Sevgi Soysal

«Kıskanıyorlar hepimizi kıskanacaklar.
Güç iştir çünkü bir tarihi insan gibi yaşamak,
Bir hayatı insan gibi tamamlamak güç iştir.
Birazdan akşam olacak sevgilim.
Bütün heybetiyle akşam olacak.
Sevgilim, diyorum, oysa kimsecikler yok yanımda.
Bilmiyorum kime sevgilim dediğimi.
Bildiğim bir şey varsa.
O kadar yeni bir anlamda söylüyorum ki bu kelimeyi.
Unutup birden zamanı ve yeri.
Onunla bir günü kutluyorum coşarak.
Onunla bir günü kutluyorum sanki.»

Günlerdir bu dizelerini yineliyorum Edip Cansever‘in. Sessizlik saatlerinden birinde, ranzamda Yeni Dergi okurken, yakaladım bu dizeleri. Yakaladım diyorum, çünkü uzun bir süredir içimde arta kalmış güzelliği korumak için gösterdiğim çabadan öylesine yoruldum ki, dışardaki güzelliklere eski açıklığımı yitirmiş olabilirim.

Günde bilmem kaç kez sayılmak, hazrol durmak, «burda!» diye bağırmak, dikenli teller, tomsonlar ve üniformalar içinde sıkışmış kalmakla törpülenen beğenilerim, edebiyata, mahpushane koşullarıyla pek bağdaşmayan bir meyve gibi bakar oldu.

Kırmızı, sulu bir karpuz dilimini, iyi bir şiirden daha çok düşündüğüm bu günlerde, bu şiirin tadını çakmış olmam bile sevindiriyor beni.

«Voltalarda güzeller.
Millet dışarda karpuz yer,
Parmaklığın ardından,
Sevgi Mümtaz’a gülümser.»

Mektuplarımın sonuna böyle dörtlükleri yazarak oyalandığım bugünlerde, Edip’in şiiriyle karşılaşmak, uzun süredir aç kalmış birinin kuşkonmazla doymağa kalkışması gibi. Olsun. Yıldırım Bölge’deki günlerimi bir şiirle noktalamak istiyorum.

*

29 AĞUSTOS 1972

Demir kapı açıldı. «Sevgi Soysal, hemen hazırolun sivile gideceksiniz!» dediler; bağrış çığrış arasında hazırlandım, ve Yıldırım Bölge’den ayrılırken, bunca zamandır ilk kez ağladım. Eşyalarım, üstüm başım arandıktan sonra cipe bindirildim. Adliye, savcılık ve merkez cezaevi. Koridorlar, koridorlar-bir odaya girip kayboldum. Daktilomu ve radyomu aldılar. Sana vermelerini söyledim. Sonra yine avlulardan geçtik, bir kilit daha açıldı, yüksek duvarlarla çevrili bir avluya indim, dik merdivenlerden. Avluda kadınlar, kadınlar ve her yaşta çocuklar- hayat karşıladı beni. Sonra «Sevgi» diye bir çığlık. Bizim Yıldırım Bölge’den gelme iki kız kardeşle Sevim Onursal koşarak boynuma atıldılar. Öpüştük. Ve yeniden ağladım. Sonra birbirimizi dinlemeden konuştuk bir süre. Ben Yıldırım’dan, onlar buradan anlattık. Konuşurken başımı kaldırdım, tam başımın üstünde, ipe dizilmiş, kurutulan biberleri, patlıcanları gördüm. Uzun bir süredir gördüğüm en güzel manzara.

Dizleri üstünde bebelerini uyutan, ya da emziren kadınları, sövenleri, göbek atanlarıyla, hayatın o güçlü, ezici kahredici de olsa gerçek yüzünü yansıtanları gördüm.

Sonra, «çay» dediler. Çay, biz Yıldırım Bölge sakinleri için tılsımlı bir sözcük.

Nefis demlenmiş çayı içtik. Yatak dengim o sıra geldi. Alt koğuşta 11 kişiyiz.

Dördü Yıldırım Bölge’den, beşi cinayetten, ötekiler kız satma, yaralama. Demli çayları içtim ardarda. Kızma ama, bol bol da cigara. Beynim boşalmıştı, ne tarihleri hatırlıyordum, ne de olayları. Uzun süredir kendimi nasıl sıktığımı, duygularımı bastırdığımı, devamlı ölçülü ve hesaplı olmaya çaba göstermekten çok çok yorulmuş olduğumu anladım. Anlatırken, başım havada, taş gibi yaşamış olduğum olayların, aslında yüreği kaç parçaya bölebilecek yönlerini kavradım ansızın. Ansızın üzülmenin hayatın parçası olduğunu hatırladım, burada, herkesin «ah, of» çektiği, küfredip dövüştüğü, kaderine ağladığı, aslında iç açıcı olmayan bu yerde ben, taş bir heykelden bir canlıya dönüştüm yeniden. Bana burada yeniden «merhaba» diyen hayatı coşkuyla karşıladım ve en kötü yüzüyle de olsa beni yeniden insanca karşılayan, yüksek duvarlarıyla dış dünyadan koparılmış da olsa, içinde hayatı, memleketimi, insanlarımı yeniden bulduğum bu yeri sevdim. Belki de Merkez Cezaevi’ni ilk seven insanım. Ama insan hayata, insanca olana, benim kadar bağlı olup, bundan böylesine koparılmışsa, başka türlü duyamaz. Sonra, adım söylendi.

Kapıya çıktım. Doğan Tanyer, sevindim. İnsan gibi konuştuk. Hayvan kafesinin dışında bir dostla konuştum. Düşün:

İlk kez yaşaran gözlerimi gizlemeye çalışmadım.

Bangır bangır bağıran radyo ve onu bastıran gürültü ortasında, hayat hikayeleri, şimdiye kadar hiç duymadığım küfürler, şarkılar, çocuk ağlamaları, sevilen ve şamarlanan çocuklar arasında, hiç bir şey duymayarak konuştum, konuştum. Her şeyi birbirine karıştırarak ve düşüncelerimi yeniden sıraya dizmeğe çalışarak…

(…)”

Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu, Sevgi Soysal, Bilgi Yayınevi, Ekim 1976, Ankara. Sf. 262-266. Boldlar bana ait.

***

Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu’nun son bölümünün epey bir kısmını okudunuz. Kalanını da okumak isterseniz şuradan devam edebilirsiniz. Sevgi Soysal askeri cezaevi olan Yıldırım Bölge’den sivil cezaevi olan Merkez Cezaevi’ne geçişini anlatıyor. 12 Mart darbe idaresi Yıldırım Bölge gibi askeri cezaevlerinde siyasi tutuklulara er muamelesi yapıyor, cezası kesinleşenleri sivil cezaevlerine naklediyordu.

Çiçekler ve Çilekler

Félix Vallotton (1865-1925). Çiçekler ve Çilekler, 1920, tuval üzerine yağlıboya.

Van kadinlar mesaleli yuruyus

Kadınlar tecavüz olaylarına karşı meşaleli yürüyüş yapıyorlar. Van, 31 Ağustos 2014. Kaynak: DİHA.

İki buçuk yıllık çatışmasızlık sürecini yeniden kurmak için yeni bir iki buçuk yıl daha gerekir. Matematik böyle der ama geçen iki buçuk yıllık sürecin bu topluma nasıl etki ettiğini, neler kattığını, onu hangi düşüncelere getirdiğini söylemez. Bunu siyasetçiler, siyaset bilimi öngörmüştür ya da çoğu zaman olduğu gibi hep birlikte şimdiyi yaşarken görür, analiz eder, öğreniriz.

Normalde samimiyetle Çözüm Sürecini başlatan ve artık silahların değil insanların konuşmasını hedefleyen bir siyasetin HDP’nin parti olarak meclise girmesini öngörmesi, desteklemesi, hatta bunu açıkça göstermek ve meclise girmesini kolaylaştırmak için seçimlerden önce seçim barajını düşürmesi gerekirdi. Ve meclis içinde HDP’nin tüm demokratik süreçlere eşit olarak katılmasının garantisi olması gerekirdi.

Ama öyle olmadı, Saray ve Partisi böyle bir tavır almadı, zaten seçim sonuçlarına verdikleri tepki de Çözüm Sürecinin ne anlama geldiğini idrak edemediklerini, -büyük bir basiretsizlikle- HDP’ye bir tuzak kurduklarını ama kurdukları tuzağa kendilerinin düştüğünü gösterdi.

HDP’nin aldığı milyonlarca oyu “utanmadan” kendi lehlerine kullanarak mecliste istedikleri çoğunluğu elde etmeyi hesapladılar. Planları işlemedi ama çok daha önemli bir şey oldu; deşifre oldular. Herkes ne yapmaya çalıştıklarını gördü. Şimdi “utanmadan” yine aynı çirkin plan üzerine çalışıyorlar. Ve yine herkes görüyor.

Seçim sonuçlarını beğenmeyen Saray ve Partisi çözüm masasını tekmeledi ve Kandil’i bombalamaya başladı. PKK karşılık verdi, veriyor. Her gün ölüm haberleri geliyor. Savaşa karar veren aynı siyasetçiler şimdi asker-polis cenazelerinde sıra sıra dizilip melül melül yere bakıyorlar. Ama o üzüntülü pozlar, o hamasi nutuklar faydasız. Her cenaze, hissesi “şehadet şerbeti başkasına zorla, hileyle içirilince baldıran zehiri olur” diyen bir kıssaya benziyor. Her gün daha çok…

Çünkü başkalarının hırsları, çıkarları için çok masum evladını gömdü bu ülke. Bunlar bizim iki buçuk yıldır görmediğimiz ama öncesindeki yıllardan çok iyi bildiğimiz aynı fotoğraflar. Yalnızca biz şimdi bir şey daha biliyoruz: İstenirse bu sahneler yaşanmayabiliyormuş. Eskiden bu kahreden ölümler kader gibi geliyordu insanlara. Çatışmasızlık sürecinde bunun bir kader olmadığını gördük hep birlikte.

Fakat anlaşılan o ki, Saray ve Partisi -yine büyük bir basiretsizlikle- çatışmasızlık sürecinin, barışın insanları nasıl dönüştürebileceğini de öngörememiş: Çünkü öldürülen asker ve polis cenazeleri üzerinden gelişen toplumsal tepkiler, beklediği gibi, Çözüm Sürecine geri dönülmesi için çabalayan HDP’ye yönelmiyor. Tam aksine, şimdi her gün gelen ölüm haberleri karşısında günden güne yükselen sesler doğrudan Sarayı ve Partisini hedef alıyor. Ve sessizlikler de öyle. Çünkü o yükselen seslerin ardında her zaman onlardan kat kat daha büyük, çok daha fazla şeyler söylemek isteyen öfkeli sessizlikler vardır.

İşte çatışmasızlık süreci, barış böyle eder ülkeyi: Silahlar susarsa insanlar düşünür, görür, konuşur, tavır alır. Barış, savaşın nesneleştirdiği insanları yeniden özne yapar.

Yenilgi kokuyor Saray ve Partisi. Endişe ve telaş kokuyor. Her gün daha çok…

Gotch - Study for the birthday party

Thomas Cooper Gotch (1854-1931). Study for the birthday party, 1930, tuval üzerine yağlıboya, 50,8 x 61cm.

Saray ve Partisi

Ağustos 10, 2015

Fikret Otyam - Harranlı Kadınlar - 2003

In Memoriam: Fikret Otyam (1926-2015). Hoşçakal Usta. Bize gösterdiğin gözlerimizle bakıyoruz ardından… Harranlı Kadınlar – 2003.

Erdoğan saraya sıkıştı. Partisi sandığa sıkıştı. Derin stratejisi Suriye’ye sıkıştı. Ne olacak şimdi? Göreceğiz…

Tarihin garip cilvesi, tıpkı Esad’ın Esed olması gibi AKP de giderek EKP (ya da EK Parti) oldu: Erdoğan’ı kalkındırmak için takviye kuvvet olarak çalışıyor. Seçim sonuçları şunu açıkça gösterdi: Sarayın partisi durumuna düşen EKP’nin çoğunluk olmadığı her türlü meclis aritmetiği Erdoğan’ı saraya sıkıştırır. Bu yüzden Erdoğan ve Partisi erken seçime mecburlar. Çoğunluğu elde etmek için her yolu deneyecekler.

Sarayın Partisi, bu yolda ilk adım olarak, çözüm süreci masasını tekmeledi. Kürtlere savaş açtı. Kürtlerle savaşırsa oylarını arttıracağını düşünüyor. AKP Habur’dan sonra da böyle bir dönüş yapmış, oylarını arttırmıştı. Şimdi de olur mu? Çok mümkün görünmüyor. Habur’dan sonraki dönüş anketlerdeki işaretlerle gelmişti, sandıktaki bir hezimetle değil. Seçmenin sandıkta söylediği söz böyle ağzına tıkanmamıştı. AKP’nin Kürt seçmenleri kendilerine yönelik resmi nefreti Kobani’deki kadar doğrudan ve net görmemişlerdi. Halk şimdiki gibi iki buçuk yıllık bir çatışmasızlık süreci yaşamamış, barışın kokusunu böyle almamıştı. Savaştan yorulan, barış isteyen Türkiyeliler yüzde 13’lük bir yekun olduklarının farkında değillerdi.

Ve son olarak AKP henüz EKP olmamıştı. Bir parti olma vasfından uzaklaşıp Saray namına iktidarı gasp etmiş bir mekanizma olarak işlemeye başlamamıştı. Konuştuğu zaman, deforme olmuş, inandırıcılıktan uzak sesi ta Saraydan gelmiyordu. Partinin başkanı kurulmuş da sahneye konmuş bir anime karaktere benzemiyordu, söylediği şeylerle kendisi arasında bir ilişki kurmak bu kadar zor değildi. Milletvekilleri ve parti yetkilileri böyle inançtan yoksun bir bürokrat ya da teknokrat edasıyla konuşmuyorlardı.

AKP artık EKP (EK Parti) olduğunun, bir siyasi partinin savunamayacağı bir şeyi savunmaya çalıştığının, başkasının ağzıyla konuştuğunun, sürekli banttan yayın yaptığının farkında değil. Daha doğrusu bunu tüm Türkiye’nin gördüğünün farkında değil. Söylemeye ya da yapmaya çalıştığı her şey, söylendiği ve yapıldığı anda büyük bir müsamereden bir kesite dönüşüyor ve tam aksi bir tesir yaratıyor. Çok eski bir masaldaki o aleni sır seçmenlerin kulağında bir çocuk sesiyle tekrar tekrar çınlıyor:

–Anne bak, Sultan çıplak!

Otyam'ın Fırçasından - 1995

In Memoriam: Fikret Otyam (1926-2015). Otyam’ın Fırçasından – 1995.

de Andrade

DÜNYA BÜYÜK
Carlos Drummond de Andrade

(1902 – 1987)

Hayır, dünyadan büyük değil yüreğim.
Çok daha küçük.
Acılarım bile sığmıyor içine.
Bu yüzden seviyorum anlatmayı.
Bu yüzden soyunuyorum,
bu yüzden bağırıyorum,
bu yüzden sürekli gazetelere bakıyorum,
susamışcasına kütüphanelere koşuyorum:
hepsini yapmaya muhtacım.

Evet, yüreğim çok küçük.
Ancak şimdi anlıyorum ona sığmayacağını insanların.
İnsanlar burada, dışarıda, sokaktalar.
Sokak kocaman. Büyük, düşündüğümden çok daha büyük.
Ama sokağa da sığmaz bütün insanlar.
Sokak dünyadan küçük.
Dünya büyük.

Sen bilirsin ne büyük olduğunu dünyanın.
Tanırsın petrol ve kitap, et ve pamuk taşıyan gemileri.
Gördün insanların farklı renklerini,
insanların farklı dertlerini,
öğrendin ne zor olduğunu hepsinin acısını duymanın
hepsini tek tek toplamanın
tek bir insan sinesine… sonunda patlamadan.

Kapa gözlerini ve unut.
Camlara vuran suyu dinle,
öylesine dingin, hiç bir şey söylemeyen.
Ama süzülüp giderken ellerden
öylesine dingin! Her şeyin üstünü örtüyor o su…
Yeniden doğacak mı o batık kentler?
Batan o insanlar – geri gelecekler mi bir gün?

Yüreğim bilmiyor.
Şu benim aptal, gülünç, kırılgan yüreğim.
Ancak şimdi fark ediyorum
ne hazin olduğunu bazı şeyleri bilmemenin.
(Kişisel yalnızlığa gömüldüm ve
unuttum insanların birbiriyle
haberleştiği o eski dili.)

Önceleri yalnız melekleri dinlerdim
sonatları, şiirleri, hastalıklı itirafları.
Hiç insan sesi dinlemedim.
Gerçekten ne zavallı haldeyim.

Önceleri yalnız hayali ülkelere giderdim,
yaşamanın kolay olduğu, sorunsuz adalara
ama tüketirlerdi, intihara çağırırdı onlar da.

Dostlarım hep adalara gittiler.
Adalar yutar insanları.
Fakat yine de kurtuldu bazıları
ve haber getirdiler
dünya büyük dediler ve dünya
her gün daha da büyüyor
ateşle aşk arasında.

O zaman benim yüreğim de büyür pekala.
Aşkla ateş arasında,
hayatla ateş arasında,
yüreğim on metre büyür ve patlar sonunda.
–Ah gelecek yaşam! Seni biz yaratacağız.

Drummond

Cortázar

Paskalya Adası’nda Aynaların İşleyişi
Julio Cortázar

(Brüksel, 1914 – Paris, 1984)

Paskalya Adası’nın batısına bir ayna konulduğunda, geri kalıyordu. Paskalya Adası’nın doğusuna bir ayna konulduğunda, ileri gidiyordu. Ancak milimetrik ölçümlerle bulunabiliyordu bir aynanın adada doğruyu gösterdiği nokta ama o noktanın o ayna için doğru olması başka bir ayna için de öyle olduğu anlamına gelmiyordu, çünkü aynaların farklı materyallere karşı farklı hassasiyetleri vardı ve her biri kendi yapısına göre tepkiler veriyordu. Bu yüzden, Guggenheim bursuyla adaya araştırma yapmaya gelen antropolog Salómon Lemos tıraş olurken aynaya baktığında kendisini tifüsten ölmüş olarak gördü, bu adanın doğusunda oldu. Fakat aynı anda, Paskalya Adası’nın batısında unuttuğu küçük bir ayna hiç kimseye (çünkü kayaların arasına düşmüştü) önce kısa pantolonla okula giden bir Salómon Lemos’u; sonra annesi ve babası tarafından bir küvette neşeyle sabunlanıp yıkanan cıscıbıldak bir Salómon Lemos’u; sonra da Trenque Lauquen’de bir çiftlikte agu agu diyerek teyzesi Remeditos’u duygulandıran bir Salómon Lemos’u gösteriyordu.

pájaro - cándido portinari

Pájaro – Cándido Portinari.

Rumi ve Şems

Rumi ve Şems’in sohbet ettiği mistik sahne. Havuza güneşin aksi düşüyor. Tercüme-i Sevâkıb-ı Menâkıb isimli eserden. 1590’lı yıllarda hazırlanmış.

GİTME BENSİZ
Mevlana Celaleddin Rumi

(Belh, 1207 – Konya, 1273)

A canımın canı, ne de hoş, ne de güzel salına salına gidiyorsun; gitme bensiz. A dostların yaşayışı, gül bahçesine gitme bensiz.

A gök, dönme bensiz; a ay, parlama bensiz; a toprak, göverme bensiz; a zaman, geçme bensiz.

Bu dünya seninle hoş, o dünya seninle güzel; bu dünyada kalma bensiz, o dünyaya gitme bensiz.

A iz’an, bilme bensiz; a dil, söyleme bensiz; a göz, görme bensiz; a can, gitme bensiz.

Gece, ay ışığında gösterir yüzünü; ben geceyim, sen aysın bana; a can gitme bensiz.

Diken güle sığındı da öyle korundu ateşten; sen gülsün, ben dikeninim senin, gül bahçesine girme bensiz.

Gözün üzerimdeyken, senin kıvrık kamçının emrinde koşar dururum. Sen yine hep bak bana böyle, hep sür beni; gitme bensiz.

A neşe, padişahın meclisine girip de içme bensiz. A bekçi, varıp da padişahın damına  çıkma bensiz.

Eyvahlar olsun bu yola iz bilmeden düşene. İzini izlediğim sensin benim, a yol-iz bilen, gitme bensiz.

Başkaları aşk diyorlar; ben, aşkın da padişahı diyorum sana. Ey şunun, bunun aklına, vehmine bile gelmeyen, gelmeyecek kadar yüce olan, gitme bensiz.

***

DİVÂN-I KEBÎR’den Seçmeler, Mevlânâ Celâleddin. Hazırlayan Abdülbâki Gölpınarlı. MEB Devlet Kitapları, Birinci Basılış, İstanbul, 1970. Sf. 14-15.

Çeviri Abdülbaki Gölpınarlı‘ya ait. Ama ben de şiiri daha hızlı akıtmak için İranlı çevirmen ve akademisyen Ehsan Yarshater‘in yukarıdaki başlığa tıklayıp görebileceğiniz İngilizce çevirisiyle karşılaştırarak üzerinde biraz oynadım. Dolayısıyla, bu şiirin kaynak gösterilen kitaptaki çevirinin aynısı olmadığını ama yeni bir çeviri de sayılamayacağını unutmamak gerekir. 

claude monet impression soleil levant 1872

Claude Monet, İzlenim: Gün doğumu (Impression, soleil levant) , 1872

“(…)

Altımızdaki mavi âlemden derin, sağır bir ses çıkıyordu. Bildiğimiz insan, hayvan, düdük, makine, tahta, rüzgârda, tel, ağaç, böcek… Yeryüzü seslerinden başka türlü bir ses, derinden, kulaç kulaç derinden bir ses işitiyordum. Bu ses, bu mavi âlemin nefes alıp verişinin sesidir gibi geldi bana. Bir karıncanın bizim bütünümüzü değil, milyonda bir parçamızı duyması gibi, ben de bu kocaman, deniz denilen canlı, muhteşem mahlukun bir parçasının sesinin, sağır, derin gürültüsünün milyarlarla eksilmiş bir parçacığını işitiyordum. Şakaklarım zonkluyor, kulaklarım vınlıyordu. Açıklarda bu durgun, derin, sesi gelmeyen sesten hep ürkmüşümdür. Konuşmak istiyorum. Bu sesi duymamak için içimden haykırmak geçiyordu. Şimdi pek yaklaştığımız Sivriada’ya kadar yüzsem, karaya ayağımı bassam, bağıra bağıra bir türkü söylesem diye içimden geçti.

(…)”

Alemdağ’da Var Bir Yılan, Sait Faik Abasıyanık, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ocak 2013, II. Basım, İstanbul. Sf. 47. (İki Kişiye Bir Hikâye adlı öyküden). Boldlar bana ait.

İki Kısa Öykü

Mayıs 8, 2015

El bote blanco

Beyaz Sandal, 1905, Joaquín Sorolla y Bastida,

Yanılgı
Karel Çapek (Çek Cumhuriyeti, 1890-1938)

Gemiyle Akdeniz’de yol alıyoruz. Öyle güzel bir mavi ki insan deniz nerede bitiyor, gök nerede başlıyor, bilemiyor; bu yüzden kıyıda ve gemide her yerde nerenin yukarı, nerenin aşağı olduğunu gösteren levhalar var; yoksa insanın ikisini birbirine karıştırması işten bile değil. Daha geçen gün, geminin kaptanı bize bir geminin yanlışlıkla denizi takip etmeyi bırakıp gökyüzüne açıldığını ama gökyüzü sonsuzluk kadar büyük olduğundan bir daha dönmediğini ve şu anda kimsenin geminin nerede olduğunu bilmediğini anlattı.

***

Aşkın Zamanı
Javier Alfaro Calvo (İspanya, 1947)

İnsan aşık olunca zaman işlemez oluyor. Yarın iki saat boyunca sana bakıp durdum. Dün kendime iki yedek göz alacağım, sırf sana daha çok bakabilmek için.

El Cabo San Antonio

San Antonio Burnu, 1895, Joaquín Sorolla y Bastida

Eduardo Galeano

Eduardo Galeano aramızdan ayrıldığında ben Sardes Antik Kenti’nde, Artemis Tapınağı’ndaydım. Montevideo’da sabahtı, Artemis Tapınağı’nda öğleydi. Haberi ise Birgi’de aldım. Ulu Cami’nin duvarına oturmuş kasabayı seyrediyordum. İkindi ezanı okunuyordu. Hastalığını, ağırlaştığını biliyordum, haberi bekliyordum ama yine de bilmediğim bir şeyin beni bilmediğim bir yerimden yaraladığını hissettim.

Bir iş için çıkmıştım o yolculuğa. Yoluma devam ettim. Neredeyse bir hafta yürüdüm durdum. Derelerde, tepelerde, sokaklarda, alanlarda, köylerde, kasabalarda, su kenarlarında, ormanlarda, zeytinliklerde, gölgede ve güneşte saatlerce yürüdüm. Ama onu size anlatabileceğim hiçbir kelimeyle karşılaşmadım, belki de bilerek kaçtılar, karşılaşmak istemediler benimle…

“Acı susarak söylenir” derdi Eduardo Galeano. Aynı cümleyi yeniden, bir kez daha, daha iyi söyledi giderken.

***

***

Yukarıdaki video Eduardo’nun evine taziyeye gitmek isteyenler için. İspanya’dan iki büyük ozanın, Joan Manuel Serrat ve Joaquín Sabina’nın hikayesinin anlatıldığı “El símbolo y el cuate” filminden bir parça. 2013 yapımı belgeselde ikili Galeano’nun Montevideo’daki evine konuk oluyorlar. Galeano iki küçük öykü anlatıyor konuklarına.

Birisi Barselona’daki sürgün günlerinden, ziyarete gittiği evin küçük kızıyla olan sohbeti. Küçük kız Galeano’ya ne iş yaptığını soruyor. Yazıyorum, diyor. Ne yazıyorsun?, diye soruyor küçük kız. Kitap yazıyorum, diyor. Ben kitapları sevmiyorum, diyor ufaklık, şarkıları seviyorum ben, kitaplarda sessizce duruyor kelimeler ama şarkılarda hep uçuşuyorlar.

İkincisi duvardaki tablonun hikayesi. Galeano; tabloyu kendisine Venezuela’dan ressam dostu Vargas’ın hediye ettiğini söyler ancak ülkedeki ve kıtadaki en büyük petrol yatağının bulunduğu Cabimas’ta doğup büyüyüp ölen ressam Vargas’ın çizdiği rengarenk, hayat dolu tabloyla Cabimas’ın hiç alakası yoktur. “Tek bir yeşil ot bile göremezsin orada” der Galeano. Buna rağmen ona “Sen gördüğüm en gerçekçi ressamlardansın Vargas” dediğini anlatıyor Galeano konuklarına “Sen içinde yaşadığın gerçekliği değil ihtiyacın olan gerçekliği resmediyorsun. Bu da çok değerli bir gerçekçiliktir.”

EDUARDO GALEANO - MARIO BENEDETTI

efeso-16

Efes I, Ramón Trigo. Tuval üzerine karışık teknik, 180×135 cm, 2009. Sanatçının sitesine gitmek için resme tıklayın.

Çeviriyle Yaşamak
Alicia Martorell

Şu genç çevirmen büyük bir çeviri bürosu için çalışıyor. Tarife düşük ama biraz çok çalışarak toparlıyor. En azından yapabileceği bir işi var, diğer iki kardeşi gibi işsiz değil. Bir yıl önce evden ayrıldı. Bir daire kiraladı kendisine, küçük ama hiç değilse başkasıyla paylaşması gerekmiyor. Bazı aylar diğerlerinden daha iyi iş oluyor; en azından birkaç günlüğüne tatile gidecek, arada bir akşamları çıkacak kadar kazanıyor.

Şu kadın çevirmen uluslararası kurumlar için çalışıyor. Tarife epey yüksek ama bir dakika bile boş vakti yok. Acısını çıkarmak için her yıl bir ayı uzun bir yolculuğa ayırıyor. Yılların geçtiğinin, bu ritmi düşürmesi gerektiğinin farkında ama nereden başlayacağını bilmiyor. Şimdilik şehir dışında hafta sonlarını geçirebileceği küçük bir satılık ev arıyor.

Şu genç kadın çevirmen okul bitince bir çevirmenler birliğine destek olmaya ayırdı zamanın bir kısmını. Ufak tefek işlere yardım ederek başladı, sonunda nasıl olduğunu anlamadan kendisini yönetim kurulunda buldu. Başlangıçta çok çeviri işi yoktu, birlikte götürebiliyordu. Şimdi ilk dönemi bitmek üzere ama ikinci dönem için aday olmayacak: Günde sekiz saat çalışıyor ve bir bebek bekliyor, bu yüzden çok vakti olmayacak ama asla unutmayacak şu dört yılda öğrendiklerini.

Şu çevirmen yirmi yıl önce ABD’den geldi ve İngilizce dersleri vermeye başladı, ta ki bir gün bilimsel bir dergiye birkaç makale çevirmesi için aranıncaya kadar. Bir süre iki işi bir arada götürdü ama kısa süre sonra çevirmenlik yaparak yabancı dil öğretmenliğinden daha çok kazanacağını fark etti. On beş yıldır yalnıza çeviri yapıyor.

Şu küçük oğluyla yalnız yaşayan kadın çevirmen, epeyce egzotik bir dilden kitaplar çeviriyor. Şimdiye kadar ikisini geçindirdi, her ne kadar bazen çalışma saatlerinin düzenini tutturmak zor olsa da. Neyse ki evde çalışıyor, çalışma saatlerini hafta sonlarına kaydırmak zorunda kaldığında kimseden oğluyla kalmasını rica etmesi gerekmiyor.

Şu kadın çevirmen  evine ve iki oğluna bakıyor. Kocası mimar ama iki yıldır işsiz. Doğrudan kendisine ulaşan epey bir müşterisi var, ayrıca Alman çeviri bürolarına çalışıyor, bu da ona daha iyi bir tarife sunuyor. Altı yedi yılını aldı işlerin oturması ama sonunda bir düzen kurdu. Yine de kriz endişelendiriyor: Kısa süre önce en iyi müşterilerinden birini kaybetti ve ücretler konusunda üzerindeki baskı giderek artıyor. Ne olur ne olmaz diye çalışma alanlarını çeşitlemeyi deniyor, şimdilerde bir sözlü çeviri kursuna yazıldı.

Her şeye rağmen hepsi hayatlarını çeviri yaparak kazanıyorlar. İyi ya da kötü, daha çok ya da daha az çalışarak ama hepsinin mesleği bu. Hafta sonları uğraşılan bir entelektüel takıntı ya da ay sonunu getirmek için bir ek meşgale değil. Bir meslek bu. Diğer tüm işler gibi krizden etkilenmiş olsa da, ekmek onunla kazanılıyor. O da ancak başka herhangi bir meslek kadar iyi ya da kötü.

***

İspanya’daki çevirmen meslek örgütlerinden Asetrad‘ın kurucu üyelerinden emektar çevirmen Alicia Martorell‘in Sanal Cervantes Merkezi CVC‘nin günlük çevirmen gazetesi El Trujamán‘da yayınlanan iki bölümlük yazısının ilk bölümünü okudunuz.

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 232 takipçiye katılın

%d blogcu bunu beğendi: