiçekler ve Çilekler, 1920, tuval üzerine yağlıboya.

Van kadinlar mesaleli yuruyus

Kadınlar tecavüz olaylarına karşı meşaleli yürüyüş yapıyorlar. Van, 31 Ağustos 2014. Kaynak: DİHA.

İki buçuk yıllık çatışmasızlık sürecini yeniden kurmak için yeni bir iki buçuk yıl daha gerekir. Matematik böyle der ama geçen iki buçuk yıllık sürecin bu topluma nasıl etki ettiğini, neler kattığını, onu hangi düşüncelere getirdiğini söylemez. Bunu siyasetçiler, siyaset bilimi öngörmüştür ya da çoğu zaman olduğu gibi hep birlikte şimdiyi yaşarken görür, analiz eder, öğreniriz.

Normalde samimiyetle Çözüm Sürecini başlatan ve artık silahların değil insanların konuşmasını hedefleyen bir siyasetin HDP’nin parti olarak meclise girmesini öngörmesi, desteklemesi, hatta bunu açıkça göstermek ve meclise girmesini kolaylaştırmak için seçimlerden önce seçim barajını düşürmesi gerekirdi. Ve meclis içinde HDP’nin tüm demokratik süreçlere eşit olarak katılmasının garantisi olması gerekirdi.

Ama öyle olmadı, Saray ve Partisi böyle bir tavır almadı, zaten seçim sonuçlarına verdikleri tepki de Çözüm Sürecinin ne anlama geldiğini idrak edemediklerini, -büyük bir basiretsizlikle- HDP’ye bir tuzak kurduklarını ama kurdukları tuzağa kendilerinin düştüğünü gösterdi.

HDP’nin aldığı milyonlarca oyu “utanmadan” kendi lehlerine kullanarak mecliste istedikleri çoğunluğu elde etmeyi hesapladılar. Planları işlemedi ama çok daha önemli bir şey oldu; deşifre oldular. Herkes ne yapmaya çalıştıklarını gördü. Şimdi “utanmadan” yine aynı çirkin plan üzerine çalışıyorlar. Ve yine herkes görüyor.

Seçim sonuçlarını beğenmeyen Saray ve Partisi çözüm masasını tekmeledi ve Kandil’i bombalamaya başladı. PKK karşılık verdi, veriyor. Her gün ölüm haberleri geliyor. Savaşa karar veren aynı siyasetçiler şimdi asker-polis cenazelerinde sıra sıra dizilip melül melül yere bakıyorlar. Ama o üzüntülü pozlar, o hamasi nutuklar faydasız. Her cenaze, hissesi “şehadet şerbeti başkasına zorla, hileyle içirilince baldıran zehiri olur” diyen bir kıssaya benziyor. Her gün daha çok…

Çünkü başkalarının hırsları, çıkarları için çok masum evladını gömdü bu ülke. Bunlar bizim iki buçuk yıldır görmediğimiz ama öncesindeki yıllardan çok iyi bildiğimiz aynı fotoğraflar. Yalnızca biz şimdi bir şey daha biliyoruz: İstenirse bu sahneler yaşanmayabiliyormuş. Eskiden bu kahreden ölümler kader gibi geliyordu insanlara. Çatışmasızlık sürecinde bunun bir kader olmadığını gördük hep birlikte.

Fakat anlaşılan o ki, Saray ve Partisi -yine büyük bir basiretsizlikle- çatışmasızlık sürecinin, barışın insanları nasıl dönüştürebileceğini de öngörememiş: Çünkü öldürülen asker ve polis cenazeleri üzerinden gelişen toplumsal tepkiler, beklediği gibi, Çözüm Sürecine geri dönülmesi için çabalayan HDP’ye yönelmiyor. Tam aksine, şimdi her gün gelen ölüm haberleri karşısında günden güne yükselen sesler doğrudan Sarayı ve Partisini hedef alıyor. Ve sessizlikler de öyle. Çünkü o yükselen seslerin ardında her zaman onlardan kat kat daha büyük, çok daha fazla şeyler söylemek isteyen öfkeli sessizlikler vardır.

İşte çatışmasızlık süreci, barış böyle eder ülkeyi: Silahlar susarsa insanlar düşünür, görür, konuşur, tavır alır. Barış, savaşın nesneleştirdiği insanları yeniden özne yapar.

Yenilgi kokuyor Saray ve Partisi. Endişe ve telaş kokuyor. Her gün daha çok…

Gotch - Study for the birthday party

Thomas Cooper Gotch (1854-1931). Study for the birthday party, 1930, tuval üzerine yağlıboya, 50,8 x 61cm.

Saray ve Partisi

Ağustos 10, 2015

Fikret Otyam - Harranlı Kadınlar - 2003

In Memoriam: Fikret Otyam (1926-2015). Hoşçakal Usta. Bize gösterdiğin gözlerimizle bakıyoruz ardından… Harranlı Kadınlar – 2003.

Erdoğan saraya sıkıştı. Partisi sandığa sıkıştı. Derin stratejisi Suriye’ye sıkıştı. Ne olacak şimdi? Göreceğiz…

Tarihin garip cilvesi, tıpkı Esad’ın Esed olması gibi AKP de giderek EKP (ya da EK Parti) oldu: Erdoğan’ı kalkındırmak için takviye kuvvet olarak çalışıyor. Seçim sonuçları şunu açıkça gösterdi: Sarayın partisi durumuna düşen EKP’nin çoğunluk olmadığı her türlü meclis aritmetiği Erdoğan’ı saraya sıkıştırır. Bu yüzden Erdoğan ve Partisi erken seçime mecburlar. Çoğunluğu elde etmek için her yolu deneyecekler.

Sarayın Partisi, bu yolda ilk adım olarak, çözüm süreci masasını tekmeledi. Kürtlere savaş açtı. Kürtlerle savaşırsa oylarını arttıracağını düşünüyor. AKP Habur’dan sonra da böyle bir dönüş yapmış, oylarını arttırmıştı. Şimdi de olur mu? Çok mümkün görünmüyor. Habur’dan sonraki dönüş anketlerdeki işaretlerle gelmişti, sandıktaki bir hezimetle değil. Seçmenin sandıkta söylediği söz böyle ağzına tıkanmamıştı. AKP’nin Kürt seçmenleri kendilerine yönelik resmi nefreti Kobani’deki kadar doğrudan ve net görmemişlerdi. Halk şimdiki gibi iki buçuk yıllık bir çatışmasızlık süreci yaşamamış, barışın kokusunu böyle almamıştı. Savaştan yorulan, barış isteyen Türkiyeliler yüzde 13’lük bir yekun olduklarının farkında değillerdi.

Ve son olarak AKP henüz EKP olmamıştı. Bir parti olma vasfından uzaklaşıp Saray namına iktidarı gasp etmiş bir mekanizma olarak işlemeye başlamamıştı. Konuştuğu zaman, deforme olmuş, inandırıcılıktan uzak sesi ta Saraydan gelmiyordu. Partinin başkanı kurulmuş da sahneye konmuş bir anime karaktere benzemiyordu, söylediği şeylerle kendisi arasında bir ilişki kurmak bu kadar zor değildi. Milletvekilleri ve parti yetkilileri böyle inançtan yoksun bir bürokrat ya da teknokrat edasıyla konuşmuyorlardı.

AKP artık EKP (EK Parti) olduğunun, bir siyasi partinin savunamayacağı bir şeyi savunmaya çalıştığının, başkasının ağzıyla konuştuğunun, sürekli banttan yayın yaptığının farkında değil. Daha doğrusu bunu tüm Türkiye’nin gördüğünün farkında değil. Söylemeye ya da yapmaya çalıştığı her şey, söylendiği ve yapıldığı anda büyük bir müsamereden bir kesite dönüşüyor ve tam aksi bir tesir yaratıyor. Çok eski bir masaldaki o aleni sır seçmenlerin kulağında bir çocuk sesiyle tekrar tekrar çınlıyor:

–Anne bak, Sultan çıplak!

Otyam'ın Fırçasından - 1995

In Memoriam: Fikret Otyam (1926-2015). Otyam’ın Fırçasından – 1995.

de Andrade

DÜNYA BÜYÜK
Carlos Drummond de Andrade

(1902 – 1987)

Hayır, dünyadan büyük değil yüreğim.
Çok daha küçük.
Acılarım bile sığmıyor içine.
Bu yüzden seviyorum anlatmayı.
Bu yüzden soyunuyorum,
bu yüzden bağırıyorum,
bu yüzden sürekli gazetelere bakıyorum,
susamışcasına kütüphanelere koşuyorum:
hepsini yapmaya muhtacım.

Evet, yüreğim çok küçük.
Ancak şimdi anlıyorum ona sığmayacağını insanların.
İnsanlar burada, dışarıda, sokaktalar.
Sokak kocaman. Büyük, düşündüğümden çok daha büyük.
Ama sokağa da sığmaz bütün insanlar.
Sokak dünyadan küçük.
Dünya büyük.

Sen bilirsin ne büyük olduğunu dünyanın.
Tanırsın petrol ve kitap, et ve pamuk taşıyan gemileri.
Gördün insanların farklı renklerini,
insanların farklı dertlerini,
öğrendin ne zor olduğunu hepsinin acısını duymanın
hepsini tek tek toplamanın
tek bir insan sinesine… sonunda patlamadan.

Kapa gözlerini ve unut.
Camlara vuran suyu dinle,
öylesine dingin, hiç bir şey söylemeyen.
Ama süzülüp giderken ellerden
öylesine dingin! Her şeyin üstünü örtüyor o su…
Yeniden doğacak mı o batık kentler?
Batan o insanlar – geri gelecekler mi bir gün?

Yüreğim bilmiyor.
Şu benim aptal, gülünç, kırılgan yüreğim.
Ancak şimdi fark ediyorum
ne hazin olduğunu bazı şeyleri bilmemenin.
(Kişisel yalnızlığa gömüldüm ve
unuttum insanların birbiriyle
haberleştiği o eski dili.)

Önceleri yalnız melekleri dinlerdim
sonatları, şiirleri, hastalıklı itirafları.
Hiç insan sesi dinlemedim.
Gerçekten ne zavallı haldeyim.

Önceleri yalnız hayali ülkelere giderdim,
yaşamanın kolay olduğu, sorunsuz adalara
ama tüketirlerdi, intihara çağırırdı onlar da.

Dostlarım hep adalara gittiler.
Adalar yutar insanları.
Fakat yine de kurtuldu bazıları
ve haber getirdiler
dünya büyük dediler ve dünya
her gün daha da büyüyor
ateşle aşk arasında.

O zaman benim yüreğim de büyür pekala.
Aşkla ateş arasında,
hayatla ateş arasında,
yüreğim on metre büyür ve patlar sonunda.
–Ah gelecek yaşam! Seni biz yaratacağız.

Drummond

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 265 takipçiye katılın

%d blogcu bunu beğendi: