Elbette ki her şey birdenbire olmuyor. Bu kitabın ortaya çıkışı da öyle.

12 Eylül’den sonra derdi ifade biçimimiz, daha doğrusu patriarkaya, dolayısıyla iktidara muhalefet yolumuz, kadın olarak yaşadıklarımızı ortaya çıkarmaktı. Üstelik ‘muhalif’ erkeklerin kadınlarla ilişkilerinde, savaş verdikleri iktidarın yöntemlerini kullanmaları, ilişkilerini de bunun üzerine kurmaları çok can yakmıştı, ve işte şimdi, kadınlara bunu sorgulamaları için bir zaman aralığı tanınmıştı. Bu sorunla ve kadınların şiddet dahil erkek iktidarına teslim oluş sebepleriyle ilişkili sıkı bir yüzleşme gerekiyordu.

Özel hayat denen, sokaktan kapı, pencere ve perdelerle ayrılan alanda yaşananların aslında bir kamu meselesi olduğunu dillendiren Kadın Çevresi, Feminist, Kaktüs gibi feminist dergiler, şiddetin sadece kaba güç olmadığını, kadının duygu ve düşünce dünyasına nasıl ince ince sızdığını ve kadını ‘hata bende’ kabulüne sürüklediğini gösteriyorlardı. 1987’de “Dayağa Karşı Dayanışma” eylemiyle sokağı kullanmaya başlayan kadınlar, hemcinslerine, görmeye, anlamaya başladıktan sonra artık geri dönüşün mümkün olmadığını kanıtlıyorlardı. Söylenceler, kavramlar, hatta bilgi lime lime ediliyor, altındaki kadın düşmanlığı, kadını baskı altında tutma, şiddet gözler önüne seriliyordu.

1980’lerde feminist hareketi başlatan kadınlar,kendilerinden önceki deneyimlerinden biliyorlardı ki, yolları uzun, zorluydu. Ayrıca, yüzleşme bir kereye mahsus değildi; kadının dönüp dönüp kendisine bakması, ‘aşk ne’, ‘anne kim’, ‘taciz nerede başlayıp nerede bitiyor’, ‘neden fedakârlık denince akla hemen kadın geliyor’, bunları tekrar tekrar sorması gerekiyordu. Bu soruların cevaplarını kolaylaştıran, yine 1980’li yıllarda yayınlanan, kadınların baba, erkek kardeş, koca, sevgili, oğul karşısında kendi yeteneklerini nasıl kullanmadıklarını gösteren biyografiler oldu.

(…)

Şimdi okuyacağınız Gölgenin Kadınları’na esin veren işte bu kitaplar oldu. Türkiye’dede kapitalizmin engellemelerinin dışında, bir erkekle eşit koşullarda eğitim almaları, hayatı ve bilgiyi kullanmaları halinde yaratıcılığın, hatta dehanın sınırlarını zorlayacak kadınlar vardı elbette. Ben de kendime bir sınırlama getirme açısından Inge Stephan’ı örnek alarak, ünlü erkeklerle evli yetenekli kadınların peşine düştüm. ‘Bulamazsın, az kadın vardır’ uyarılarına rağmen kısa zamanda onu aşkın kadın buldum, onuna da ulaşmanın yollarını aradım.

Daha 1970’lerin başında ölen Suat Derviş dışındaki kadınlarla yüz yüze konuştum.Yola çıkarken kitabın ismi olarak “Gölgenin Kadınları” zihnimden şöyle bir geçip gitmişti, ama her görüşmeden sonra biraz daha yerleşti zihnime, biraz daha benimsedim. Açıkçası zor bir işti konuşmak, sormak. Çünkü insanların yanılgılarını haklı çıkarmak için kendini kandırmasından tutun da, canları daha fazla acımasın diye ‘keşke’lerini dillendirmekten kaçınmalarına kadar hayatla baş etme yolları var, özellikle kadınların. Bu baş etme yollarını bir süreliğine kapatmalarını, ya da kendileriyle bir kez daha hesaplaşmalarını istemekti, onların yetenekleri ve ilişkileri üzerine konuşmak.

Yine de konuştular, sorularıma açıklıkla yanıt verdiler.

Röportajlar önce Cumhuriyet gazetesinde bir dizi olarak yayınlandı, diziye sığmayanlar Cumhuriyet Pazar Dergi’nin sayfaları arasında yer aldı. Sonra, o sıralar Yapı Kredi Yayınları’nın başında bulunan Enis Batur beni telefonla aradı, diziyi kitap yapmak istediklerini söyledi. Görüşmemizde de bu isteğin asıl sahibinin eşi olduğunu gizlemedi; diziyi okuyan ve etkilenen kişi, eşiydi!

Kitap, dizi ismiyle, yani Gölgenin Kadınları olarak 1995 Ekim ayında yayımlandı. Tek baskı yaptı.

Şimdi 13 yıl sonra ikinci baskı yapılmasının sebebi, konunun hâlâ yakıcı bir şekilde gündemde olması. Kadınların hâlâ erkeklerin ‘kadının gücü fedakârlığıdır’ sözüne inanmaları, kadının kendi varoluşunu gerçekleştirme yolunun hâlâ kapalı olması.

(…)

Kitabın amacı kadınlığın bu genel sızısını örneklerle dillendirmek, kadınlara, kendi varoluşlarını gerçekleştirememenin yarasını kapatacak bir aşkın, tutkunun henüz yaşanmadığını anlatabilmekti.

On üç yıl içinde konuştuğum kadınlardan yitirdiklerimiz oldu, yazılarda değişiklik yapmaktansa onların ölüm tarihlerini öykülerinin sonuna eklemeyi yeğledim. Çünkü ne öyküleri geçmişte kaldı, ne de kadınların özgürleşmesi onları unutturacak kadar yakın.

Ne de olsa bu bir yol, üzerinde hep birlikte yürüdüğümüz…

Berat Günçıkan, İstanbul, Şubat 2008

Gölgenin Kadınları, Berat Günçıkan, Agora Kitaplığı Mart 2008, İstanbul, Sf. xii-ix. 2. Baskıya Önsöz’den. (Boldlar bana ait.) 

Reklamlar

Halide Edip: Bir Halayık

Haziran 10, 2018

Namaz kılan halayık

Namaz Kılan Halayık, Mihri Müşfik hanım (İstanbul, 1886-New York, 1954).

“(…)

Beşiktaş’a döndüğüm zaman bütün evi heyecan içinde buldum. Yemen’den, biri Abla’ya, biri bana iki halayık gelmişti. Benimkinin adı Reşe idi. Çok güzeldi. Sekizle on yaşları arasındaydı. Habeşlerin huyunun gamlı ve hüzünlü olduğunu işitmiştim. Bir memlekete, hele dilini bilmedikleri bir memlekete, ilk geldikleri zaman çok yadırgıyorlardı. Haminne’nin, piliçlerle Habeşlerin dünyanın en nazik yaratıkları olduklarını söylediğini hatırladım. Reşe anlama merakından çok, korkuyla hepimizin yüzüne bakıyordu.

İlk geldiği akşamı hiç unutmam. Reşe için bir yer ayrılıncaya kadar benim odamda, yer yatağında yatacaktı. Artık Nilüfer de benim odamda yatıyordu. Bir beyaz küçük kız karyolasından, bir kahverengi daha büyük bir kızcağız da yer yatağından başlarını kaldırmış birbirlerine bakıyorlardı.

«–Ne var Nilüfer?»

«–Ben onunla yalnız kalmam abla, korkuyorum. Ya yamyamsa, beni yerse?»

Hepimiz çocukluğumuzda yamyam hikâyeleri dinler, dururduk. Özelliklerinin iki uzun köpek dişi, arkalarında bir kuyruk olduğu söylenirdi. Bu hikâyelere pek inanmamakla birlikte, eğildim Reşe’ye baktım. O da gece kandilinin ışığında sinirli sinirli güldü. Beyaz dişlerini parlatan bu gülüş korkmuş, büzülmüş bir kedi yavrusunun dişlerini göstermesine benziyordu. Nilüfer’e dişlerinin bizimki gibi olduğunu söyledim. O kuyruğu olup olmadığını da yoklamamı istedi, ama onu yapamadım.

İki gün sonra Reşe’yi odamda bir Habeş dansı yaparken buldum. Saçlarını çözmüş, parlak bir yün yumağı gibi tepesinde kabartmış, gözleri ve dişleri pırıl pırıl, kendisi yere çömelmiş bir çekirge gibi durmadan sıçrıyordu, her defasında «Çuçumbi, çuçumbi, çuçumbi, çuçumbi» diye bağırıyordu. Ben de hemen çömelerek onun marifetini yapmak istedim, fakat başaramadım. Galiba bu durumda bu kadar hızlı sıçramak ancak Habeş dizlerine özgü bir marifetti. Sevinçli olduğu zaman hep bu numarayı yapardı. Fakat hüzünlü olduğu zamanlar gözleri tavanda, yanık ve adeta ağlayan bir sesle «Fidefanke, fidefanke, taşa şurururu…» diye Habeş havası söylerdi. Anlamını bir türlü öğrenemedim. Çünkü, Reşe Türkçe öğrendiği zaman Habeşçe’yi unutmuştu. Ama bu havada çocukluk hayatının acı bölümünü sezdirecek bir hüzün vardı. Sonraları, bana esircilerin onu nasıl çaldıklarını, günlerce Habeş ormanlarında nasıl yürüttüklerini anlattığı zaman, hep o ilk türküsünün anlayamadığım kelimelerindeki gamı ve kederi sezerdim. Ben de içime hüzün çöktüğü, hayatımızın hepimize yüklettiği sıkıntıları duyduğum zaman, Reşe’ye bir türkü söyletir, gözlerimi kapar dinlerdim. O «Şurururu» benim için büyülü ve sınırsız bir düzlük, bir denizin mi, yoksa ormanların, yahut insan kalbinin iniltisi mi, diye kendi kendime sorar dururdum.

Reşe Türkçe konuşmaya başladığı zaman, ilk gece odamdaki duygularını bana anlatırdı. Nilüfer’inkilerden başka değildi. Ona da esircilerin onu Yemen’e getirdikleri zaman, birisi beyazların, özellikle İstanbulluların Habeşleri yediklerini söylemiş. Reşe de herhangi bir an kesilip yenilmeyi bekliyormuş. Özellikle Nilüfer’in bidüziye başını yataktan kaldırıp ona baktığını görünce kendi kendine «Uyumamı bekliyor, gözümü kaparsam büyüklere haber verecek, gelip beni kesecekler, yiyecekler» dermiş.

Reşe’nin anlattığı tutsaklık faciası içimi çok yakmıştı. Haminne’nin «Azat kâğıdı» dediği ve kendi halayıklarına verdiği kâğıdın aynını yazdım. «Sakla, kimse artık seni satamaz» dedim. En çok istediği şey kendi başına bir odası olmak ve bana eş giyinmekti. Oda sağlandı, eş giyinme işine aile razı olmadı. Bununla birlikte, ben büyüyüp evlendiğim, kendi başıma ev sahibi olduğum zaman eş giydirmeyi vaat ettim ve sözümde durdum.

(…)”

Mor Salkımlı Ev, Halide Edip Adıvar, Atlas Kitabevi, Yedinci baskı, İstanbul, 1985. Sf 88-90. Metinde Abla diye bahsedilen kişi Halide Edip’in genç üvey annesi, Nilüfer de ondan olan küçük kız kardeşi. (Boldlar bana ait.) 

halayık

Halayık, 1873, Pierre Désiré Guillemet (1827-1878)

Bir Şiir: Adam Zagajewski

Mayıs 21, 2018

Olga_Boznańska_1889_Kwiaciarki

Olga Boznanska, Çiçekçi (Kwiaciarki), 1889.

Otoportre

Adam Zagajewski

Bilgisayar, kalem ve daktilo arasında geçiyor
günümün yarısı. Bir gün yarım yüzyıl olacak bu.
Yabancı şehirlerde yaşıyorum ve yabancı insanlarla
bana yabancı konular hakkında konuşuyorum bazen.
Çok müzik dinliyorum: Bach, Mahler, Chopin, Şostakoviç.
Gücü, zaafı ve acıyı buluyorum müzikte, üç şey.
Dördüncüsünün adı yok bende.
Şairleri okuyorum, yaşayan ve ölü şairleri; azmi,
inancı ve gururu öğreniyorum onlardan. Büyük
filozofları anlamaya çalışıyorum –çoğu zaman küçücük
bir parçasını anlıyorum o değerli düşüncelerinin ama.
Uzun yürüyüşler yapmayı seviyorum Paris sokaklarında;
kıskançlığın, öfkenin ya da arzunun harekete geçirdiği
diğer insanlara bakmayı; elden ele geçen ve yavaş yavaş
o yuvarlak formlarını kaybeden (ve imparatorlarının
yüzü silinen) bozuklukları gözlemeyi.
Yanımda ağaçlar büyüyor, hiçbir şey söylemeden
o umarsız yeşil mükemmelliklerinden başka.
Siyah kuşlar yürüyor tarlalarda,
bir şey bekliyorlar daha, İspanyol dulları gibi sabırla.
Artık genç değilim ama benden yaşlılar var hala.
O derin uykuyu seviyorum, bir gün artık olmadığımda
ve köy yollarında hızla bisiklet sürmeyi, açık gökyüzündeki
bulutlar gibi silikleşirken kavaklar ve evler yanımsıra.
Bazen müzelerde gördüğüm tablolar bir şey diyorlar bana,
ve bütün ironileri kayboluveriyor o anda.
Karımın yüzünü izlemeyi seviyorum.
Her hafta, Pazar günü, babamı arıyorum.
İki haftada bir arkadaşlarımla buluşuyorum,
böyle gösteriyoruz birbirimize sadakatimizi.
Ülkem bir kötülükten kurtuldu. Ama isterim ki
bir diğer kurtuluş daha izlesin bunu.
Benim de bir faydan dokunur mu? Bilmiyorum.
Denizin çocuğu değilim ben,
Antonio Machado’nun kendisi hakkında yazdığı gibi,
ama havanın, nanenin ve çellonun çocuğuyum
ve koca dünyanın bütün yolları kesişmiyor,
şimdilik bana ait olan bu hayatın
patikalarıyla.

*Adam Zagajewski’nin 90’lı yılların ikinci yarısında Paris’te yazdığı bu şiirini ben İspanyolcadan çevirdim. Daha sonra İngilizcesi ve Lehçesiyle karşılaştırarak yeniden düzenledim. Şu sayfalardan Lehçe ve İngilizce versiyonlarına bakabilirsiniz. Başlığa tıklayarak İspanyolca versiyonunu da görebilirsiniz.

martwa-natura-z-lustrem_900

Olga Boznanska, İçerisi (Wnętrze), 1906.

bg01_21

Juanito Laguna fabrikaya gidiyor, Antonio Berni, 1977. 

“(…)

İş cinayetleri ve kadın cinayetleri elele

15 yaşın altında çocuk işçiler hala ölüyor. Şu soru akla geliyor: masabaşından 18 yaş altı 60 çocuğun çalışırken öldüğü bilgisine ulaşıyorsak, kaç milyon çocuk zorla çalışmaktadır ve hangi şartlarda? Sokakta çiçek, selpak satarken Haliç’e düşüp ölmek, sanayide akıma kapılmak, mermer bloku altında kalmak… Çocuk işçiliğin varlığı, kapitalist “özgür iş sözleşmesi”nin bir riya olduğunu bağıra bağıra gösteriyor bize.

Rapora ilk bakışta, iş cinayetleri erkekleri vuruyor gibi görünüyor. Kadın çalışanların ölüm oranı “sadece” yüzde 6. Kadınların işçiliği de, emeği de görünmez olduğu için uğradıkları iş cinayetleri de görünmez oluyor. Resmi istihdama katılım oranları erkeklerin neredeyse yarısı kadar olan kadınların, ev içindeki kayıtsız iş mahallerindeki, sokaklardaki emekleriyle beraber can ve sağlık kayıpları da hiçbir kayda geçmiyor. Bir yandan da kamunun sağlamadığı işçi sağlığı ve iş güvenliğini ataerkil aile sistemi içinde kadınların sağladığını görüyoruz. İşçinin ertesi gün işe gidebilmesi için kafasını koyacağı yastığı, sıcak yemeği, kaynak kıvılcımlarını az geçiren kot tulum üretimini, çocukların, yaşlıların bakımını, tarım ve hayvancılıkta ücretsiz işçiliği üstlenmek hep kadının görevi; işi değil. Ayrıca, işyerlerinde erkeklik rolünü oynayamayan aile reisi çalışanlar tüm sınıflarda hınçlarını yanlarındaki kadınlardan çıkartıyor. İş cinayetleri ve kadın cinayetleri aynı kaynaktan besleniyor. Homur homur homurdanan, yol olup akamayan, ateş olup ısıtamayan çalışma acısından, fark yarasından, bedene ve onura saldırıdan besleniyor ikisi de.

Kalp krizi, işyerinde şiddet ve intiharlarda artış

İş cinayeti nedenlerinde trafik/servis kazası, ezilme/göçük ve yüksekten düşme ilk üç sırada. İş cinayetlerinin geleneksel nedenleri. Bunları kalp krizi, işyerinde şiddet ve intiharlar izliyor. İşyerinde veya işe bağlı olma ihtimali kuvvetle muhtemel (mesela ihraç, işten çıkarma, performans düşüklüğü gerekçesiyle iş statüsünü düşürme, iş yerini değiştirme akabinde) kalp krizi ve intiharlar haberlerin satır aralarından takip edilebiliyor.

(…)”

Savaşır gibi çalışmak, çalışır gibi savaşmak, Aslı Odman, Express, Şubat 2018, sayı 160, sf.32-33.(Ara başlıklar dışındaki boldlar bana ait.)

2017 Rapor

Karatay

Karatay Medresesi’ni süsleyen çinilerden bir arabesk levha detayı.

“(…)

Biraz da Ortaçağ şehirlerinin darlığı yüzünden Selçuk mimarîsinin en zengin noktası binaların cephesidir. Henüz yerli hayatta çok mühim bir yeri olan çadırı örnek alan bu mimarî, ihtirasları büyüdükçe bu cephelerde taş işçiliğinin bütün imkânlarını dener. Ritim araştırması ve onun iki yanındaki duvarlarda veya çeşmelerde az çok tekrar eden büyük kapı bütünleri Selçuk ustalarındaki kitle fikri ile teferruat zevkinin birbiriyle nasıl bir yarışa girdiğini gösterir. Hakikatte Selçuk mimarîsi çok defa dince yasak olan heykelin peşinde gibidir. Bu binaların cephelerinde durmadan onun tesirlerini arar. Mektepten mektebe küçük madalyonlar, şemseler, yıldızlar, kornişler, su yolları ve asıl kapı üstünde ışık ve gölge oyununu sağlayan istalaktitler, iki yana fener gibi asılmış oymalı çıkıntılar, çiçek demetleri, firizler ve kordonlar, arabesk levhalar bu cephelerde bazan yazıya pek az yer bırakır, bazan da onu ancak seçilebilecek bir oyun haline getirir. Selçuk kûfisi denen o çok sanatkâr yazı şekli, hiyeraltik çizgi ile –ve hatta tâbir caizse şekilleriyle- bu oyunu bir taraftan aşiret işi kilim ve dokumaların süsüne yaklaştırıyor, bazan da nispetler büyüdü mü bütün bir kabartma oluyordu. Bu emsalsiz taş işçiliği bazan da heykel zevkinin yerine kitap sahifesini, yahut kitap gibi dokunmuş kilim veya şalı koyuyordu.

ince minareli medrese

İnce Minareli Medrese’nin (1264) heybetli cephesi. Aslında medresenin bitişiğindeki mescide ait olan minare 1901’de yıkılmış. Minarenin hemen yanında görülen mescide ait kalıntılar ise 1929’da kaldırılmış. Yani fotoğrafın 1901-1929 yılları arasında çekildiği söylenebilir.

Sahip Ata’nın yaptırdığı İnce Minareli’nin cephesi tiftikten dokunmuş büyük bir sultan çadırına benzer.

Süs olarak sadece iki Kur’an suresini (Yasin ile Sûre-i Feth) taşıyan ve onların, kapının tam üstünde çok ustalıklı bir düğümle birbirinin arasından geçerek yaptıkları düz pervazla, Allah kelâmının büyüklüğü önünde insan talihinin biçareliğini anlatmak ister gibi mütevazı açılan asıl giriş yerini çerçeveleyen bu kapı bütünü, nev’inin hemen hemen yegânesidir.

sircali

Konya Sırçalı Medrese’nin “o zarif sekiz köşeli hasır örgüsü süsleri”.

(…)

Sırçalı Medresenin (1242) sırlı tuğladan o zarif sekiz köşeli hasır örgüsü süsleri, Karatay Medresesi’nin (1245) yüzlerce güneşi ve yıldızları ile küçük bir kehkeşan gibi parlayan çini tavanı bu zevkin elimizde kalan yetim ve parça parça şahitleridir. Biz bir arkeolog gibi bu yarım izlerden yürüyerek, eski Konya’yı ancak tahayyül edebiliriz. Alâeddin Tepesi’ndeki köşklerin yüz elli sene evvel nispeten tam olduğunu düşünürsek bir imparatorluğun, dayandığı medeniyetle beraber inkırazının ne demek olduğunu anlarız.

(…)”

Beş Şehir, Ahmet Hamdi Tanpınar, Başbakanlık Kültür Müsteşarlığı Kültür Yayınları, İkinci Basılış, İstanbul 1972. Sf. 89-91.(Boldlar bana ait.)

Karatay2

Karatay Medresesi, “Kehkeşan gibi parlayan çini tavanı”ndan detay.

mandelstam nkvd-1938

Osip Mandelstam, NKVD tarafından çekilen son fotoğrafı, 1938.

Yalnızca Çocuk Kitapları Okumak

Osip Mandelstam (1891-1938)

Yalnızca çocuk kitapları okumak,
Yalnızca çocuksu düşüncelere kapılmak,
Yetişkinlere özgü ne varsa uzaklaşmak,
Sonra tüm acılarından yeniden doğmak.

Ölesiye yoruldum ben bu hayattan,
Hiçbir nimeti kabulüm değil gayrı,
Ama hâlâ seviyorum şu dünyayı,
Başka bir dünyam yok, belki ondan.

Şimdi uzak bir bahçede kendi kendime
Basit, ahşap bir salıncakta sallandığımı,
O yüksek kayınları, o orman karanlığını
Puslu hatıralar içinden seçiyorum yine.

*Osip Mandelstamın 1908 tarihli (henüz 17 yaşındayken yazdığı) bu başlıksız şiirini ben İngilizce ve İspanyolca çevirilerini okuyarak ve Rusça orijinaline bakarak çevirdim. Rusça ve İngilizce versiyonlarına şu sayfadan bakabilirsiniz. Başlığa tıklayarak İspanyolca versiyonunu da görebilirsiniz.

Mikhail Germashev

Ormanda Dere Kıyısında Karlar, 1900’ler. Mikhail Germashev (1867-1930)

defne-sandalci-egoistokur-dilek-atli-3

Fotoğraf: Dilek Atlı. 19 Şubat 2015 tarihli Egoist Okur Söyleşisinden.

“(…)

Birbirimize öbürlerinin bizi bıraktığı yerden dokunuyoruz. Bu, hemen, ilk anda, öyle ele veriyor ki kendini sanki birbirimize onlar tarafından iliştirilmiş gibiyiz. Öyle; tanıdık, eğreti.. elimi kazağının altına soktum ve teninde gezdirdim, öbür eller, hemen, çığlıklarla yetişip itene kadar, belki üç saniye. Soğukkanlılıkla, aldırma, dedi. Sesinde neredeyse bir infaz soğukluğu: onları mı bizi mi harcıyoruz bu kararla? Ve gidecekti aslında, bekler, dedi ama gitmedi, kaldı ve bir arzular kargaşasının içine yuvarlanıp sarıldık –bağışlanmak isteğiyle çıldırarak ve suça batmış. Bir istek fazlalığı.

Bana saatlerce hikâyeler anlatıyor: olmuş ya da onun uydurduğu şeyler –her durumda ya yaşamışlığına ya da uydurma ustalığına hayran kalıyorum. Belki zaten mahsus yapıyor –çünkü hikâyelerinden oluşan bir dairenin ortasında duruyor ve o anlattıkça ben dairenin merkezine doğru çekiliyorum, çekiliyorum… orda bir başkasının-çekim-alanında-kendini-yitirme-korkusu, bulantı… bir de yeniden kıpırdanan bir imkansızlık duyumuyla bırakıveriyor beni, burun buruna!

(…)”

Ah!, Defne Sandalcı, Metis Yayınları, Nisan 2013, İstanbul. Sf. 43. “Dört” adlı şiirden. (Boldlar bana ait.)

tütün, 1997, Deniz Bilgin

tütün, 1997, Deniz Bilgin

mafalda

1-Söylesene Baba, gelecek yıl var mı? -Ne var mııı? 2-Gelecek yıl, diyorum! Gerçekten var mı? Sakın şu hep geleceği söylenen ama bir türlü gelmeyen şeylerden olmasın!… Hee? 3-Ama Mafalda!… Gelecek yılın olmadığını da nereden çıkarıyorsun şimdi?! 4-Sen hiç gördün mü?

“GELECEK YIL” HEPİMİZE MUTLU, EN AZINDAN UMUTLU BİR YIL OLSUN…

Hatzimihail

Gera Koyu – Midilli, Theophilos Hatzimihail (1870-1934).

“(…)

Yataklı vagonda yolculuk şüphesiz çok rahat bir şey. Fakat insanı garip bir surette etrafından ayırıyor; âdeta eski mânasında yolculuğu öldürüyor. Bir mermi gibi sağla solla temas etmek fırsatını bulamadan, gideceğiniz yere sadece yanınızda götürdüğünüz şeylerle varıyorsunuz. Falan istasyondan üzülerek veya sevinerek biniyorsunuz, bir başkasında esneyerek iniyorsunuz. İkisinin arasına, kitaplarınızın, her günkü endişelerinizin içinden, ancak şöyle bir göz atılabilen bir iki manzara girebiliyor. Asıl yolculuğu galiba üçüncü mevki vagonlarda aramak lâzım. Gerçek hayatı halk arasında aramak lâzım geldiği gibi… Çünkü orada insanlarla en geniş mânasında temas var. Her istasyonda inen, binen, gidip gelen, ağlayan, sızlayan, halkın arasında insan eski yolculuğun mânasını yapan hana, kervana yaklaşmış oluyor. Hanlar, kervansaraylar… İşte eski yolculukların sihrini yapan şeyler… Bir kervana katılmak, bir handa gecelemek… Bir gece için tanışmak, ertesi sabah ayrılmak, hayatına bir şey katmak şartıyle görmek…

(…)”

Beş Şehir, Ahmet Hamdi Tanpınar, Başbakanlık Kültür Müsteşarlığı Kültür Yayınları, İkinci Basılış, İstanbul 1972. Sf. 61.(Boldlar bana ait.)

 

Teophilos Hatzimihail

Karini’de Dans Eden Ayasoslu (Midilli) Kadınlar, Theophilos Hatzimihail (1870-1934).

ekinoks-1

Kız Kardeşim, Günay Karakuş. 15-22 Kasım tarihlerinde Ankara’da, Galeri Çankaya’da gerçekleşen Ekinoks isimli sergiden.

“(…)

Çocukluğumdan beri resim yapıyordum. Ta ki bir 23 Nisan’da öğretmenim beni “resimlerini başkalarına yaptırma” diye azarlayana dek. Çekingen bir öğrenciydim, hiç sesimi çıkarmadım, “ben çizdim” diyemedim. Resim serüvenim orada bitti. Epey bir süre sonra çizmeye başladım yeniden.

Bütün arkadaşlarımı ikna etmeye çalışmış, “bu bir barış mitingi, siz de gelin” demişim. Halen mesajlar geliyor sosyal medyadan, “oradan geçerken mi yaralandın, yoksa mitinge mi katıldın” diye. Oradan geçerken yaralansaydım bu durumu daha masum olarak görecekler. Hiç masum bir soru değil bu. “Mitinge katıldım, barış şiarıyla oradaydım” diyorum. Kadın cinayetlerine giysi veya cinsel yönelimler üzerinden açıklama getirmeye çalışan karanlıkla aynı karanlık bu.

yesil elibseli kız

Yeşil Elbiseli Kız, Günay Karakuş.

Beş gün yoğun bakımda kaldım. Oradan çıkar çıkmaz, “bana kâğıt kalem getirin” dedim. Ev arkadaşım Adana’dan gelirken kuru pastel boya getirmişti. Çocukken kuru pastellerimin olmasını isterdim hep, onlar bana biraz pahalı gelirdi, alamazdım çünkü. Bu pastellerle yeşil elbiseli kızı çizdim. Şimdi bakınca daha iyi çizebilirdim diye düşünüyorum, pastelleri denemek için çizmiştim onu. Sağlık sorunlarım vardı, ellerim titriyordu. Doktorlarım, herkes çok beğendi bu resmi. Herkes resim yapmanın bana iyi geldiğini fark etti, devam etmemi söyledi. Hakikaten de çok iyi geliyordu. İnanın resim yapmasam o günleri, hastane günlerini atlatamazdım. Yeşil elbiseli kızı odanın penceresine astık.

Nisanda okuluma, Adana’ya döndüm. Arkadaşlarım, öğretmenlerim, tanıyan tanımayan çok büyük bir kalabalık çiçeklerle karşıladı beni. O kadar mutlu oldum ki anlatamam. Bir şey söyleyeyim mi, bacağıma üzülmeye zamanım olmadı başından beri. Heyecanla, coşkuyla geldiğimiz barış mitinginde arkadaşlarımı kaybetmiştim. Ayağım o kadar üzmedi beni. Bilindik biçimlerde estetik kaygısı olan biri de değilim. Protezim de olsa mini etek giyiyorum. Onu göstermekten çekinmiyorum. Bacağıma bir sene geçtikten sonra biraz üzüldüm. Yaşamımın niteliği baştan aşağı değişmişti çünkü.

Resim yapmak da, elbirliği ile bu serginin ortaya çıkışı da beni iyileştirdi. Sergimin adı da bunun göstergesi: Ekinoks. Resimlerimde karanlık ile aydınlık bir arada. Kadınları görünür kılmak istedim. Onların da yüzlerinde keder ve hüzün var. Hatta kaygı. Çevrem itiraz etmeseydi serginin adı Kaygı olacaktı. Kaygı benim için üzüntüyü ifade etmiyor. Üzüntüden rahatsız olmaya geçişi ifade ediyor. Rahatsız olunca harekete geçiyor insan. Değişim de böyle ortaya çıkıyor. Mesela bugün ülkemizin halinden kaygı duymalıyız. Bulunduğumuz durumdan kaygı duymalıyız ki bir şeyler yapalım. Bu tür bir kaygı itirazı doğuruyor. İtiraz da isyanı.

(…)”

Direnişin rengi, Günay Karakuş’la Ekinoks Üzerine, Söyleşi: Tuba Çameli, Express, Aralık 2017, sayı 158, İstanbul. Sf. 4-5. (Boldlar bana ait.)

ekinoks-2

Pencere, Günay Karakuş. 15-22 Kasım tarihlerinde Ankara’da, Galeri Çankaya’da gerçekleşen Ekinoks isimli sergiden.

%d blogcu bunu beğendi: